730 entry daha
  • ülkedeki sürekli süregelen ve bitmeyen aptallıkları görmekten ötürü sık sık hayali kurulan eylem. bu ülkede bazen öyle olaylar oluyor ki insanı rahatça saç baş yoldurma noktasına getirebiliyor. insanın en kötüsünün cahil insan olduğunu ve cahilliğin insanlık için en kötü şey olduğunu inanan birisiyim. bu ülkede bazen karşılaşılan şeyler cahilliğin ne dipsiz bir kuyu olduğunu bize gösteriyor. ama onları da tam olarak suçlayabilir miyiz? elbette ki hayır. neyse o konuyu başka bir yere bırakırsak yanlış olan şeyleri biliyoruz, görüyoruz ancak işin kötü olan bir başka yönüyse bunları düzeltebilecek araçlardan mahrum olmamız. bir kısır döngünün içindeyiz. şimdilik yapabileceğimiz tek şey uzun bir zaman boyunca milletin evrim geçirmesini beklemek gibi gözüküyor. bahsettiğimiz zamanlar da yarım yüzyıl gibi zamanlar. işte burada son seçenek size göz kırpıyor. ülkeyi terketmek.

    yurt dışında mutlu olunacak mı, yapılabilecek mi, gitmek kaçmakla aynı şey mi, değil mi gibi polemik konularına hiç dokunmuyorum. bunları yıllarca tartışsanız da tam bir fikir birliğine varamazsınız. her birey de, tecrübeleri de farklıdır. ancak bazı sözlükçü arkadaşların bu duruma katlanamayıp ülkeden ayrılması veya ayrılmayı ciddi ciddi düşünüyor olmasını son derece normal karşılıyorum. yazdıkları gibi tek bir hayatları var. değiştiremeyecekleri ve kendilerini sürekli mutsuz eden bir yerde durmanın anlamı bulunmuyor. ben şimdilik burada duruyorum. elimden gelen ufak tefek şeylerle bir farklılık yaratmak için uğraşıyorum. sonuçta hepimiz terk edersek o zaman vay bu milletin haline. dışarı giden arkadaşlardan ricam, desteklerini esirgemesinler ve artık her şey yerli yerine oturduğunda fırsatları olursa bir gün geri gelip yardım etsinler.
  • seneye bu zamanlarda danimarkada olacagımı umuyorum

    1 sene sonra gelen edit: umrunuzda degil ama polonyadayım sözlük.
  • bunu isteyen insanlardan biri de benim.

    başlamadan önce söylemek istiyorum, türkiye'nin hemen her şehrini dolaştım, her bölgesinde yaşadım, her yöresinden insan tanıdım ve türkiye'ye dair çok şeyi biliyorum. sadece istanbul türkiye'sinden bahsetmiyorum. o bir masal bence.
    (bkz: memur çocuğu olmak)

    eğer hiç yurt dışına çıkmamışsanız çok da koymaz türkiye'de yaşamak. çünkü bildiğiniz tek gerçeklik türkiye'dir. geri kalan ülkeler/oradaki hayatlar sadece televizyonda gösterilen ya da birilerinden duyulan ve bir çok insan için gerçekçiliği film kadar olan bir durumu teşkil eder.

    ve bu durumun iyi ya da kötü olduğunu anlamanız için kıyas yapabilmeniz gerekir.
    türkiye nasıl? diğer ülkelerde yaşayan insanlar nasıl?

    içinde yaşadığınız süre boyunca bir çok olayı yadırgamaz ya da yargılamazsınız ve bu nedenle alışırsınız.

    sürekli elma verdiğiniz tavşanınızın armut isteyememesi ve elma ile yaşamaya, cır cır da olsa devam etmesi ve elmasını beklemesi gibi.

    mesela yaya geçidinin sadece dekor amaçlı olduğuna emin olmuşsunuzdur. ehliyet almak için girdiğiniz trafik sınavında ya da yazılı bir sürü kuralın aksine dekordur işte yaya geçidi. sonra bir gün size yeşil yaya ışığı yanarken araba çarpar. hastanede gözünüzü açıp, hayatınızın hakkını aramaya çalıştığınızda, polisin olay için tutanak bile tutmadığını öğrenirsiniz. ve size utanmadan "orada haftada 5 kaza oluyor, hangisinin tutanağını tutayım" diye cevap verir. polis ki görevi halkı, yasayı, ülkeyi yani bu durumda beni de korumak olan kişi.

    bu olaydan sonra sadece yaya geçidinin değil, yaya ışığının ve polisin de dekor olduğunu fark edersiniz.
    günleriniz böyle devam eder.

    bir gün erasmus sayesinde ilk kez yurt dışına çıkar, slovenya gibi avrupanın çok da parlak olmayan, minicik, küçücük, çoğu kişinin yerini bile bilmediği bir ülkeye gidersiniz.

    dışarı çıkmış arkadaşlarınızla buluşacaksınızdır, yolun karşısına geçip biraz yürümeniz gerekir yurttan çıkınca. tam karşıya geçilecekken karşıdan bir arabanın hızla geldiğini fark edersiniz, ve trafik kazası sonucu oluşan korkunuzla yolun başında beklemeye başlarsınız. araç sizin geçeceğiniz yola bir iki metre kala durur. siz durursunuz, araç durur. "niye geçmiyo mina koduğumun" diye düşünürken sürücüye bakarsınız ve onun da aynı bakışlarla size baktığını görürsünüz.

    o an yaya bir insan olarak arabalı bir insandan daha değerli olduğunuzu anlarsınız. dahası gerçekten varmış ya lan trafik kuralları dersiniz. oha dersiniz. sonra böyle artist artist yavaşça geçersiniz. şoföre minnettar bakarak tabi bir yandan. çünkü türkiye'de büyüdüm ben ve şoför yaya geçidinde yol veriyorsa bu minnet duyulması gereken bir davranışı teşkil eder.

    sonra ilk kez kadın olarak istediğiniz şeyleri rahatça giyebilmenizin keyfi. mini etek giyersiniz kimse bakmaz, gece tek başınıza ve biraz sarhoş bardan dönmeye kalkarsınız ve kaybolduğunuzda insanlar size gerçekten sadece yol tarif eder. iyi geceler diler tabi bir de.

    (bkz: türkiye'de kadın olmak)

    ders aldığınız öğretmenler size kendi ülkenizdeki öğretmenleriniz gibi işkence etmezler, proje kağıtlarınızı yırtmaz ve size hakaret etmezler. sizi mesleğiniz için yetiştirmeye çalışırlar, aynı zamanda iyi bir insan olmanız için. yaptığınız projeyi beğenmediğinizde sizi cesaretlendirirler, iyi bir meslekdaş olacağınızı söylerler, bunu yaparken size projenizdeki olumlu yönleri gösterir, bunun boş olduğunu değil, sizin dolu olduğunuzu anlatırlar. ve hatanın tümünün sizde olmadığını anlarsınız. ve bunu ne yazık ki ilk kez anlarsınız.

    size öğretmenlerinizin çiğnemiş olduğu özgüveninizi geri verirler. çok şey eksildiğini görüp gene de mutlu olursunuz.

    ilk kez gerçek özgürlüğü yakalarsınız. hem de yurdunuz bile olmayan bambaşka, size yabancı bir ülkede. bu nedenle o ülke "kendinizi evinizde hissettiğiniz son yer" olarak kalır yüreğinizde.

    sonra aylar geçer, mevsimler geçer yaz gelir ve ülkenize dönersiniz.
    bunu söylediğim için üzgünüm, türkiye'de gerçekten de çok güzel denizler, dağlar, ormanlar ve belki içlerine inilse çok da iyi olabilecek insanlar var, ama ben türkiye'ye döndüğüm için üzülmüştüm.

    okulunuza devam edersiniz, bir şeyin değişmediğini görüp, insanların egolarından sıyrılıp okulu bitirmeye odaklanırsınız. sonra şartlarınızı daha iyileştirmek için yüksek lisans yaparsınız.

    ilk işe başladığınızda size önerdikleri maaş tek başınıza sizin bir eve çıkıp geçinmenize olanak sağlamadığı gibi iki arkadaşınızla sikindirik bir eve çıktığınızda dahi karnınızı doyurmakta zorlanacağınız bir para olur.

    gene de bir yerden başlamak lazımdır ve işe başlarsınız.

    konuşulan mesai saatlerinin dışında da çalışırsınız ek ücret almadan, patronun azarlarını da dinlersiniz, zam almanız gereken zamanda bunu söylediğinizde atılma raddesine de gelirsiniz.

    bir yerde tak eder yeni bir işe başlarsınız. şartlarınız biraz daha iyidir, artık 3 kişilik çalışan evinizde istediğiniz tüm zamanlar olmasa da arada dışarıda para harcamaya da başlarsınız.

    aradan uzun yıllar geçmiştir, eviniz dediğiniz yeri özlersiniz ama artık o da bir hatıradan başka bir işe yaramaz.

    sonra bir gün mühendislik denklik sınavı gibi bir şey duyarsınız. biraz araştırırsınız ve teknik öğretmenlere bir sınavla mühendislik yetkisi verileceğini öğrenirsiniz. sınavın soruları yayınlanır, bakarsınız, lgs sınavlarından biraz hallice.

    sonra düşünürsünüz ben neredeyim diye. ne yaptım ve neden yaptım diye. küçüklüğünüzden beri en başarılı öğrenci olmaya çalışıp, bir çok sınavı atlatıp, dersanelere gidip, hayatınızı okullaştırdınız. ne için? daha iyi bir gelecek, daha iyi bir iş, daha çok para; bu sayede hayatınızı harcadığınız yılların karşılığının değerini düşünürsünüz...

    öss günlerinden bahsetmiyorum bile, kullandığım antidepresanlardan, uykusuz gecelerimden, hayatsız yaşanmışlığımdan bahsetmiyorum bile.

    sonra sorarsınız neden bunlar oluyor, nerede yanlış yaptım...
    yanlış olan, bu ülkede doğmak sanırım. ve bu benim seçimim bile değil.

    işsizlik maaşıyla dünyayı gezmeye çıkan isveçli gençler var. bizzat tanıdım. ben maaşımla taksime bile zor çıkıyorum.

    güzel ülkemin en güzel yerleri zaten o yabancılar için tutulmuş, en iyi koylar onlara satılmış, en karlı yatırımları onlar yönetiyor, en iyi araziler onların, en iyi lokantalarda onlar yemek yiyor, isimleri türkçe bile olmayan tatilköylerinde tatil yapıyorlar.

    ben hiç gidemedim o tatil köylerine. çünkü 4 günlük ücretleri benim bütün maaşıma denk.

    bunlar olup biterken gezi parkı olayları başlar, ülkemin polisleri, ülkemin güzel insanlarına insanlık haklarına aykırı bir sürü şey yapar. ülkem polisleri kahraman ilan eder. karşıt her görüşe basın yasağı koyar.

    o an böyle büyük bir olayı bile saklayan ülkenin sizden daha neler saklamış olabileceğini düşünürsünüz.

    inanır mısınız, ben düşündüm ve yok oldum.

    brezilyada ise benzer propogandalarda polisler direnişçilerle samba yapar.
    taylandda benzer propogandalarda polis yetkisini * bırakır.
    yakın zamanlı olaylar bunlar.

    ama benim dağları, denizleri, ovaları ve içlerine belki biraz çokça inilse iyilik olan insanlarla dolu ülkemde polis günlerce nedensiz yere şiddet uyguladı.

    ekmek almaya giden çocuğu öldürdü türkiye.
    ailesine basın yasağı koydu konuşamasınlar diye.

    işte o an hatıralarınız geri teper, insan olduğunuz günleri anımsarsınız, ve umarım da o geri tepiş size bir şeyleri değiştirme gücünü katar.

    ben artık bunu söyleyebilirim ki, bu ülke benim ülkem değil.
    hayatımın sonuna kadar yersiz yurtsuz olurum belki, ama insan kalırım.
  • her gün biraz daha çok düşündüğüm.
  • yapmanın kıyısından döndüğüm. 2 yıl kadar önce kesin karar verip bütün planları yaptıktan sonra vazgeçtim gitmekten. kalmak için kendime bahane ettiğim şeyler vardı, sonra haklı bir bahane de buldum o ayrı. niye kaldım kahretmesin demiyorum ama sorguluyorum hala gitmek nasıl olur diye.
    gitmek güzel bir seçenek. ama insanın kendi ülkesi dışında dünyanın herhangi bir yerinde barınması da zor, ayrı zorlukları var. onca yalnızlıktan sıkılır mıydım, yeni bir ortam kurup çok daha mutlu mu olurdum diye düşünmüyorum pek aslında. giderken de burada kalmak için bir sebebim olmadığından gidiyordum. gitmek için mesleki ve sosyal sebeplerim vardı biraz. şimdi kalmak için bir sebebim var burda, ağlamıyorum o yüzden gitmediğime. ama sanırım türkiye'nin ve sağlık sisteminin bu çarklarında her ezildiğimde içimde bir yerler de hafiften acıyacak gitmedim diye.
    gideceksen eğer, gözünü karartıp bir kerede yapacaksın. üzerinde çok fazla düşününce sarpa sarıyor bütün gidişler.
  • hep istenilen, istenildiği kadar olamayan, olduğunda ise. pişman olunabilecek durum.
  • söylemesi dile kolay yapması zor eylem.. sonuçta elalemin ülkesi çok parlak akademik başarılarınız veya gerçeğe dönüşmüş yaratıcı fikirleriniz yoksa gel bebeeem, gel kuzum biz de seni bekliyorduk demiyor.
    şahsen bir süre yurtdışında yaşadım , müstakbel damat adayımız da yabancı daha bir süre daha oralarda yaşayacağım gibi duruyor (çünkü gönlüm burada o yüzden bir süre). ben akademik deslekle yurtdışına gittim ödemelerim türkiyedendi vs.. onun vermiş olduğu gazla ben size muhtaç değilim havalarında yaşadım. o havam olmasaydı muhtemelen üzülürdüm.
    mesela yabancılar ofisinde buz gibi havada milleti dışarda bekletirlerken camı yumruklayıp hava kaç derece sizin haberiniz var mı diye bağırmak yemezdi, sıradaki diğer 50 küsur kişi gibi. belki de içeri girip diklenemezdim sizin yaptığınız insan haklarına aykırı diye.
    ev ararken, ev sahiplerinin bana gülen yüzleri, tabii canım kombiye de baktırırız siz telefon açın yeterleri başkaları için yok aynı dili bile konuşamıyoruz anlaşamayız biz sizinle oluyordu.
    ben ki boğazıma düşkünlüğümden yemek listesinde 3 gün yağsız piriçsiz salçasız pırasa var diye baleyi bırakmış insan kese yoğurdu ve beyaz peynir bulamadığımdaki hüsrani kelimelerle anlatamam. bir mantı, bir içli köfte, bir gevrek, bir ayran arayışı içinde geçen günlerin hesabını tutamadım artık.. hizmet sektörünün de avrupanın bir çok yerine göre türkiyede daha ileri olduğunu söyleyebilirim.
    yani öyle yurtdışına her giden mutluluktan gebermiyor. hiyerarşi manyağı olmayan akademik ortak, çalışma isteğinizin destekleniyor olması, sosyalleşmek için kese kese para dökmüyor olmanız vs gibi artıları var. bir de bazı politik olaylara karşı olan soyutsuzluk bana ne lancılık o ne büyük rahatlıktır. nasıl olsa ülke benim değil çok bozulursa giderim yea psikolojisi oh mis. kuş gib oluyor insan. ama yurtdışında bile kendi ülkenin haberleni okuyup dertleniyorsun ben yırttım ya gerisini kalanlar düşünsün olmuyor. yok öyle bir psikoloji pek oluşacağını da düşünmeyin.

    beni en çok üzen hep bir yabancı olmamdı , arkadaşlarımdan veya toplumdan kaynaklanmıyor bu , kişinin diğerleriyle bir ortak geçmişinin olmamasından kaynaklanıyor. helvam bol fıstıklı olsun lafının etkisi nasıl bir yabancı için oldukça manasızsa yapılan bir çok espiri anlamını öğrenseniz bile komik gelmeyebiliyor. jest olsun diye yaptığınız bir hareket ortada kalabiliyor. hijyen anlayışınız asla ve asla uyuşmayacak onu da bilin. ne kadar alışırsanız alışın bir bölge var insanın içinde o nokta asla ve asla aski alışkanlıklarını bırakmıyor.
    o yüzden siktir olup gidesi gelenlere tavsiyem ya genç yaşta siktir olup gidin ya da oturun oturduğunuz yerde sonra ağır gelir.
  • bülent ersoy'u türbanlı gördükten sonra ekranda aklımdan geçen ilk fiil.
  • nüfusun yarısından fazlasının homofob olduğu ülkemiz için yanlış denilemez bir karar. kal mücadele et diyorsun da güvercinle satranç oynamak gibi bir iş o da. kısacası büyük ikilemdir fakat ne tarafı seçerseniz seçln doğru yaptığınızı düşünmezsiniz bence.
18551 entry daha
hesabın var mı? giriş yap