şükela:  tümü | bugün
  • levent gültekin'in 2013’de eski cumhurbaşkanı abdullah gül’e, 2015’de chp lideri kemal kılıçdaroğlu’na, 2017 baharında sp lideri temel karamollaoğlu’na, 2017 yazında ise iyi parti genel başkan yardımcısı ümit özdağ’a anlattığı analizin ana teması.

    o yüzde 40 içindekiler, levent gültekin'in ifadesiyle “hukuka saygılı olalım”, “savaş değil barış diyelim”, “ölümü değil yaşamı yüceltelim”, “çevreye değer verelim”, “kimliğe, inanca, mezhebe, ideolojiye değil insana, yani liyakate önem verelim” diyenler.

    ve o yüzde 40, 2014 yerel yönetim seçimlerinde mansur yavaş adı etrafında birleşen her partiden her görüşten ankara'lılardır.

    http://www.diken.com.tr/…iyeyi-kurtaracak-yuzde-40/

    bu önemli yazının copy paste hali.
    ********
    levent gültekin

    bütün anket sonuçları bize gösteriyor ki türkiye’de işlerin kötüye gittiğini düşünenlerin oranı yüzde 65’lerde.

    eğitimin durumu, savaş politikaları, ölümün yüceltilmesi ve peş peşe gelen şehit haberleri, yoksulluk, işsizlik, adaletsizlik, tecavüz olayları, sefil bir din anlayışının bütün ülkeyi çürüten bir olguya dönüşmesi, beyin göçü…

    üstelik sürekli yalan söyleyen, sürekli kandırılan, dün ak dediğine ertesi gün kara demekten zerre kadar utanmayan bir iktidar var.

    iktidarı muhalefetiyle siyaset, tüm bu sorunlardan çıkış yolunu açamıyor.

    bir ülkede daha ne olmalı ki muhalefet partilerinin oyu artsın? bir ülke daha ne kadar yıkıma uğramalı ki toplum, iktidarı değiştirme iradesi ortaya koysun?

    bu sorular büyük bir kaya gibi duruyor önümüzde.

    “ama kardeşim toplum da gerçekler görmüyor” cümlesi kuru bir bahane.

    çünkü yüzde 65 işlerin kötüye gittiğini görüyorsa demek ki çoğunluk vahametin farkında.

    peki neden? bunca olaya, bunca yıkıma, bunca çürümüşlüğe, bunca huzursuzluğa rağmen mevcut aktörler neden bir çıkış bulamıyor veyahut umut haline gelemiyorlar?

    hatta meral akşener’in iyi parti’si gibi yeni aktörler bile umut olamıyor, niçin?

    toplum ne istiyor? ne bekliyor? ne arıyor?

    bu tıkanıklığın nereden kaynaklandığı, toplumun mevcut aktörlere neden prim vermediği soruları üzerinde düşünüp sağlıklı analizler yapmaz, isabetli sonuçlara varmazsak bir çıkış yolu açamadan havanda su dövmeye devam edeceğiz.

    yeni insan eski siyaset
    bütün bu tıkanıklığın temel bir nedeni var: bütün dünyada olduğu gibi türkiye’de de teknolojinin sağladığı kültürel dönüşüm neticesinde yeni bir insan türü oluşuyor.

    yani toplum giderek iki gruba ayrılıyor.

    bir gruba a grubu, diğer gruba ise b grubu diyelim.

    a grubunda olanlar yaşamı evrensel değerler üzerinden kurguluyorlar.

    onlar için demokrasi, özgürlük, eşitlik, saygı, adalet, insan hakları temel referanslar.

    sorunların konuşarak, barışçı yollarla çözülmesini istiyorlar.

    kimsenin inancına, diline, yaşamına, giyimine karışılmasını, kimsenin kimseye üstünlük taslamasını istemiyorlar.

    siyasetin inanç, mezhep, kimlik, ideoloji gibi ortaçağ’dan kalma değerler üzerinden yapılmasına karşılar.

    kısacası “inanç, mezhep, ideoloji, kimlik tartışması saçmalıklarını bir tarafa bırakıp işimize bakalım” diyorlar.

    “hukuka saygılı olalım”, “savaş değil barış diyelim”, “ölümü değil yaşamı yüceltelim”, “çevreye değer verelim”, “kimliğe, inanca, mezhebe, ideolojiye değil insana, yani liyakate önem verelim” diyorlar.

    bu grupta dindar da var, ateist de. atatürkçü de var muhafazakar da. solcu da var sağcı da. kürt de var milliyetçi de…

    kişisel değerler üzerinden siyaset yapmayı saçma buluyorlar.

    b grubundakiler ise siyasette veyahut sorunların çözümünde kendi inançlarının kimliklerinin, mezheplerinin, ideolojilerinin belirleyici olmasını savunuyorlar.

    en üstün, en haklı, en doğru olanın kendi görüşleri, kendi yaklaşımları olduğunu düşünüyorlar.

    kafalarında hep ‘biz ve onlar’ ayrımı var.

    ülkeyi bir bütün olarak göremiyorlar.

    bir insanın değişebileceğine ihtimal vermiyorlar.

    insanı eşya gibi, taş gibi algılıyorlar.

    insana değil o insanın kimliğine, inancına, ideolojisine, mezhebine bakarak bir kanaat sahibi oluyorlar.

    yaftalıyor, damgalıyor, yargılıyor, dışlıyor, öteliyor, suçluyorlar…

    kayıtsız şartsız boyun eğiş, mutlak teslimiyet, sorgusuz sualsiz itaat bekliyorlar.

    eleştiriye kapalılar. sayıca çoğalmayı, para, mal, mülk yığmayı “gelişme” sanıyorlar.

    maneviyattan bahsediyorlar ama maneviyatı maddiyatla ölçüyorlar.

    barışçılığı zayıflık, özgürlükçülüğü taviz, çoğulculuğu sapma olarak görüyorlar…

    türkiye’deki siyaset yani eski siyaset b grubuna hitap ediyor.

    siyasi kalıplar, üsluplar, çalışmalar hep bu eski tarza göre şekillenmiş.

    birçokları da siyaseti bu köhne uygulamalardan ibaret sanıyor.

    yeni, yenilikçi a grubuna hitap edecek bir siyasi aktör ne yazık ki çıkmıyor.

    çıkmadığı için de b grubundaki büyük çoğunluğu kontrol edenler, siyasette varlık gösteriyor.

    daha iyi anlaşılması için şöyle bir örnek vereyim:

    türkiye’yi bir ev olarak düşünün.

    mevcut partilerin her biri o evin bir odasında yaşıyor.

    başka odalarda yaşayan insanları kendi odalarına davet ediyorlar.

    kutuplaşmanın da etkisiyle kimse odasından çıkıp bir başkasının odasına gitmiyor.

    çünkü kendi bulunduğu yerin tek iyi yer olduğunu düşünüyor.

    odadaki partilerden biri, başka odadakilerin dikkatini çekmek için, vitrine onlara benzeyen bir iki kişi koyarak onları ikna edebileceğini sanıyor.

    hepsinin ortak sözü ise şu: “bizim odaya gelin yani türkiye’yi bize verin, işleri düzeltelim.”

    bu odaların en büyüğü erdoğan’ın kontrolünde. o, elindeki devlet imkanları ve medya gücüyle diğer bazı odalarda yaşayanları da yanına çekmeyi başarabiliyor. neticesinde de çoğunluk hep onda kalıyor.

    tüm bunların dışında, odalardan çıkmış evin salonunda toplanmış, özellikle gençlerden oluşan bir topluluk var.

    salondakiler hiçbir odaya gitmek istemiyor. çünkü herhangi bir odaya tıkılmışların yaşam biçimi, siyasi anlayış veyahut yaklaşım onlara mantıklı gelmiyor.

    çünkü bu kısıtlı değerler üzerinden yapılan siyasetin bir çözüm getireceğine inanmıyorlar…

    konda araştırma şirketi başkanı bekir ağırdır geçtiğimiz günlerde t24 sitesine verdiği röportajda şöyle demişti: “türkiye’de yüzde 40’lık bir kesim var ki mevcut aktörlerden hiçbirini umut olarak görmüyor, sorunları çözebileceğine inanmıyor.”

    yani salona inmiş yüzde 40 civarında yeni anlayışa sahip bir toplum kesimi var.

    mevcut hiçbir parti bu yüzde 40’a hitap edemediği, hitap etmeyi başaramadığı için de bütün aktörler yüzde 60’ı yani b grubunu paylaşmak için birbiri ile mücadele ediyorlar.

    mesela bu yüzde 40 afrin savaşının yıkımdan başka şey getirdiğine inanmıyor.

    fakat hdp dışında mevcut aktörlerin hemen hepsi savaştan yana. hdp ise yine grupsal nedenlerle savaşa itiraz ediyor.

    peki bu yüzde 40 seçimlerde nereye gidiyor?

    mecbur kaldıkları için “lanet olsun” deyip kendilerine en yakın gördükleri partilere, yani odalara kerhen geri dönüyorlar.

    kimisi kerhen chp’ye oy veriyor, kimisi kerhen ak parti’ye oy veriyor, kimisi kerhen mhp’ye, kimisi kerhen hdp’ye oy veriyor.

    bu dağılımda da en büyük payı alan yine en büyük odaya sahip olan erdoğan oluyor.

    eski aktörler yeni insanı niçin göremiyorlar?
    bugün size yazdığım bu analizi 2013’de eski cumhurbaşkanı abdullah gül’e, 2015’de chp lideri kemal kılıçdaroğlu’na, 2017 baharında sp lideri temel karamollaoğlu’na, 2017 yazında ise iyi parti genel başkan yardımcısı ümit özdağ’a anlattım.

    fakat hiçbir etkisi olmadı.

    çünkü alışkanlıklarından vazgeçemiyorlar. yeni insanı anlamakta, kavramakta zorlanıyorlar.

    kendi tabanları dışındaki insanlarla iletişim kurmakta zorlanıyorlar.

    odalarından çıkmaya çekiniyorlar, çünkü bir anda tabansız kalacaklarından korkuyorlar.

    yeni insana uygun yeni siyaset dili oluşturamıyorlar.

    yani inancı, mezhebi, kimliği, ideolojiyi esas almayan bir politik anlayış ortaya koymayı bilmiyorlar.

    siyaset, kendini yenileyemiyor.

    siyaset gelişemiyor ki, türkiye’yi geliştirsin.

    siyaset kendi saplantılarından kurtulamıyor ki, türkiye’yi açmazlardan kurtarsın.

    siyaset barış temeline oturmuyor ki, türkiye’yi barıştırsın.

    tüm siyasi yapılar, türkiye içinde yaşayan birilerini, kendi vatandaşlarının bir kısmını düşman/rakip olarak görüyor.

    buradan memleketin tümü için faydalı sonuçlara varılabilir mi?

    varılamıyor. mümkün değil.

    işte bu tıkanıklık aşılmadığı için de bunca yanlışına, bunca yalanına, bunca yolsuzluk iddiasına, bunca yıkıma, bunca haksızlığa, ölüme rağmen muhalefetin oyu artmıyor, iktidar yerini korumayı başarıyor.

    yeni bir aktöre değil, yeni siyasete ihtiyaç var!
    bu yüzde 40’a sadece sözle değil yapısal olarak da hitap edecek; kimliklerden, inançlardan, mezheplerden, ideolojilerden bağımsız, sadece demokrasiyi, eşitliği, özgürlüğü, adaleti referans alan bir aktör çıkmadığı sürece bu tablo değişmiyor, değişmeyecek.

    eğitimde köklü, kalıcı reformlar yapacak… günü kurtarmayı değil 20 yıl sonrasını planlayacak… ‘bizden-onlardan’ diye bakmayıp liyakati esas alacak… gelir dağılımındaki adaletsizliği giderecek… 80 milyonluk ülkeyi kasaba gibi görmeyip, çeşitliliği zenginlik ve avantaja dönüştürecek… bilimsel, sanatsal, sınai, tarımsal, sportif, düşünsel… üretimi programlayıp destekleyecek… cezayla, yasakla değil, ödülle ve özgürlükle yol alabilecek… kendi çocuklarının ölümünü kutlama anormalliğinden uzak durup, bölgesinde barışın temsilciliğini yapabilecek… güven verecek, moral verecek, umut verecek bir siyasi anlayışın doğması gerekiyor artık.

    zor değil.

    aksine, çok kolay.

    fakat siyaseti kendi kişisel çıkarı için yapanlar, tüm ülkenin faydasını gözetemezler.

    grup çıkarını korumak için uğraşanlar, memlekete fayda sunamazlar.

    buna zaman da kalmaz, imkan da.

    açıkçası, bugün yapılıp edilenler, modern anlamda siyaset de değil.

    geldiğimiz yer ortada. eğitimsiz, hukuksuz, liyakatsiz… ve şiddet yüklü, tehdit dolu bir sözüm ona siyasi işleyişle karşı karşıyayız.

    korkutmadan, yanıltmadan, saçmalamadan, bozmadan, ezmeden… adım atamayan… o ideolojik, ayrımcı, kayırmacı, dışlayıcı… yapısı içinde bile tutarlılığını yitirmiş, büsbütün çürümüş bir sözde siyasetle karşı karşıyayız.

    bu gerçeklik ortadayken mevcut aktörlerin söylediği “2019’da şöyle yapacağız”, “şöyle sonuç alacağız” gibi sözler ne yazık ki kuru bir slogandan başka bir anlam ifade etmiyor.

    bu tıkanıklığı aşmak için iş, toplumun üreten, değer katan özellikle genç kesiminden oluşan yüzde 40’ına düşüyor.

    odalarından çıkıp salona inenleri çoğaltmak, ‘türkiye’nin evladı’ olmak ortak paydasında yeni bir ‘biz’ yaratmak ve elimizi taşın altına koymak zorundayız.

    eski siyaset, yeni insanı anlamıyor, anlamadığı için de sorunları çözemiyor.

    bu yeni insana hiçbir şey sunamıyor.

    o yüzden iş bize düşüyor. el ele, omuz omuza verip sorunların üstesinden gelebiliriz.

    çocuklarımızın hayatlarını kurtarabiliriz. ülkemizi yıkıma götüren bu çürümeyi durdurabiliriz.

    durdurmalıyız.

    bu iktidar elbette eninde sorunda gidecek. gittiğinde toparlanacak bir ülke kalmış olacak mı, olmayacak mı? esas mesele bu.

    amaç iktidarı almak değil, ülkemizin yıkımını durdurmak.

    bunu biz yapmazsak kimse yapmayacak.

    “zamanla düzelir” diyemeyiz.

    eski siyasetten hiç umut yok.

    o odalara tıkılmış kimseler, bizi yanlarına davet etmekten, o bozuk ilişkilerin parçası kılmaktan fazlasına akıl erdiremiyor.

    bu kesin.

    iş, salondakilere düşüyor.

    ülkedeki en büyük azınlık olan yüzde 40’ın harekete geçmesi gerekiyor.