şükela:  tümü | bugün
  • yüce ulusumuza özgü bir takım uygulamaların yanlış adlandırılması. örnekler üzerinden anlatırsam daha kolay anlaşılır bence.

    mesela bir iki gün önce popüler olan avrupa şehirlerinde metroya beleş binme teknikleri bunun en güzel örneğidir. adamların devleti ile vatandaşı arasında saygı ve güven ilişkisi var. metroya güvenlik görevlisi bile koymuyor. benim vatandaşım da yaşadığı dünyaya bir katkıda bulunmak için harcamadığı kadar beyin hücresini "nasıl para vermeden yolculuk yaparım" üzerine harcıyor. sonra da "abi, 1 ay boyunca interrail yaptım, 1 kere bile para vermedim amk metroya, otobüse. bu adamlar valla aptal" diye gezinir ortada. hayır canım kardeşim, o adam aptal değil. hem senden akıllı, hem de senden saygılı.

    diğer bir örnek de, bu bozukluklarla çalışan makinelerin içindekileri bitirene kadar ne varsa almak. bozuk paraya ip bağlıyormuş da, istediğini aldıktan sonra parayı geri çekiyormuş. para vermeden karnını doyuruyormuş. sonra da çok zekiyiz amk biz ya diye övünürler.

    böyle işte, bizim millette böyle bir yanlış algı var. çalıyorlar, çırpıyorlar, insanları kandırıyorlar. sonra da bunları pratik zeka olarak adlandırıyorlar. halbuki bildiğin ahlaksızlık.
  • 11 eylülde ikiz kulelerden kurtulan türkler hikayelerinde rastlanan durum. efendim millet sırayla inerken, soldan koşarak kurtulmuş zeki türkler. bütün amerikalılar senin gibi "zeki" olsa ne olacaktı, kaos çıkıp herkes ölecekti. nitekim burada hepimiz birbirimizden zeki olduğumuz için kendi bokumuzda boğuluyoruz.
  • aynı şekilde, fatura kesmeyen ve dolayısıyla vergi ödemeyen, sürekli zarar ile seneyi kapatıp, asgari ücretli çalıştırıyor gösterip elden maaş veren, borçlarını ödemeyen veya geç ödeyen esnafın ticari kafası olması gibidir.
  • <prelude>
    aşağıdaki karalamayı 2+ yıl önce yazmıştım, taslaklarda kaldı. bugün bir arkadaşımla bu konu üzerinde yazışırken aklıma geldi, baktım silmemişim. üzücü gelen, zaten bıkkınlık dile getiren bir iç dökmeyken 2 yıl sonra şimdi tekrar okuduğumda "oo sen nerde yaşadığını sanıyosun şapşik" dedirtip yanaktan makas aldırtacak naiflikte gelmesi. subjektif görüş açımda sadece 2 yıllık bi deltanın, -bırak bi gıdım iyimser olabilmeyi- şikayet etmeye götürebilecek kadar umut bile bırakmamış olması. o yüzden, bu da bu deltanın fotoğrafı olsun o zaman.
    </prelude>

    üniversitedeyken bir ara bir misafir hoca gelmişti okula. ilk vizesinde sınıfa matbu kağıtlar dağıttı. üzerinde işte bu sınav kağıdını kimseden yardım almadan ve kimseye yardım etmeden dolduracağımı beyan ederim gibisinden bir ibare var. bunları imzalattı, topladı, sonra da "sınav soruları masanın üzerinde, ben 2 saat sonra gelirim" deyip gitti. ne kendi, ne bi asistan, kimse yok sınavda başımızda kopya çekiyor muyuz diye. sonraki sınavlarında da aynı... hocam sınavda başımızda durmuyosunuz diye yavşadıklarında da "sözünüze güveniyorum?" diye şaşırmıştı.

    oluyor kaç yıl, tatil için amsterdam'a gittim, internetten kiraladığım eşyalı bi evde kaldım. gayet de güzel, müzik sisteminden biblosuna cıvıl cıvıl bi ev. parayı tutarken vermiştik zaten, konaklama bitince de kiralayan kişiyi aradık biz bugün ayrılıyoruz gelin anahtarı alın, evinizi kontrol edin diye. kiralayan kişi "evde bir sorun var mı bildirmek istediğiniz" dedi. yok dedik. "tamam o zaman anahtarı dışarıdaki kutuya bırakabilirsiniz iyi yolculuklar" dedi. bayağı gelmeme gerek yok dedi kadın. ve gelmedi. sadece telefondaki sözümüze güvenerek... hırlı mıyız hırsız mıyız, evi soyup soğana mı çevirdik şüphelenmeden.

    tamam ana fikri anladık, var sadede bitir hoca diyorsunuz biliyorum, ama bir durak daha var.

    bir dönem çalıştığım işte çok fazla fransa'ya gitmem gerekiyor ve çok dikkatimi çeken bir şey var. bu fransızlar kuyrukta beklemekten hiç yüksünmüyor. başka bir sürü milleti de böyledir belki ne bileyim, benim fransızlar dikkatimi çekti. 20 metre kuyruk, 45 dakikadır adım ilerlemiyor, ama herkes sanki o günkü tek işi birkaç saat o kuyrukta bekleyip evine gitmekmiş gibi sakin... tüm kuyruklarda sabırsızlık gösteren, parmak uçlarında yükselip niye ilerlemiyo bu sıra diye söylenen, sinirli vücut diliyle yerinde duramayan insanlar hep bizim türk arkadaşlardan oluşan ekip. hayır bir acelemiz de yok, alacağız bileti gidip bir kafede 4 saat zaman öldüreceğiz. ama tek gerilen biziz ilerlemeyen kuyruktan. arkadaşlar bu durumu fransızların hımbıllığıyla açıklıyorlardı o sıra. "hımbıl millet aabi, ver kuyruğu dikilsin.... tiplere bak! hımbıl!!" oysa sıra bekleyen fransızlar ve sıra bekleyen türklerdeki duygu durum farkının altında güven var. sıra bekleyen türk, hakkının gasp edilmesine karşı her an uyanık olmak zorunda olduğunu biliyor. bunu içselleştirmiş. sıra ilerlemiyorsa, yandan birileri kaynak yaptığı için olabilir, gişedeki görevli sıraya sokmadan komşusunun işiyle ilgileniyor olabilir vs... o yüzden sıradaki türk, sıra ilerlemeyince acelesi olmasa bile geriliyor, hırçınlaşıyor. fransızda ise böyle bir şartlanmışlık yok. herkesin işini yapacağına, kimsenin onun bir hakkını gasp etmeyeceğine güveni var belli ki. aklına gelmiyor.

    ben hiç başka bir ülkede uzun süreli yaşamadım. oraya buraya iş için gittim, tatil için gittim. ama hep geçici süreyle, sınırlı şartlar altında, sınırlı gruptan insanları, ve hep bir yabancı, bir misafir olarak gözledim. o yüzden belki yanlıştır bu çıkarımlarım bilemiyorum. ama işte gördüklerimden çıkardığım kadarına çok imreniyorum. birlikte yaşadığın insanların sözüne, beyanına güvenebilmek, senin hakkını gasp etmeyeceğine inanabilmek çok güzel bir şey olmalı.

    ne yazık ki burada durum tam tersi. tuttuğunu düdükleme anlayışı bireysel, münferit bir durum değil burada, bir kültür. hele hele büyük şehirlerde.

    ve ben bıktım ulan bundan! bıktım!

    hizmet aldığım kamu/özel her türlü kuruma, alışveriş yaptığım marketten çocuğumu gönderdiğim kreşe, gittiğim hastaneden ürün getirttiğim siteye, her an herkesin 3 kuruşluk ekstra çıkar için tutturabildiğini çaktırmadan kandırmaya/dolandırmaya hazır olduğunu bilmekten, bu gerçeği her reddedişimde göz kırpmadan kazıklanmaktan, sürekli bir hak gaspına karşı uyanık olmak zorunda olmaktan bıktım. satış fiyatı 3 lira olan malın sırf pazarlık yapmayı sevmiyorum diye bana 5 liradan satılmasına tahammül etmekten, şerit daralmasında benim önümdeki geçtiği için durup yol verdiğim aracın arkasından "hah şu enayi durdu, dal hemen!" diyerek tampon tampona giden 25 aracı beklemekten, etiket fiyatı 1,5 tl olan ve hiç kimsenin almadığı otomattaki kıçı kırık bayat sandviçten üst üste 3 gün aldım diye, 4. gün sadece o sandviçin fiyatının 3,5 tl yapıldığını görmekten, sıra beklerken uyanık olmak zorunda olmaktan, alışveriş yaparken uyanık olmak zorunda olmaktan, hizmet alırken uyanık olmak zorunda olmaktan b-ı-k-t-ı-m. yaşayabilmek için her gün etkileşime girmem gereken yığınla insanın tek bir sözüne bile güvenememekten b-ı-k-t-ı-m!

    aklımız erdiğinden beri çalıştığı için ne kadar kaynak tükettiğinin farkında bile olmadığımız "cin olmalıyım, güvenmemeliyim" programını uninstall etmek istiyorum artık. sırf şirretleşmiyor diye bir başkasının hakkına tecavüz etmeyi, parasını, zamanını, güvenini çalmayı zeka göstergesi olarak bellemiş insanlardan oluşan bu havuzda çok ama çok yoruluyorum. bir "keriz" olarak, bir "enayi" olarak yaşayabilmek istiyorum. anlatabiliyor muyum?
  • birlikte yaşama kurallarına uymayanların ve başkalarının haklarını gasp edenlerin götünden kan alındığı memleketlerde uygarlık refleks halini alır. sorun şu ki; kim ceza kesecek? zihniyet o kadar bozuk ki, "lütfen kaldırımın sağından yürüyün" bile desen seni dövebilecek bir kitleyle karşı karşıyasın. kurallara uymadığında toplum seni öyle bir ayıplamalı ki en azından göz önünde saygısızlık yapmaya cesaret edememelisin.
    son zamanlarda yaşadığımız kaosun da müsebbibi olan ahlak bozukluğunu ifade eden harika tespit.
  • yasaların öğretilememesi ve uygulanamamasını da barındıran olay.

    mesela adamlar zamanında bir yasa yapmışlar. atıyorum ormanlık alana ev yapılamaz olsun yasanın adı.

    şimdi bu yeni gelen zeki arkadaş bu yasaya uymak için değil nasıl aşarım diye düşünüyor. mesela ev yapmadık villa yaptık diyor. ya da orman olarak adı geçen yeri orman değil meşelik diyor.

    her yerde var bu.

    yayaya yol vermemek, ambulansın arkasına takılmak, maça bedava girmek, otobüste arkadan binip akbil göndermemek, kuruyemiş tabağında herkesten önce antep fıstıklarını yemek, kırmızı ışık yanarken yol boş diye karşıdan karşıya geçmek vs. vs. binlerce örnek var verilebilecek.

    bunun bence temel sebebi ülkemizde ahlaksızlığın ayıplanmamasıdır.

    mesela kendi mahallesinde yere rahatça tükürüp çöp atan bir adam, daha lüks ve nezih bir semte girdiğinde bunu yapmıyor. utanıyor çekiniyor.

    milletimizin maalesef ahlak ve utanma duygusu kaybolmuştur.
  • ohh be abi yalnız değilmişim dedirten tespit. zamanında cebimdeki parayı çalan yaşıtıma " hissettirmeden nasıl aldı helal olsun. cin gibi çocuk." demiş hocam bile vardır. aklını seveyim onun da hatırladım şimdi sinirlerim bozuldu.
  • dunyanin her yerinde ahlaksizlik, rusvet ve kanunlari cigneme egilimi vardir. ancak ozellikle bizim gibi ikinci sinif ortadogu demokrasilerinde ve latin amerika ulkelerinde bu is sistematik sekilde, genis halk kesimlerinin katilimiyla yapilir. herkes rusvet yiyen hukumetlerden, burokratlardan, belediye gorevlilierinden sikayetcidir ancak is kendisine gelince "kolay bir yol" ya da tanidik pesine duser. bulursa da halleder.

    cogumuzun artik kaniksadigi bu sistem besin zincirine benzer. en ustte etobur avcilar alttaysa ezilen, av olan otoburlar. herkesin birbirini duttugu bu guzide sistemde siz ne kadar ahlaksizlik ve sahtekarlik yapsaniz da sizden daha cakali cikar ve beklemediginiz bir anda sizi duter. bence sistemin en guzel yani budur hep arkanizi kollamak zorunda kalirsiniz ve cogu zaman da bu ise yaramaz.
  • türk halkını iyi özetleyen, son derece başarılı tespit.
  • bunu diyen aynı mal sürüsünü ''la bu japonlar nasıl dünyanın en akıllı milletiymiş, ben çok kolay kandırıyom bunları, çok salak lan hepsi'' derken bulabilirsiniz. hee doğru sen süper zekisin, japonlar aptal. o yüzden sen yarrak gibi bir ülkede yaşıyorsun, onlar japonya gibi bir ülkede.