şükela:  tümü | bugün
  • turuncgillerden portakali andiran bir agac.
    portakaldan farki tadinin daha aci olmasidir. receli yapilir, minik pastalarin uzerine sus diye konulur, genelde rulo olarak saklanir. tadilasidir.
  • bi takim egzotik caylara aroma vermesi acisindan katilan bir bitkidir.
  • marmaris'te bir koy. aynı ismi taşıyan oteliyle de ünlüdür.
  • recelinin cok leziz oldugu bir meyve. ama recelinin yapimi epeyce zahmetlidir. acimtrak tadi olan kabuklar rendelendikten sonra kalan sert kisimlardan yapilir. bayram tatlisi olarak ikram edildigine de sahit olmustum.
  • bi gece taksim donu$u evde tekila icme arzusuyla dolup ta$mi$ken sarho$ kafayla gittigimiz manavin bize limon niyetine fahi$ fiyatla sattigi $ey. tek ba$ina igrenc bi tat ama tekilayla katlanilabilir oluyo. yerini hatirlasam manavi sikecem o ayri bi ba$lik.
  • (bkz: narenciye) (bkz: turunçgil)
  • bi suru guzelligi olan $irin tatil beldesi.eger giderseniz giri$te soldaki ilk bara mutlaka ugrayin.muzik we barmenin muhabbeti oldukca ho$.
  • (bkz: birinc)
  • bir bitki ailesinin* isim babasi olmasina ragmen ailenin en az populer olan cesididir.
  • marmaris-içmeler'den yola çıkıp yaklaşık yirmi beş kilometre kadar dar, çok virajlı ve şahane manzaralı bir dağ yolundan ilerlerseniz kendinizi içinde bulacağınız yerdir turunç.
    1973 yılında babam ilk defa gittiğinde, yolu izi olmayan, geceleri ellerde köpekleri kovalamak için sopa ve elektrik olmadığı için de fenerlerle dolaşılan; geçimini turizmden ziyade bal, zeytin, kekik, adaçayı gibi ürünlerden, bir de keçicilikten sağlayan küçük, lakin pek cazip bir köydür. babamın turunç'u keşfi bütün aile efradı ve yakın arkadaş çevresinin orayı havasıyla, suyuyla, doğasının cömertliğiyle bir dünya cenneti olarak bellemesinin başlangıcı olacaktır. bilhassa büyükbabam, çalkantılı hayatının sonbaharında huzuru, dinginliği bu köyde bulmuş, yılın dört-beş ayını herkesten ve her şeyden uzakta, yerlilerin yoldaşlığında geçirmiştir. bugün büyükbabamın ebediyete intikalinin on beşinci senesinde dahi turunç'ta bir takside, bakkalda, restoranda onun adını verdiğimde, "torunuyum ben onun" dediğimde insanların bana birdenbire gösterdikleri yakınlıktan, kurdukları "onu tanıdığımda daha çocuktum, beni çok severdi, her gördüğünde şeker verirdi" gibi cümlelerden, yüzlerindeki ifadeden, seslerindeki titreyişten köy halkının da büyükbabamın bu sevgisini karşılıksız bırakmadıkları çıkarımını yapıyorum.
    benim turunç'u ilk görüşüm ise ya yedi ya da sekizinci yaşımın yazına rastlar. inanır mısınız ki, çocukluğumun geri kalanı gibi o yazdan da hiçbir şey hatırlamıyorum: yattığım sedirin üstündeki rafa dizilmiş sıra sıra, onlarca, belki yüzlerce cep fotoromanı dışında. büyükbabamı ara ara ziyarete giden babaannemin ve -annemin dediklerine bakılırsa- büyükbabamın da, bu yetmişli yılların her türlü modasını yansıtan dizileri okumasını garipsemiyorum da doğrusu; yedi-sekiz yaşında bir kız çocuğunun bu kitapları hatmetmesi, hatmetmesini bıraktım, bir on beş sene sonra bütün bir yaz tatilinden yalnızca ve yalnızca bunları hatırlaması ne kadar normal, ne kadar sağlıklı bir şeydir, bundan emin olamıyorum.
    o yazı takip eden seneler zihnimde yaz kavramıyla turunç adını içiçe geçirecekti, ki yolsuz, elektriksiz, dağların ardında unutulmuş bir sahil köyü olarak kalmayacaktı elbet orası da. turizmin gelişimine paralel olarak turunç da uyanacak; oteller, pansiyonlar, restoranlar birbiri ardına açılacak, eski turunç'u hatırlayanları sık sık nostaljik ruh hallerine sürükleyeceklerdi.
    bugün turunç dediğimiz yer sahil ve ona paralel tek bir caddeden oluşuyor desek yalan olmaz. bu cadde boyunca, neden bilmiyorum ama, her şeyden çok kuyumcu vardır, üzerinde kocaman ve çirkin tabelalarla jewellery yazan, şahsıma hiç hitap etmeyen mekanlar. sonra bakkallar gelir. bu bakkallar dondurma, rengarenk deniz yatakları, şnorkeller, çocuklar için kol simidi, sinek ilacı ve kartpostal gibi yaz ve turist fikriyle sıkı sıkıya ilintili nesneler satar. restoranlar genellikle ailelerin işlettiği küçük, sıcak yerlerdir. disko-bar tarzı ortamlar ise yer yer "kitsch dekor nedir, nasıl olmalıdır" sorusuna cevap vermeyi misyon edinmiş, demode müziklerin rağbet gördüğü ve avrupa'nın çeşitli kasabalarından sonra gözlerini turunç'ta açmış yeniyetmelerin bir hayli eğlendiği mekanlar olarak belirir gözlerimizin önünde (teşekkürler bilemem). bir başka turunç klasiği ise caminin ve taksi durağının hemen yanındaki çay bahçesidir. burası kasaba erkeklerinin ve bir de annemin arkadaş çevresinin gözbebeği olan, tahta masalı, ağaçlar arasında ve rüzgarın hiç durmamacasına estiği genişçe bir alandır.
    93 senesinden beridir turunç'a üç kilometre uzaklıktaki amos koyunda geçiyor yazlarım. benim gözümde o belde olan amos dünyadan kopuk olmak hususunda antropologların araştırmalarını yaptıkları tuhaf adlı pek çok yerle yarışabilir. bir ekmek, bir kibrit, ya da ne bileyim, müptelası olduğum bir gülbence dergisini almak için turunç'a gitmem gerek demektir bu da. akşamüstleri denizden çıktıktan sonra, duşun ardından, daha saçlarımız ıslakken, yapacak çok bir şeyimiz olmadığından ve sportif olduğumuzdan ve sağımızda uçurumla deniz, solumuzda yemyeşil ağaçlarla kaplı dağlar varken sohbet etmek çok zevk verdiği için, arkadaşlarla turunç'a yürümek, hatta belki koşmak, sonra o çay bahçesinde saçlarımız rüzgardan karmakarışık olup gözümüze girerken soğuk bir gazoz içmek nasıl da zevklidir (değil mi, sen söyle sevgili çalı)... köpek, keçi, kaplumbağa, sincap, fare, kertenkele muhakkak ki çıkacaktır dönüş yolunda önümüze, onlar dert değildir de, dua ederiz ki bir domuz ya da bir ayı bulmayalım karşımızda, geçen gece bizim komşuların başına geldiği gibi. gece demişken; gecelerin, ayın, mehtabın, yakamozun ne kadar insanüstü bir güzellikte olabileceğini de bana göstermiş olan turunç ve amos'tur.
    barbra streisand'ın free again ile beraber en güzel şarkısı olduğunu düşündüğüm make it like a memory'sinin, çağrışım zenginliği yüzünden sevdiğim bir dizesi vardır: "i would sell my soul to be there". zannederim ki barbra bu cümleyi sarf ederken ümitsiz aşkının yatak odasını, yatağını filan kastetmektedir. siz ne koyardınız "there" yerine bilemiyorum, ama ben "i would sell my soul to be in turunç" desem, entrynin sonunu hoş bağlamak adına yalan söylediğim, yapmacıklık yaptığım, içimden "yok yani, çok seviyorum, ama o kadar da değil" diye geçirdiğim çok belli olur mu?