şükela:  tümü | bugün soru sor
  • iki haftadır twitter'a dadandım, ruhum daraldı resmen.. 140 karaktere sığdıracam diye söylemek istediklerimi atmadığım takla parende kalmadı, "nasıl sığdıracağım" sorusu rüyama girer oldu. ekşi sözlük ne güzel lan. dur şuraya da yarak yazayım.

    not: am
  • trend topics'i united kingdom olarak ayarladığımdan beri lanet okumadan kullanabildiğim sosyal ağ.
    arada, önemli bir olay olduğunda türkiye'ye bir göz atıyorum, toplam 5 saniye filan dayanıp sinirden elim kolum titreyerek tekrar uk yapıyorum.

    beyinyetmezliğiçekenler ile sınırsız takip
    allah belanı versin x futbol takımı
    şerefsizsin y futbol takımı
    cici cici takipleşiyoruzz
    çalsa da o bir peygamber sevdalısı
    allah'ın asqerleriyis
    hepimis bilaliz
    teşekkürler başbakanımm
    taraftarın olmaktan başka vasfım yok z futbol takımı

    gibi beyin yetmezliklerine maruz kalmak zorunda olmadan, dünyada takip, takipçi, online sevap, sporu küfüre bahane etme peşinde olmayan insanların, medeniyetin varlığını bilmek, bir soluk.

    edit: ali ismail korkmaz'ın katillerinin yargılandığı gün #hazalcagatayefsanesi gibi bir tagin tt olduğu, sik gibi bir ülke burası. görün ve kaçın.
  • üyelerin anlık olarak yaptıkları şeyleri kısaca yazdıkları sosyalleşme sitesi. anlık blog gibi birşey. günlük değil anlık.

    http://twitter.com/
  • yüzü olmayan insanların istediği hedefe serbest atış yaptığı bir hakaret yuvası!
  • 20 nisan 2012 itibariyle bir kullanıcısı hakkında new york eyalet savcısı tarafından yapılan bilgi talebini yine yasal gerekçelerle reddetmiş. bu da privacysos'in iddiasına göre tarihte ilk defa bu kadar büyük bir firmanın kullanıcı lehinde uyguladığı hukuki aksiyon olmuş:

    haber: http://www.privacysos.org/node/633
    twitter'ın yanıt metni: http://www.privacysos.org/…ll/files/twittermemo.pdf

    bunun için gösterdiği yasal dayanaklar özetle:

    - abd federal hukukundaki "stored communications act"'e göre servis sağlayıcıların savcılıktan gelen ve sağlayıcıya yersiz yük bindiren bilgi taleplerini reddetme ya da değiştirme hakkı.
    - aynı yasada savcılıktan gelen bilgi edinme taleplerine kullanıcı tarafından itiraz hakkı.
    - aynı yasadaki "ömrü 180 günü geçmemiş içerik hakkındaki soruşturmalar için arama izni gerekliliği" maddesi.
    - new york eyalet yasasında bir kişinin 65 günlük hareketlerini izlemek için arama izni gerekliliği.
    - abd anayasasının dördüncü ek maddesi: "bir kişi hakkında arama izni olmadan arama yapılamaz".

    twitter'ın argümanı bu bilgileri sağladığı takdirde sözü edilen yasaları çiğneyeceği ve bu sebepten sözkonusu talebi reddetmek zorunda olduğu, savcının mahkemeden arama izniyle aynı talebi yapması gerektiği.

    twitter'ın bu aksiyonunda dayandığı maddelerin darısı bizim yasalarımızın ve anayasamızın başına.
  • eğer bir türk'ün elinden çıksaydı, 140 olan karakter sınırlaması düz hesap olsun diye 150 olurdu.
  • sosyal medya ile ilişkisini mümkün olduğunca sınırlamaya çalışanlardanım. bir-iki sene kadar kullandığım facebook hesabımı kapatalı 6 ay kadar oluyor. hiç bir eksikliğini hissetmedim. yine var olan twitter hesabımı da aktif şekilde kullanmamaya gayret ediyorum. neden?

    bugün çok sevdiğim bir dostumla konuşurken farkettim. facebook mahremiyetlerimizi tehdit ediyordu. bir başkasının yekdiğerinin mahremine paldır küldür dalmasından bahsetmiyorum. sonuçta gizlemek için bir sürü ayar vardı sanıyorum, isteyen istediğine istediği kadarını gösterebiliyordu. tuhaf olan "gösterme arzusu" idi. insanın zayıf karnı bilinme, beğenilme, tasdik edilme gibi kendini muhatabına göre konumlandırdığı taraflarıdır. facebook tam da buradan saldırıyordu. mahremiyet kalelerimizi (mahremiyet deyince aklına sadece pornografik görüntüler gelenler bir kenara çekilsin, bazen insanın okuduğu kitap, seyrettiği film, kendine ait kıldığı herhangi bir ân bile mahremiyetine dahildir, duyguları dahi...) yerle yeksan ediyordu.

    twitter ise daha acaip. hesabı açalı çok olmadı. olmazdan evvel bir takım insanlar, bir takım geyikleri çeviriyorlar, mütemadiyen bir goygoy dönüyor, eğleniyorlar zannediyordum. öyle bir tarafı var gerçekten. eğlendiğini söyleyen arkadaşlarım var. oysa her iki manâda da burada eğlenmek bana zul geliyor. yapacak daha iyi bir şey bulamayıp, daha acımasızca söyleyeyim, kendime tahammül edemeyip, burada oyalanmaktan hicap duyuyorum. bazı bazı bir girdap gibi içine çekse de bunu farkeder etmez kapatmamın yegâne sebeplerinden birisi de budur. yalnızlığımı baltalıyor.

    yine de içinde iken farkettiğim bir şey daha var ki; ortak derdimiz olduğundan eminim, twitter edep perdelerimizi yırttı, birer birer ortadan kaldırdı. isteyen, istediğine, istediği şeyi, istediği gibi ve istediği zaman söyleyebiliyor. sözlerini dokuz boğumdan geçirmekten geçtim, dilinin ucunda tutmaya bile tahammülü yok artık insanların. twitter ne yazık ki kullanıcılarına böylesine pervasız bir mecra sağlayarak, oklarını insanın "söyleme arzusu" üzerinden sallıyor.

    peki bu durumda insanın hiç mi suçu yok? bilakis. aklının iplerini teknolojinin eline veren insan tek suçludur. her şeye kafa tutan insan. akışa, varoluşa meydan okuyan ama nereye aktığı, nereye döküleceği hakkında hiç bir fikri olmadan, suyun tersi istikamette çırpınan insan.

    günlük hayatta dilini tutmasına sebep olan saikler ne ise, korku mu, çekinme mi, utanma mı, yüzyüze bakacak olmak mı, aynı sofraya çökecek olmak mı, hatır mı, gönül mü, hürmet mi, sineye çekmek mi...her ne ise, hepsinin sanal âlemlerde de tüm vecheleriyle var olduğunun ve hepsinden aynı derecede sorumlu olduğunun farkında olmayan, unutan, önemsemeyen insan.
  • asrın en iyi buluşu (yaratıcısı açısından) ve en sevimsiz oluşumu (insanlık açısından).

    şu hayatta en çok nefret ettiğin şeyleri sırala deseler, twitter kesin ilk ona girer.

    ben internet nesliyim. cep telefonu sanırım 15 yaşımdayken çıktı. 17 yaşında benim de bir cep telefonum vardı. yüksek eğitimliyim, gelenekçi merkez sağ bir aileden geliyorum ama benim neci olduğum belli değil, herhangi bir siyasi düşünceye adanmanın, hangi düşünceye adanıldığından bağımsız olarak, mevcut manipülasyon çarkının dönmesine katkıda bulunduğuna inanıyorum. anaakımının saygı duyma eğiliminde olduğu bir mesleğim ve iyi bir işim var, mayışım sigortam var. hayatım elektronik cihazlar, akıllı telefonlar ve internet tarafından yönetiliyor. daimi olarak bu zerzavatlatın etkisi altındayım. diğer insanların teknik servis çağırdığı 100 sorunun 95'ini kendim çözebiliyorum. dejenere sayılırım. konuşurken bazen rahatsız edici derecede ingilizce kelime kullanıyorum. aileme göre çok daha az da olsa yine gelenekçi sayılırım. bunları, nasıl bir insan olduğumu gözünüzde canlandırabilin diye anlatıyorum. yaşlı bir bağnaz değilim. genç ve açık fikirliyim. çevremdeki bir çok insana göre korkutucu derecede açık fikirliyim. "twitter'dan nefret ediyorum" dememe dudak bükerken, bunları göz önünde bulundurmanızı istiyorum.

    bu coğrafya insanının, kız erkek farketmez, garip bir egosu, daha doğrusu ego sorunu var. farketmemiş olmanız mümkün değil. eleştiriye kapalı, çok emin, eleştirilince ya da fikirleri/düşünceleri sorgulanınca hırçınlaşan, bağnaz, sosyal fobili, kollektif bilincin esiri insanlarız. bunun sebebi, tabi ki, yetiştirilme şeklimiz. sayın freud'un komik bi sözü var. "sorunun kaynağını hiçbir şekilde bulamıyorsanız, annedir." der. sayın freud, bence, küstahlığımı mazur görün, pek ciddiye alınacak birisi değil. ama arada iyi yakaladığı şeyler oluyor. bu söz sanki onlardan biri. prens ve prensesler olarak yetiştiriliyoruz her birimiz. özgür irade, insiyatif kullanma, özgür hareket etme, karar verme, sorumluluk alma ve sonuçlarına katlanma, cesaret ve benzeri melekelere sahip olmaya teşvik edilmiyoruz. (ortadoğu kültürünün türk kültürü üzerindeki nüfuzu diye uzun bir yazı yazıyorum, burada o yazıya referanslar var, o yazıyı yazana kadar referansların ucu açık gibi görünecek ama sonra taşlar yerine oturacak. takip ediniz.) bunun sonucunda da, ortaya, bu entersan, "beni sevsen böyle sevsin." nesli çıkıyor. sevdiği insan için değişmemeyi marifet sanan bir nesil yetiştirdi bu ülke*. ya bu oyun değil, abartı da yok ifademde, oldu bu, her an oluyor. bu aklıma gelen bir örnek. toplumumuzun anlamlandıramadığım daha sayısız ilginç karakteristiği mevcut. bunlar maalesef, ebeveynlik konusunda en küçük bir fikri olmayan, ama her şeyi çok iyi bilen ebeveynlerin haltı aslında. ondan sonra da, bir çocuğu olabilecek her şekilde, mümkün olan her metodu kullanarak hatalı yetiştirdikden sonra, ürünlerini beğenmeyip, "bu çocuk neden böyle oldu hiç bilmiyorum, ne istediyse yaptık, yemedik yedirdik. nimet-i küfran oldu resmen" dediklerinde, çok gülüyorum. aslında yakınmasının içinde bile betimliyor çocuğun neden bu hale geldiğini, "ne istediyse yaptık." yapma, neden yaptın? her istediğini yapmanın doğru bir şey olduğunu nereden öğrendin? nerede okudun? onu da mı komşundan duydun?

    bağlıyorum,

    bu orantısız ilgi ve özveri subjesi nesil, gerçek hayatla yüzleştiğinde bocaladı biraz. prens/prenses olmadığı şartlara ayak uydurmakta zorlandı. egosu zedelendi. bundan bir sene öncesine kadar, on yıldır falan, dünya üzerindeki en ama en önemli insan olduğu algısına sahipti. ama şu an, herhangi birisi. bu, kabul edilemez!

    sonra twitter çıktı. herkesin önemli olduğu yer. tivitler, retivitler, heştegler, daha zilyon tane antin kuntin şey. bunların hepsi bir yeni uğraşı objesi. sanayi devrimi saolsun, boş vakit de çok. kültürümüzdeki ortadoğu empozisyonu sağolsun bu vakti okuyarak, düşünerek ya da yazarak (gerçek bir şey yazmayı kastediyorum) geçirmeyeceğimize göre, elde ne kalıyor: internet. daha spesifik olmamız gerekirse, twitter.

    twitter evladım oğlum aşkım canım bi tanem gözümün nuru evimin direği olan insanların, ergenlik sonrası küllerinden tekrar doğduğı, tekrar çok önemli birisi olduğu bir mecra. bu anlamda, korkarım, burun da kıvırsanız, bir ego masturbasyonu alanı. safi dikkat çekmek vev/veya ünlü olmak gibi bir amaç güden, bir yazı gönderdikten sonra o gönderdiği ki satır kaç kere ritivit edilmiş diye 10 dakikada bir çek eden insnalar var. bunu burda ben uydurmuyorum. varlar, ve çoklar.

    herkes için değil tabi. benim de twitter hesabım var, bir sürü değer verdiğim arkadaşımın da var (duyan da onlarca değer verdiğim arkadaşım var sanır.) birbirlerine laf sokup geyik yapıyorlar. bazen ben de müdahil oluyorum. bu güzel bişi bence. eğlenceli. hepsinden önemlisi, boş. şu hayatta, "boş işler" kadar saygı duyduğum hiçbir şey yok. sarkastik falan değil. boş işlere korkunç, ama masif miktarda saygı duyuyorum. çünkü aslında hayat boş. her şey boş. şu koca kainatta, bundan 100 yıl sonra, çoğumuzun, bırak nasıl bir insan olduğumuzun hatırlanmasını, bir zamanlar var olduğumuza dair bir kanıt dahi kalmayacak. yaptığımız hiçbir şey asla hiçbir öneme sahip olmayacak. e bu şartlarda, geyik yapmak, arkadaşlara pislik olsun diye laf sokup kızdırmak, gülüp eğlenmek, mutlu olmak kadar önemli, kıymetli hiçbir şey yok, olmamalı hayatta. kabul. ama twitter, bununla ilgili değil. twitter'ın, en azından bu coğrafyada, ana kullanım amacı, iç pazarlıksız basit eğlence değil. birisi olmak. birisi olmak paketleri ile geliyor, aidiyet misal. aidiyetle birlikte futbol takımları, siyasi ve/veya ideolojik aidiyet ve buna bağlı tartışmalar geliyor peşinden.

    agent smith'in algılayamadığı şey bu işte. o aşka takılmıştı, çünkü protagonisti anlamsızlığını anlamlı göstermek için aşkı kullanıyordu. twitter'da aşk yerine, farklı aidiyetler var. bu aidiyetler ile insanlar varlıklarını kendilerine ve çevrelerine anlamlılaştırıp, bunun savaşını vererek de "birisi" oluyorlar. birey oluyorlar.

    oysa, birey, yani "individual" olmak, benim algıladığım şekilde, birilerine, yani aynı aidiyete sahip olanlarla, yani "birbirine benzeyenlerle birlik olmak"tan çok, birilerine "benzememekle" ilgili bir şey. birey olmak bu demek. kendine özgü, ünik, bağımsız, şahsi bakış açıları ve düşünceleri olmak demek. bakın twitter'a, aynı şeyin varyasyonlarını görebiliyorsunuz sadece. ben son 10 sene içinde, internette ve beşeri münasebet platformlarnda, fikirleri ile beni etkileyebilen 2 kişiye denk geldim sadece. (birisi ek$i sözlük'ten, birisi şahsen.)

    özetlemeye çalışayım. twitter'in naif, keyifli, geyik, boş kullanımı ile bir derdim yok. ama bu şekilde kullanılan bir yer değil orası. insanların sevimsiz taraflarını çeken ve amplify eden bir özelliği var. "güzel bir şey yazayım, zeki göstersin, bir sürü dikkat çeksin, beni yukarılara taşısın ama kısa olsun ki facebook'a yazmak zorunda kalmayayım, facebook'un paylaşım dinamikleri benim istediim yüksekliklere çıkmak için yeterli değil. hedefim için, twitter'da olmalıyım, twitter'da olmak için kısa olmalıyım" diye baştan pazarlık yapıyor, buna kafa patlatıyor, mesai harcıyor (bu mesaiyi muhtemelen sevdiklerine ayırabileceği zamandan kesiyor), yazdıktan sonra da düzenli aralıklarla kaç retivit aldığını kontrol ediyor... şunu çok iyi anladım, birgün biri ile hayatımı birleştirecek isem (umarım ama sanmıyorum) eğer, bu kişi, aktif bir twitter kullanıcısı olmayacak.

    twitter'ı sevmiyorum. sevmeyeceğim.

    ve maalesef, itiraf etmek zorundayım ki, bu olan bitenin aslında kabahatinin sıfıra yakın miktarı twitter'a ait. sorun insanlar, twitter sadece bir vesile. ama "insanlar" parmağımla işaret edip nefret edebilecğeim bir şey değil. ben de mecburen, siteye yönlendiriyorum. yapçak bişi yok.

    * bahsettiğim "değişebilme"nin, aslında değişebilmeden çok "esneyebilme" olduğunu ve bunun sınırları olduğunu hem benim hem sizin bildiğinizi varsayıyorum. yoksa tabi ki "sevdiğim kız banka soyguncusuydu, ben de onunla birlikte banka soymaya başladım" türünden bir değişmeyi kastetmiyorum ve savunmuyorum.
  • hala facebook'la karşılaştırılmasını aklım almıyor. takip ettiği mallar 'duş alıyorum' yazıyor diye siteyi kötülemek de bambaşka bir kafaymış.