şükela:  tümü | bugün
  • heidegger'in ne olmadığını anlamak açısından çok çok çok önemli metindir.
    her heidegger metni gibi, her cümlesi üzerinde uzun uzun "düşünme"yi gerektirir.
    her heidegger metni gibi çok sert ve çok sıkı bir metindir.
  • heidegger sorgulamasına, "eylemenin özünden" başlar. onun, "bir etkinin etkilemesi olarak bilinegel(diğini)" söyledikten sonra, "gerçekliği de sağladığı fayda ile ölçülür" der şikayet ederek. "oysa" der, "eylemenin özü yerine getirmektir." böylece daha başlangıçta, birkaç sayfa sonra insanı yaşar hâlde, doğa ile olan ilişkisi ile beraber, bir bağlam içinde kabul eden hümanizmleri -hristiyanlığınkini, sartre'ınkini ve marx'ınkini de- metafizik olmakla suçlayacak olan kendisi değilmiş gibi somutu, eyleme dayananı tasfiye eder; üstüne "fayda"yı anarak, neredeyse etiği de...

    akıl yürürtmeye devam eder: eylemenin özü yerine getirmekse, ancak ve ancak "olan" bir şey yerine getirilebiliyorsa, "olan her şeyden önce varlıktır" yani ist=das sein. ist ile özneleşen ve oluş hâlinde olan şeyin, seinlığı yani... burada yıllardır heidegger'den etkilenen ve ana dili türkçe olan pek çok aklıevvelin bu kavramlara nasıl kendilerinden emin bir şekilde türkçe felsefede işler kılmaya uğraşma cüretini gösterdiklerine şaşırabiliriz. evvela yukarıdaki ist ve sein yoluyla yapılan varlık tarifi, birkaç cümle sonra gelecek "düşünce, varlıkla öz arasındaki ilişkiyi kurmaz ve etkilemez" tezini sakatlar. çünkü kendisi yalnız bir dil ailesine mensup dilleri konuşanlarca tam olarak anlaşılabilecek iki unsurla bu yapıyı kurmuştur. (gerçeğin tokadı) almancadaki bin, bist, ist, sind, seid yardımcı filleri türkçede yokken; heidegger'in ist'i aşan kastı, türkçedeki "olmak" fiili ile ancak "açıklayıcı" bir gramer başlığı olarak eşleşebilir, doğrudan değil, yalnız "anlamca" en yakın kategori olarak. am, is, are'ın "to be" başlığını kolayca çevirmeye benzer bu, fakat gerçek şudur ki, türkçede oluşlar, belirtme eki kullanılmadan bile ifade edilebilir. soru şudur: türkçe konuşan biri bunu almanca sınırları içinde "anlasa" da anladığını, ana dili ile yaptığı felsefeye nasıl oturtur ya da daha acısı "neden" oturtmalı? artık yabancı dilde ortaya çıkmış bir kavramı çevirmekten fazlası ile karşı karşıyayız: çevirilirken kendi kendini yanlışlayarak anlamsızlaşan bir yapı ile... bir daha:

    "düşünme, varlığın insan özüyle olan bağını yerine getirir. bu ilişkiyi kurmaz ve etkilemez. düşünme, kendine varlık tarafından verilmiş bir şey olarak bu bağı (varlığın insan özüyle olan bağını) yalnızca varlığa sunmakla yetinir. dil, varlığın evidir."

    düşünce işini yok yere varoluştan soyutlarken, varlığı önceleyip dili de onun evi sayarken ulaştığı dil üstü anlam -ki bunu logosla ifade eder- iki farklı dilde, karşılıksız gramer yapıları ile dağılmıştır. ki değişmez sanılan insan özünün, varlıkla kurduğu ilişki, yalnızca bir yardımcı fiilin başka bir dildeki karşılıksızlığı ile değil, dilden dile değişen onlarca sözcükle de değişir. sonuçta: "(düşünce) bu ilişkiyi, kurmaz ve etkilemez" hükmü çöker ve heidegger'in düşünmenin özüne dönmek isterken kitap boyu içinde dönüp dolaşacağı kısır döngü; bizzat reddettiği bağlamların içine bir daha bir daha gömülüşü işte burada başlar. (dilin somutluğu ve yaşamla nasıl şekillendiği üzerine, etimoloji ve antropoloji başta olmak üzere sayısız bilim dalının konusu olan deliller varsa da heidegger'in sınırlarında kalıyoruz, şimdilik)

    bu arada, tam olarak tanımlanmayan ve nasıl sınıflandığı anlaşılamayan kavramlar, sanki doldurdukları üst başlığı aşan bir toplam gibi görünüyorlar. (düşünme, varlık, insan, insan özü; insanın insan özü ile olan bağı... marx, "bilinç, asla bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz" derken, burada heidegger'in, düşünce, varlık, varoluş vs. diye sınıfladığı "yapı"yı -evet, dasein kavramı ile bağlamı içinde anlamaya çalıştığı ve sorumluluklar yüklediği o "insan"ı- oluşturan unsurların, birbirleri ile olan kopmaz ilişkilerini açıklamıştı.) evvela heidegger'in "varoluş"un sorgulamasına girişmemesi, önüne katıp koşar adım ilerlemesi anlaşılmazdır. bu ön kabulle "varlık", tanımsız bir biçimde, kavramlar arasına katıldığı andan itibaren neredeyse "öz"ün yerine geçer, çünkü varoluşun öncesinde ve sonrasında, ezeli ve ebedi olan, metafizik bir anlamdan bahsediyor oluruz. (metafiziğe karşı savaşmak için onu ters çeviren niçe'yi eleştiren heidegger böylece az sonra gökteki yerinden indireceği essentia'nın* yerine de "varlık"ı koymuş olur.)

    eylemenin yalnız etkinin etkilemesi olmadığını söyleyen ve faydayla da ölçülemeyeceğini belirten düşünürümüz bu temelin üzerinde, düşüncenin, kuvveye çıkmasa da bir "eyleme" olduğu fikrini yükseltmeye çalışır: "düşünme bir etkide bulunduğunda ya da uygulamaya konduğunda eylem hâline gelmez o düşünürken eyler." daha başta eylemi faydadan sıyırmamış gibi -nerede kalmıştır eşyayı "özüne" kadar soyan o soğukkanlılık?- yüceliği anar heidegger: "bu eylem (düşünce) ayrıca en sade ve en yüce olandır da." antropoloji, tarih, dilbilim ortadayken şiir diline -çağdaş şiirden de bahsetmiyor elbet- gramerden "daha köklü bir özyapı" yükler: "düşünme sırf bir eyleme bağlanmak değildir, şiirle birlikte, dili, gramerden kurtarıp daha köklü bir özyapıya büründürür." (muhakkak bu özyapının, niçe'nin dionysos'ta, sembolist şairlerin göl kenarlarında arayıp da bulmaya yaklaşır gibi oldukları o özyapıyla bir kardeşliği olmalı.)

    nitekim heidegger tıpkı niçe'nin sokrat'a getirdiği eleştirilerini andıran (sokrat'ın mevcut yunan sanatını, estetiğini ve etiğini "iç güdüsel" olmakla eleştirip diyalektikle onu "yıktığına" ya da platon'la birlikte içine düştükleri, düşünce-eylem birliği hakkındaki sözde "yanılgılara" ilişkin eleştiriler...) fakat daha yüreksiz ithamlarla saldırır, aristo'dan beri "düşüncenin, eylem için olduğu; teorik bir iş olduğu" savından başlayarak... ona göre, aristo'dan beri düşünce "bilimsel bir iş" olarak görülmemekte, bu yüzden karşısına mantık dikilmektedir. düşünürler, ileride saydıkları bilime yetişebilmek için koşturup durmuş, düşünceyi de peşlerinde sürüklemişlerdir, mantık ve fizikle... bunu saptadıktan sonra sorar: "şimdi düşünmeyi yeniden onun ait olduğu yere getirme çabası 'irrasyonalizm' olarak adlandırılabilir mi?" (- evet, adlandırılabilir) rasyonalite üzerine -ya da rasyonal addedilecek diyelim -henüz hiçbir söylememiş ve ilerleyen sayfalarda isabetsiz bir dolu şey söyleyecek bir adam için ne iddialı bir soru. (niçe tan kızıllığı'nda "sokrates ve platon: "doğru bilgiyi doğru davranışın izlemesi gerekir." biçimindeki önyargıya, o büyük yanılgıya safça inanıyorlardı." derken muhakkak rasyonalizme bakışı itibariyle heidegger'e göre daha tutarlıydı.)* bu soruyla koşut olan bir soru daha sorar:"hümanizm sözcüğünün anlamını nasıl eski hâline iade edebiliriz?" (yani "düşünmeyi ve hümanizm sözcüğünün anlamını..." çünkü düşünme işi eski hâline getirilirse, yani insana ve dolayısıyla varlığa atfedilen tasarımlar ortadan kalkarsa, metafizik hümanizmler de ortadan kalkacaktır: "her hümanizm temelini ya bir metafiziğin içinde bulur ya da kendini metafiziğin temeli haline getirir. varlığın hakikati sorusunu sormaksızın, varolanın bir yorumunu bilerek veya bilmeyerek kabul eden, insanın özüne ilişkin her belirleme metafizik bir belirlemedir." (tüm eser boyunca heidegger bu "varlığın hakikati" sorusunu soracak ve varlığı, dünyada olana ilişkin belirlemelerle anlamlandırmaya çalışan yaklaşımları, özellikle de bilimin insan için yaptığı o belirlemeyi: düşünen hayvanı * metafizik olmakla suçlayacaktır.)

    bu soruyu sorduktan sonra heidegger, ellerindeki aletlerin yetersizliği ile "varlığın özü" hakında ipe sapa gelmez tahminler yapılan vakitleri "grekler o göz kamaştıran çağlarında -?- böyle başlıkları -mantık, etik, fizik- kullanmadan düşünüyorlardı" diyerek kutsar. (yıkıcı bir medeniyet yorumu; tarihi, ilerleyişi içinde bir bütün olarak anlayamamak; nihayetinde tüm bunların doğal ve çelişkili sonuçları: bireyci idealizm, romantizm* ve nazizm...)

    yetmez elbet; mantık, fizik ve etik düşmanlığına "düşünme kendi unsurundan (ait olduğu yerden) uzaklaştığı zaman sona erer" diyerek devam eder heidegger. -savda bir derinleşme*, gerekçelendirme yok...- etiğin durumu tartışmalı olmakla birlikte fizik başlığının düşünceyi varlığın kendisi ile doğrudan ilişkiye soktuğunu ve onu açıkladığını anlamazdan gelir. burada elbette heidegger'in reddedeceği yönden, önce maddeden bilince*, eylemle bilinçten maddeye doğru giden ve gün geçtikçe -hele bugün iyice- heidegger'in kavramlarını yürürlükten kaldıran bir ilişki vardır. heidegger, bilinç ile madde arasındaki ilişkiyi, bilinci merkeze alarak tersine çevirmeye çalışır... da denemez, çünkü özne-nesne diyalektiğine de karşıdır bir yandan, burayı açacağız. sanki düşünce işini tüm dış etmenlerden soyutlayarak beyne kapatmak ister gibidir, onun eylemsel sorumluluklarla tartılmasını reddeder: "düşünme, varlıktan olagelerek varlığa ait olduğu için varlığın düşünmesidir"

    özünü ortaya koyuşun peşinden; aristo sonrası fizik, etik, felsefe ya da teknik olarak gözüken eylemlere bağlanmış o yeni "düşünce"nin, şimdilerde tanınmaz olmuş görünüşleri sorgulanır: "fizyoloji ve fizyolojik kimyanın, insanı organizma olarak doğabilimsel yönden araştırabiliyor olması, insanın özünün bu 'organik' olanda yattığı anlamına gelmez." sanki epistemolojinin bahçesinde bir süre daha oynayacaktır heidegger: "ancak doğa, tam da insana gösterdiği ve teknikle ele geçirilen yanında kendi özünü gizliyor olabilir" ("teknikle ele geçirilen" diyerek gururumuzu okşaması yetmez, kesin cevaplar gerek, "gizliyor" mudur, yoksa "olabilir" midir?)

    buradan sonra heidegger yeni bir kavramla daha karşımıza çıkar ve varlığın meskeni olan dili bir kez daha taçlandırıp sarsılmaz cesareti ile existensia'nın actualitas*olarak anlamlandırılmasına karşı kılıcını çeker: varlığın bu genel yorumu, bir taş, bitki ya da hayvanın yanında insanı düşününce eksiktir, bu yüzden insan varoluşuna özgü bir kavram gerekir, bu da insanın; "die lichtung des seins" yani varlığın ışıması niteliğini karşılayacak olan: ek-sistenzdir. ek-sistenz, ek-siste hâldeki insan vs...

    püf, ne acıdır ki, kendisinin hâlihazırdaki tüm bağlamları reddederken örtük olarak nasihat ettiği epistemolojik şüphe, onun -tüm yanlışlarına rağmen- dili kullanırken ve savları gerekçelendirmeye çalışırken tekrar tekrar tasfiye etmeye çalıştığı bağlamlara dönmesini engelleyememiştir. heidegger'in üstündeki perdeleri bir bir kaldırarak güdüklüklerini ifşa ettiğini sandığı -existensia: varlık - essentia: düşünsel öz ikiliğinin yerine, varlık ve ek-sistenzi koyar aslında, o çok sevdiği tabirle "özünde" somutun, aşkınla olan ilişkisini sürdürür. (aşamadığı bu ikili varlık anlayışının; eşyanın ve insanın ardını henüz son birkaç yüz yıldır anlıyor olmamızla yakından alakası vardır. yukarıda "önce maddeden bilince sonra da değiştiren eylemle* bilinçten maddeye doğru giden" diye tanımladığımız insanla doğa arasındaki ilişkinin aracı, özellikle sanayileşme ile hız kazanan ve madde üzerindeki hakimiyetimizi gün gün artıran doğa bilimlerinden başkası değil. heidegger'in ve o zamana kadar ki tüm varlık felsefesinin yoksun olduğu araç tam olarak da buydu. fakat laboratuarda hayvan kopyaladığımız, doku ürettiğimiz, üç boyutlu yazıcıdan organ çıkardığımız, abiyogenezi tartıştığımız çağda bu kavramların hükmü kalmamıştır. ) üstüne canlılığa ilişkin kavramları da sorgulamadan kullanıp abuk kıyaslamalar yapmayı sürdürür, sadece ek-sistenz'in özgünlüğünü anlatmak için:

    "bitkiler ve hayvanlar hep kendi çevrelerinde yerleştikleri fakat hiçbir zaman varlığın ışımasına -ki "dünya" sadece budur- koyulmadıkları için, dilden yoksundurlar."

    evrimsel biyoloji, türleşme ve türlerin kendi aralarındaki iletişim, heidegger tarafından ancak; varlığın ışıması gibi bir kavramı sırtlayabilecek kadar özlü düşünce dilini* toprağa gömen bilimin, insanı düşünen hayvana indirgemiş uğraşlarından bir başkası olarak anlaşılabilirdi, muhtemelen. ona bilim de varlığın özünü anlamaktan uzak, birtakım tasarımlardır, hepi topu... yalnız türler arası iletişimin ilgisini çekebileceğini ve bu yüzden kendisinin konuşan goril koko ile nasyonal sosyalizm üzerine biraz sohbet etmesini, varlığın ışımasını yalnızca bir çift kromozom ile kaçırmış goril dostumuzun humanitas üzerine özlü fikirlerini duymasını çok isterdim. (üzgünüm, ciddiyetimi kaybediyorum)

    heidegger, dil üzerine fikirlerini ifade etmeye devam ettikçe; dil, onun düşüncesinde yalnız varlığın evi değil, açıkları suistimal edilmiş bir haklılık sığınağı olarak görünmeye başlar:

    "dil hiçbir zaman işaretler açısından düşünülemez*, hatta belki anlamlar açısından bile özüne uygun olarak düşünülemez. dil, varlığın kendisinin ışıyarak-gizleyerek ortaya çıkışıdır. (...) dil, geleneksel kullanımı en yüksek noktasına ulaş-tığında bizim kendisini ses yapısı(yazı karakteri), melodi, ritm ve anlamın(mana) birliği olarak anladığımız dil değildir. biz ses yapısını ve yazı karakterini dilin kelime hazinesi, melodi ve ritmi onun ruhu, anlamlı olanı da dilin tini olarak görüyoruz. bizler dili, alışılageldiği gibi, animal rationale olarak insanın, yani beden-ruh-tin birliği olarak tasarımlanan insanın özüne uymasından hareketle düşünüyoruz. ama homo animalis'in humanitas'ı nedeniyle ek-sistenz ve ek-sistenz nedeniyle de varlığın hakikatinin insanla olan bağı nasıl gizli kalıyorsa, dilin metafizik-hayvansal bir şekilde yorumlanması da onun varlık-tarihsel (varlığın tarihine ilişkin) özünü örter. buna uygun olarak dil, varlık tarafından olagetirilen ve onun kurduğu varlık evidir."

    peki bu örtülen özün, insanlığın çocukluğuna tutarsızca yakıştırılmış yüceliklerden* gayrı -gayrı diyoruz fakat gayrı'dan öncesi de ortada yok- bir tarihsel vesikası var mıdır? bir cümlenin doğru anlaşılması dahi önceden kurulmuş ya da cümle cümle edinilen, yeni bir ortaklığa bağlı iken ve bu anlamdaki ortaklaşmanın yapısal ögeleri; ses, melodi, ritmken tüm bunlardan öte olan "şey" nedir? bu sorunun cevabı heidegger'in, akılla kavranıp kullanılan dil ile işlediği en büyük günahta*, tezlerini yanlışlanamaz kılan şu cümlededir:

    "varlık bütünüyle transcendens'tir "* (işte tüm reddiyelerimizden böylece sıyrılmış olur. bu biçimde "en fazla" bir agnostikle aynı masaya oturabilir, tahmin edileceği gibi...)

    bu cümle ile giz açığa çıkmış olur. artık hölderlin'in ve niçe'nin yurtsuzluklarını, varlığın çobanı olan insanı, "düşme", "varlığın takdiri" vesair kavramları ciddiye almak zorlaşır. heidegger sonlara doğru yanlış anlaşılmaktan korkar. tanrı öldü'nün peşinden gitmenin ateizm olmadığını; değerleri sorgulamanın insanın en üstün değerlerini aşağılamak sayılamayacağını; mantık karşıtlığından yalnızca irrasyonalizmin anlaşılamayacağını ve hümanizm karşıtlığının mutlaka barbarca bir acımasızlıkla aynı kapıya çıkmayacağını savunur.

    şimdi, son birkaç önemli cümleyi, geridekilerle eşleştirerek üzerimize düşeni yapmalı ve varlığa ilişkin heidegger'in kendisinin de ne olduğunu kesinlikle bilmediği fakat somut olanın önüne çıkarıp durduğu o metafizik ve işe yaramaz belirlenimleri biraz daha eşelemeli. (derken düşünce, karşılıklı bir suçlamaya dönüşmeye başladı bile... bu yolu heidegger "metafizik" ithamını diğer yaklaşımlara yönelterek ne yazık ki kendisi açtı)

    neler gördük? evvela eyleme ve dolayısıyla bilgi üzerine, tepedeki alıntıların tamamlayıcısı olarak: "düşünmeyi hemen bilimsel bilme ve onun araştırmadaki etkinliği biçiminde tasarımlıyoruz. etkinliği ise praxis'in etkileyici ve başarılı sonuçlarına göre ölçüyoruz. oysa düşünmenin etkinliği ne teorik, ne pratik, ne de ikisinin bileşimidir."

    işte tam olarak metafizik, türkçesiyle fizik-ötesi budur. aşkın varlık anlayışının, kıymeti kendinden menkul anlamı bu cümlelerin iyi anlaşılmasında yatıyor; görünmez organı olan doğa ve o doğadaki canlı cansız tüm yapılar ile yalnız pratik faaliyetle -bu faaliyet, yazmak da olabilir- ilişki kurabilen insanın kolunu bacağını işlemez kılan "felsefe"nin kendisi burada! "düşünce"* sözcüğüyle heidegger'in marifetini başka bir kılıfa sokmasına aldanmamak gerekir. aşkın bir "gerçeği" -bu ister heidegger'in tasfiye ettiğini sandığı öz, ister yerine koyduğu ve aynı işlevi taşıyan varlık olsun- savunan tüm felsefecilerin ortak çelişkisi de apaçık gözüküyor: cümlelerini milyonları değiştirmek adına kuran bu sahtekarlar (heidegger de burada en azından bir başka pratik faaliyet olan hatta aşkın bir varlık anlayışının, somut yaklaşımları metafizikle suçlamak için en yanlış başlık olan insancılığı insan zihninde değiştirmeye uğraşıyor) bu somut işi büyük anlaşılmazlıkların ardına koyuyorlar. parantez içini okudunuz, açalım, insancılık en az iki insan gerektirir, yine bir özne ve bir nesne, bir insanca yaklaşan ve bir adet kendisine insanca yaklaşılan... bunlar salt düşlenen okuyucular da olabilir, fakat heidegger'in metni yoluyla onlarla kurmuş olduğu ilişki "gerçek"tir ve elbet heidegger'in tutarlılığı da umuma açtığı metinlerinin potansiyel bir okuyucusu -herhangi bir insan- karşısında yaptıkları ile ölçülecektir. çok açık ve acı bir örnek: "varlığın hakikatini düşünmek demek aynı zamanda homo humanusun humanitasını düşünmek demektir" diyen birinin nazi partisine tabi olması bir tutarsızlık örneğidir, burada "felsefe" diyerek aşağılayacak bir şey arıyorsak, bu yalnız ve yalnız insancılık karşıtı eyleminin sorumluluğundan kaçacak temeli çoktan hazırlamış düşünürün cümlelerinde bulunabilir.

    derinleşmeyi akılda tutalım demiştim, varlık üzerine neyi nasıl söylemek gerektiği konusunda üç ilke sayıyor heidegger giderayak: derinleşmenin tamlığı, söylemin titizliği, sözün
    tutumluluğu... oysa eseri boyu heidegger, derinleşme derken anlamı ötelere kaçırıp savlarını temellendirememekten ve bu savları yanlışlanamaz kılmak için onları bilinen tüm yaklaşımlardan sıyırmaktan -ve yine uydurduğu başka isimlerle onların içine düşmekten- başka bir şey yapmadı. söylemin titizliği, şayet dili, kalabalıklar nezdinde ortaklaşmasından korumak ise bunu da becerdi. fakat bu sefer de biraz sonraki öğütleri ile çelişti: "dünyanın bugünkü buhranında gerekli olan şudur: daha az felsefe ama düşünmeye daha fazla saygı; daha az edebiyat ama hecelemeye daha fazla ihtimam." oysa metni tamamı ile kurgudur, edebiyattır bir bakıma. (edebiyat olduğunun farkında olmayan edebiyat... sözün tutumluluğuna girmiyorum, eser tekrarlarla dolu.)

    birkaç gelecek tahmini ile bitiyor eser; düşüncenin, dilin ve felsefenin akıbetleri üzerine, her neyse. olup biten şudur: heidegger somut insancılığı, anlamsızca eylemden soyutladığı düşünceye kapatmaya çalıştı; bunun da yolunu bugün -kendi bugününde- pratik faaliyete şartlanmış, dünyadaki belirlenimlerle sınırlanmış insanın değil, varlığın düşüncesinde buldu. bu varlığın evi, dildi; o da elbet bugünkü dil değildi. düşünce felsefeye dönüşmeden, fizik, mantık ve etik ortaya çıkmadan evvelki dildi. peki nasıl değişmişti? sorgulamayla, merakla ve tüm bunları işleten üretim ilişkileri -nihayet üretim çılgınlığı- ile... "varlık-tarihsel" diye adlandırdığı bu yolculuğun, bizzat görmüş olduğu gerçek-tarihsel aslını sezdi fakat temelden tasfiye olmak üzere olan idealizmiyle; sartre'ı ve marx'ı, insanların fabrikadan ya da savaş meydanlarından bir türlü çekilemediği, aralıksız bir pratik eylem çağını ancak bu kadar yavaşlatabildi. (1939'da, heidegger'in eserine son noktayı koyduğu anda kalıyoruz. post yapısalcıların ve dolayısıyla kıta felsefesinin heidegger'e dönüşü, hortalayan modernizm eleştirileri apayrı konular.)