şükela:  tümü | bugün
  • edebiyat tarihimizde hala aşılamamış romandır. daha uzun süre de aşılması mümkün değildir.

    mithat cemal kuntay bu romanı yaklaşık 20 yılda yazmıştır. imparatorluğun son zamanlarının tüm acılarını, ızdıraplarını, ihanetlerini yaşamış ve görmüştür. yazar yetenekleriyle, bir hayat tecrübesini birleştirip bu dönem romanını meydana getirmiştir.

    bu eser edebiyatımızda bir mücevherdir.
  • oğlak yayınlarından çıkan basımını raşit çavaş'ın yayına hazırladığı "üç istanbul" romanı, mithat cemal kuntay'ın birçok hoş, üstelik de gülünç betimlemeleriyle doludur, yer yer yazar "edebiyat paralama"ya doğru kaysa da. tadımlık kimi örnekler :

    "hacı kâhya (...) uzun bacaklarının cephane devesi gibi diz çıkıntısı dolu adımlarıyla koridorlarda ağır ağır geziniyordu."
    "eski sivas valisi hulûsi paşa'nın (...) sevincinden gözbebekleri şakaklarında."
    "habibullah (...) bu konaktaki hürriyete çenesine kadar inen gözlerle, hayret ederken..."
    "ağzı bir kütüphane gibi çürük kitap kokan adamdan, hidayet iki saatte iki senelik bıkmıştı."
    "sahafın (...) iki eli karnında ve parmağındaki basur halkası göbeğinde; hakikaten bir şey bekliyordu."
    "avukat tevfik hoca koltukta adamakıllı uyumuştu; gür seslerle horluyor, burnunda kıyametler kopuyordu."
    "(maliye nazırı'nın) karısı, bütün yüzünü uzun bir burun haline koyan yekpare bir çizgi içinde somurtuyor..."
    "adnan, ağzında barsakları görünen büyük bir delikle esnedi."
    "(moiz'in) yüzüne çok yakından bakmak, bunun için de çok eğilmek lazımdı."
    "boğaziçi vapuru kalkmak üzereydi: bacası eriyip uçuyor gibi halka halka bir duman uzanıyordu."
    "moiz (...) odanın alaca karanlığını profilinin keskin çizgisiyle yardı."
    "(macide'nin) gözlerinden uzanan iki çizgi, yüzündeki pudrayı ağzının iki köşesine topladı."
  • muharrir adnan bey'in roman içinde roman olan eseri yıkılan vatan yer yer lisan ve üslup itibariyle romanın kendisini yani üç istanbul'u bastırır. bilhassa romanın* başında yer alan "yıkılan vatan" pasajının doksanüç harbi muhacirleri ile ilgili olan kısmı yürek parçalar:

    "... anadolu ve rumeli ufkun iki ucunda yanan iki ahşap konak gibiydi... doksanüç harbinde muhacirin, edirne'de gömleği, ayastefanos'ta eti, istabul'da derisi yoktu".
  • kelime hazinenize birçok kelime kazandıracak olan mithat cemal kuntay kitabı.

    - "süheyla gururundan mahrum olan kızdı. kadını yüzünden evvel güzel yapan gururdan... dünyada erkek namusundan daha güzel bir şey vardı: kadın gururu".
  • okumak için erteleyip durduğum romanlardan biriydi, oldukça uzun olmasına rağmen sıkılmadan, keyifle okudum sonunda. entryi yazmadan önce ekşiciler kitap hakkında ne demişler diye biraz bakayım dedim fakat pek rağbet gören bir kitap olmamış maalesef. çoğunluk adnan'ın bitmek tükenmek bilmeyen aşk maceraları temalı bir kitap olduğunu söylemiş. bana kalırsa bu kitaba salt adnan'ın aşk maceraları penceresinden bakmak yazara ve eserine haksızlık etmek olur. gören gözler için iyi bir dönem kitabı üç istanbul. mithat cemal kuntay'ın enfes tespitleri var ve dikkatli okuduğunuzda aslında satır aralarında birçok şey söylemek istediğini anlıyorsunuz:

    "tevfik hoca zengin olunca sarığını attı. fakat sarık kafalaşır, cübbe derileşir, insandan çıkmaz. tevfik hoca'nın da fesi 'ben sarıktım!', ceketi 'ben cübbeydim!' diye haykırıyordu. sofa yoktur ki kılığını değiştirdikten sonra da, hattâ, ensesinden belli olmasın."

    bu satırları modernleşmenin batı dışı toplumlarda kendiliğin parçalanması şeklinde bir seyir izlediğini düşünerek okuduğunuzda kitap daha bir anlamlı hale geliyor zihninizde. 19. yüzyıl türk pozitivizminin yapısını, arada kalmışlığı, modernleşmenin sancılarını ve yaşanılan travmayı görebiliyorsunuz bu kitapta. bu açıdan çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. elbette romanlar tarihe kaynaklık edecek eserler değiller fakat dönem hakkında bir kanaatin oluşması bakımından da oldukça önemliler. üç istanbul'un bu misyonu fazlasıyla taşıdığını söyleyebilirim.

    bununla birlikte, aslında kitap ismiyle pek müsemma değil bana kalırsa. yani sanıldığı gibi istibdâd, meşrûtiyet ve mütareke-işgal dönemleri ayrı ayrı anlatılmıyor. istanbul kitabın hiçbir yerinde özne olmuyor. evet kitapta yer yer istanbul cemiyet hayatını görmek yahut bazı semtlerin özelliklerini gözlemlemek mümkün fakat özerk bir istanbul çıkmıyor kitaptan. kitabın öznesi adnan. başından sonuna kadar adnan'ın hayatındaki değişimleri okuyoruz. adnan vasıtası ile ittihat-terakki'nin içine giriyor, yahut sodom ve gomore'de tasvir edilen günahkar istanbul'un içine giriyoruz. istanbul'un adeta adnan'ın hayatında araçsallaştığını görüyoruz bana kalırsa. bu önemli mi diye soracak olursanız, elbette değil. fakat kitabın ismine bakıp yanlış bir değerlendirme yapmaktan kaçınmak gerekiyor. bu arada yan karakterleri de unutmamak gerek, yer yer adnan kadar onların da iç dünyasını ve dış dünyaya nasıl baktığını görmek okuyucuyu mutlu ediyor.

    romanın konusuna ve adnan'ın kırdığı cevizlere değinmek istemiyorum, bunun yerine adnan'ın gözünden evliliğe ve çoğu evli çifte dair değerlendirmesini iliştiriyorum, epey haklı çünkü:

    "adnan, yeni evlenmiş bir karı koca tanırdı: ikisi de gençtiler, güzeldiler, zengindiler, malumatlıydılar, sıhhatliydiler, zekiydiler. bir gün adnan bu kocaya "ikiniz de kim bilir ne kadar bahtiyarsınız" demişti.

    koca mırıldanmıştı: "ikimiz de terbiyeliyiz."

    adnan şimdi bu lafı hatırlıyor, "acaba karı koca saadetlerinin yüzde kaçı bir terbiye meselesi, başkalarına karşı bir mesut görünmek meselesi, bir belli etmemek meselesi değildir" diyordu."

    son olarak kuntay'ın "devrim kendi evlâtlarını yer" deyimini adeta uyarlayarak, "bu lafıma iyi dikkat et: inkılap yaptınız diye bugün boynunuza sarılanlar yarın boğazınızı sıkacaklar" şeklinde dağıstanlı hoca'nın ağzından söyletmesi gülümsetmiştir. devrim** kendi evlatlarını yemiştir, adnan dahil.
  • genel itibariyle "dönem romanı" şeklinde adlandırılan janrın epey başarılı bir numunesidir bu roman. gerçi efendim, zorlanırsa hangi roman bu sınıfa sokulabilmez ki? sadece ve sadece tek bir günde, 1904 yılı 16 haziranı'nda geçen ulysses bile bir dönem romanı değil midir mesela? neyse, mevzuu bu değil zaten... asıl değinmek, işaret etmek istediğim noktaya geçmeden önce, bu romanı eşzamanlı ya da ardışık okumalarla beslemenin faydalı olacağını da belirtmek isterim. mesela sultan hamid düşerken'le, mesela refik halid karay'larla...

    gelelim romanda dikkat çekmek istediğim hususa... romanın sonlarına doğru süheyla'nın bilinçdışı, bir rüyada tıkır tıkır çalışmaya başlar. kocası adnan bey hastalığının ağır dönemine girmiştir ve süheyla, doğmasını bekledikleri salim'e gebedir. bir yorgunluğun peşi sıra uzanan süheyla'nın yarı kâbus rüyasını izleriz. türk romanında eşine az rastlanır bir cesaretin tezahürüdür bu bölüm. zira bâriz bir anne-oğul ensest ilişkisi, bütün bir korku ve suçluluk hâlesiyle karşımızdadır:

    "adnan'ın cenazesi beş dakikada kalktı. ikinci beş dakikada süheyla'nın bir erkek çocuğu oldu: salim! üçüncü beş dakikada salim yirmi yaşındaydı. takvimin yirmi senesi hayatın birkaç dakikasıydı. salim her gün biraz büyüdükçe biraz daha babasına benzeyerek, dördüncü beş dakikada yirmi beş yaşına geldi. ne kadar güzeldi. süheyla oğlunu öptü. fakat öptüğü erkek birden bire o kadar adnan'dı ki dudaklarını emmeye başladı. birdenbire utandı. ürperdi. fakat salim, yirmi beş yıl evvel süheyla'ya ders veren adnan kadar güzeldi. iki eliyle oğlunu göğsünden itiyordu; dudakları yine bir türlü salim'in dudaklarından kopmuyordu. içinden kendi kendine, 'ne yapıyorsun? canavar mı oldun süheyla?' diyor, sonra kendi kendine cevap veriyordu: neden canavar olacaktı? yirmi beş sene evvelki kocasını öpüyordu."

    rüya bu... fakat devamı ve kuntay'ın, rüyanın sebebi hikmetini bağladığı yer ve 'şey' çok mânidar. devam edip bitirelim:

    "süheyla birdenbire uyandı; şezlongdan yarı vücuduyla kalktı. odaya adnan giriyordu.

    'bu ne bitmez öğle uykusu süheyla? akşam oldu iki gözüm.'

    süheyla şezlongdan kalkarken kucağından bir kitap düştü. adnan yerden aldı, karısına verirken kitaba baktı:

    'ooo... freud'u okuyordun demek?'"
  • "sizin acınacak hale geldiğiniz günü bekleyeceğim ve o gün ben merhamet ederek size evlenelim diyeceğim."

    *
  • mithat cemal kuntay'ın tek roman özelliğini taşıyan bir dönem romanıdır.
    20 yıla yakın bir emeğin ürünüdür.
    özellikle abdulhamit, meşrutiyet ve mütareke dönemlerini ve o dönemin sosyal hayatını, çalkantılarını, dönüşümlerini yani genel anlamda bi panoramasının önümüze serildiği nadide eser.
  • bir mithat cemal kuntay romanı
  • oğlak yayınları'ndan çıkmış 577 sayfalık roman. kitabın ilk baskısı 1938'de suhulet kitabevi-semih lütfü yayınlarından çıkmıştır. karakterler ilginç olsa da benim bir türlü sevemediğim bir romandır. ama şöyle de enterasan bir cümle vardır bu romanda, altını çizmişim, aktarayım:

    "şark odasının kapısı açıldı; gözünde tek gözlük, yakasında çiçek, genç ve buruşuk derisiyle tövbekar bir orospuya benzeyen bir adam girdi: süleyman".

    çok tuhaf gelir bana bu benzetme. daha önce yazılmış bir türk romanında bir erkeğin bir orospuya benzetildiğini görmedim, varsa böyle örnekler görmek isterim.

    fethi naci, "yüz yılın 100 romanında" (adam yayınları) romanla ilgili olarak şu tespitleri yapıyor :

    "üç istabul için kısaca osmanlı imparatorluğunun yıkılışının romandır diyebiliriz." (s. 72)

    "adnan sınıf değiştirmek isteyen tipik bir osmanlı-türk aydınıdır." (s. 75)

    "üç istanbul'da o pek ilkel tesadüfler, durmadan veremden ölmeler, kaldırılan cenazeler, gereksiz ayrıntılar, süslü ifadeler, vecize ve paradoks çabaları romanın güçsüz yanları. ama bunlara rağmen üç ayrı dönemin toplum gerçekliğini yaratması, adnan'la belkıs gibi unutulmaz iki roman kişisi yaratması bakımından mithat cemal'in bu romanı bugün de ilgiyle okunmaktadır." (s. 78)
hesabın var mı? giriş yap