şükela:  tümü | bugün
  • son zamanlarda ekranlarda karşımıza çıkan yeşilay destekli; nargilenin zararlarını anlatan faydalı bir çalışma.
  • tek kötü ve zevkle yaptığım alışkanlığım nargile adamlar ondan da ettiler edecekler az kaldı. izledikçe sanki önceden içtiğim nargileler ciğerimi deliyor gibi geliyor. nasıl sinir oldum ya, anlatamam, seviyorum be işte ne bozuyorsunuz aramızı
  • şöyle bir sitesi vardır.

    http://www.nargilegercekleri.com/
  • son derece faydali bir reklam kampanyası olmustur sahsim adina. ozellikle dondurmanizi baskasiyla paylasir miydiniz sorusu zihnimi kurcalamis ve neticesinde kendime özel marpuc takımı almamla sonuçlanmıştir. simdi kafam rahat. tesekkurler yeşilay.
  • kemal varol'un 8 ocak'ta çıkacak romanının adı. radikal kitap'ta romandan ufak bir bölüm yayımlamışlar: tık tık
  • kemal varolun türkçe edebiyata ağıtçı kadın karakterini hediye ettiği romanı.

    (spoiler içerir)

    "kime ne söylesem canım efendim!
    hasanım ali, hüseyinim ali, hevesim ali!
    kalbini unutan insan , neyi unutmaz ki!"

    kemal varol bence dünyanın en iyi insanlarından biri. kesin öyledir yani. tanımıyorum şahsen ama tanısam duygum azalmayacak, hatta sadece 'eksik söylemişim' diyeceğim belki. insan ona yoğurt verse para almaya kıyamaz, sevse terk etmeye kıyamaz, okusa eleştirmeye kıyamaz falan :) (editörü levent cantek'e de böyle mi oldu acaba)

    ucunda ölüm var yazarın okuduğum ikinci kitabı. haw için 'edebiyat yapmamış, ah ne güzel dedirten cümleleri yok' demiştim mesela. ucunda ölüm var'da ise ağıtçı kadın'ın heves ali'ye seslendiği bölümler hakkaten şahaneydi.. şiir gibiydi. hatta hangi şiir gibiydi biliyo musun okurcum, yılmaz odabaşı'nın feride'si gibiydi..

    kitabın anlatıcıları içinde en sevdiğim de ağıtçı kadın oldu zaten. dövmeleri, hele hele elbisesi.. o her cenazede bir artan söküğü, kemer niyetine kullanılan çakal - kurt kuyruğu, ölü elbiselerinden koparılıp eklenmiş kumaş parçalarıyla ağıtçı kadın'ın elbisesi okuduğum en başarılı ve en özgün kıyafet tasviri olabilir.. hani oscar'da kostüm tasarımı bir ödül dalı ya, edebiyatta da bu yapılsa, gelsin goncourt, gitsin medicis yani o derece :)

    gerçekten yakardı kadın. hasretine acısına gerçekten ikna etti beni. arayışındaki başıbozuklukla da sevdiğim bir karakter oldu gerçi, değinmesem olmaz.

    hani elinde bir adresle yola düşüyo ya başlarda, o kağıt anında heba oluyo. buna izin veriyo yani kadın. terden, kağıdı sıkmaktan falan diyo yazar ama elindeki tek şey, sahip olduğu tek şey o. bu beceriksizce bi şeydi ya, kağıdı heba edip adresi kaybetmek yani, çok güzel geldi bana. tutku gücünü biraz da ataletten alır çünkü. insan kendini sağaltacak adımları atamaz bazen bi türlü. kadının gittiği her şehirde kaybolması, sürekli amacından sapıyo gibi görünmesi, habire dikkatinin dağılması, sahip olduğu tek bilgiyi yitirmesi falan hep tutarlı unsurlardı ve doğal olarak kadın gerçekten arıyo mu dedirtti. bunu sahiden sevdim.

    ağıtçı kadın'ın aktarıldığı bölümlerdeki dil ve zamanın kitabın kalanından bağımsız oluşunu da ayrıca sevdim. diğer anlatıcılardan öğreniyoruz mesela doksanlar / doksanların sonunda olduğumuzu. ağıtçı kadın'da böyle bir mevhum yok. yine diğer anlatıcılar ölülerini onlarla olan anıları üzerinden anlatıyorlar. oysa ağıtçı kadın dağlarla, ayakkabılarla, çiçeklerle, baharlarla ve o güzel türküyle anıyor heves ali'yi. ne dediler birbirlerine, ne oldu ne bitti falan, olay düzleminde okumuyoruz yani, anı falan yok. ağıtçı kadın'ın algısında, sirayet ettiği doğanın kucağında, artık dönüştüğü masalda, o masalsı dilini okuyoruz aşkın. bu fikir olarak da çok güzel, uygulanışı da o derece başarılı. diyorum ya, yoğurt satsam alamam parasını :)

    ama diğer anlatıcılara gelince bükülüyo işte insanın beli. yok kalbi kırık kabadayı, yok nazik yarbayın aşık karısı, resim öğretmenine kızıp giden tübitak ödüllü çocuk falan..

    diyorum ya kesin iyi biridir kemal varol. iyi niyetinden olmuştur bunlar. ama yapma cancağızım, herkesi anlatma, herkese hak verme, herkeste sevilesi bi yan bulma, herkese acı bi hikaye kondurma sorumluluğun mu var. çok eğreti durmuyor mu yan yana gelince, ermeni, asker, alevi, gerilla, ülkücü kelimeleri. yani kelime olarak da sıralasan, ete kemiğe büründürmesen bile eğreti. bir gün bir türk bir fransız bir ingiliz.. herkes iyi bi de.. her şehir güzel.. malatya övgüleri hele abooovvv

    insan böyle bi ülkede bi yazar olarak yaşayınca kim bilir sırtında ne yükler hissediyordur. her gözü üzerinde hissediyor, her acının ağıtçısı olmak istiyor, kalbi herkesin her şeyiyle buruluyordur muhtemelen.. hele diyarbakır'da yaşıyorsa bu yazar, evinin altında da bir taziye evi varsa, şehrinde ülkesinde olan biteni gözü görüyor, kulağı duyuyor, dudaklarını su içmekten çok küfre aralıyorsa, mutlu aşk hikayeleri yazacak hali de kalmıyordur kuşkusuz. ama işte mutlu aşk hikayeleriyle mahzun kırmızıgül filmleri arasında da yerler var. çocuğu dağa göndereceksen gönder. tübitak ödülü almasa nolur. yarbayın karısını anlamasak nolur ya da. ayol o da eksik kalıversin. hem canilik insanın başka hücrelerine sirayet etmez mi sahiden. sahiden hiçbir yerinden pırtlamaz mı insanın. mafya babaları kedi sever evet. ama bu mafya babalarının yumuşak kalbinden değil kedinin karşı konulmazlığındandır. şu yatışa bak te allam :)

    bazı kelime seçimlerine de laf edeyim de adam hepten benden soğusun :) plastik terlik demişti mesela, meslek hayatı ya da.. keşke olmasaydı, değişseydi bunlar. bi de gereksiz bulduğum tekrarlar vardı ama yayın evindekilere kızacağım buralarda artık. hep adamcağıza yükleneceksek o baskı öncesi okumalar nüçün yapılıyo di mi.

    ay neyse. çok sevdim kitabı ben. ha bu arada, bir ay doğar ilk akşamdan sahiden arguvan türküsüymüş! ahaha, yok, hasan durak - ihsan öztürk :)) hürmetler kendilerine de :)
  • "bana onun hikayesini anlat oğlum, ağıdını yakacağım" der ağıtçı kadın.

    kendine ait, yalnızca kendisinin anlatabileceği bir konusu olan romanları ve filmleri hep çok sevmişimdir. yamalarla dolu kara elbiseli ağıtçı kadının hikayesi de böyle. kemal varol öyle bir naiflik ve saflıkla bizi onunla tanıştırıyor ki, ağıtçı kadının kısa süren yolculuğundaki tüm şaşkınlıklarına, davranışlarına, tepkilerine ve inadına şaşıramıyoruz.
    roman bir umudu tüketirken, farklı farklı diyarlardan farklı farklı öyküler anlatmaya devam ediyor.
    bunlar da hep aynı konuyu irdeleyen hikayeler: bir acıyı taşımak.
    bir acı, soğur taşlaşır ve dibe çökerse ne olur?

    romanın sonu da ayrı güzel. kadın neden 50 koca yıl sonra bu yolculuğa çıkıyor, anlıyorsun!
    ayrıca, yer değiştiren mezarın hikayesi de enfestir.
  • kitapta "malatyalı abdo" da vardır.
  • kemal varolun okuduğum ilk kitabı. ağıtçı kadın heves ali'yi ararken farklı farklı şehirlerde ölülerin hikayesini dinleyip ağıt yakıyor. kurgu oldukça başarılı.
  • şehir şehir gezip ağıt yakan kadın hiçbirimizin yabancı olmadığı acılara ağıt yakmış, memleketin acılarına. kavuşamayanların, toplumsal kesimlerin çatışmaları sonucu doğan trajikomik olaylara maruz kalanların, kimine göre kahraman kimine göre katil olanların, tutunamayanların öykülerini ustaca anlatmış kemal varol. altı çizilecek bir sürü cümle ihtiva ediyor ama benim özellikle aklımda kalan şu cümle oldu:

    "kalbini unutan insan, neyi unutmaz ki!"