şükela:  tümü | bugün
  • insanlıgın en eski sorunlarından biri. gün olmus ulasamamıs, ac kalmıs, ayazda kalmıs, telef olmus bu yüzden, sorun etmis bunu. gün olmus cok ulasmıs, herkes ulasmıs, ortalık karısmıs, yine sorun olmus.
    (bkz: iletisim)
  • istanbul adı verilen rezillik dahilinde yaşıyorsanız (türkiye'de bulunup da düzgün bir hayat standardı elde edeceğiniz 3 şehirden bir tanesi bu maalesef) ulaşım imkansızlık derecesinde zordur. zira herkes bir şekilde istanbul'da yaşamakta gibidir ve sokaklarda ulaşım faaliyetini gerçekleştirmeye çalışan haddinden fazla (!) insan bulunmaktadır.

    ulaşım kavramını geniş bir örnekle izah etmeye çalışalım:

    suadiye'deki evinden sultanahmet'teki iş yerine gitmek isteyen ve bu arada kadıköy hasanpaşa adliyesine uğramak zorunda olan bir insan evladı için birkaç alternatif vardır.

    a) otobüse binmek : ziyadesi ile zordur zira hem çok nadir geçer hem de ulaşımda haddindan fazla(!) insan bulunduğu için gelen otobüsler tıkış tıkıştır. takım elbise evrak çantası kombinasyonu ile kılığınızı bozmadan, kan ter içinde kalmadan gideceğiniz yere varmanız gerektiğine göre otobüs son tercih olmalıdır.

    b) dolmuş : bağdat caddesinden sık sık geçmektedir. ne var ki ulaşımda haddinden fazla(!) insan bulunduğundan bunlar arasında da yer bulmak zordur. sınırlı sayıda yolcu alırlar ve hep doludurlar. memleketimizde nizami dolmuş durakları da kıt miktarda olduğundan bağdat caddesi boyunca medeni insanlar kendi dolmuş kuyruklarını yaratmakta, dolmuşlar da bu kuyrukların önünden yolcu almaya gayret etmektedirler. ancak sadece bu kuyruklardan yolcu alma gibi bir mecburiyetleri yoktur. dolayısıyla bazı sopalık uyanıklar kuyruğa girmek yerine biraz yürüyerek dolmuş kuyrukta bekleyenlere ulaşmadan dolmuşu durdurup yer kapabilmektedir. neticede hem kuyrukta bekleme stresi hem de kuyrukta boşuna bekliyormuş hissi yaşadığınız için dolmuş da ikincil tercihtir.

    c) özel araç : işte en mantıklı gibi görünen tercih. hem hırpalanmaz hem de köprü trafiğine asgari miktarda bulaştığınız için (vehamete bakın ki suadiye'den kadıköy'e giden bir araç dahi köprüden etkileniyor) vaktinde gidceğiniz yere varırsınız.

    - tabi arabanızla gittiğiniz yere varırsınız. varırsınız da işte o iş de orda patlar. gideceğiniz yer olan hasanpaşa adliyesine vardınız. çok güzel e duruşmaya da 20 dakika var o da fevkalade. peki arabayı nereye koyacagiz ? park yeri var mı ? olması mümkün mü? tabi olarak yok! hay allah iyiliğinizi versin. hem okan universitesi hem kadıköy c adliyenin bulunduğu bir yerde laz müteahhitlerin işgali altında, her türlü proje sahtekarlığı ile otoparka ayrılan alanların bir fazla daire olarak değerlendirildiği apartmanların bulunduğu bir şehirde, otoyu park edecek yer olur mu allah aşkına? yok tabi. ne yapmak lazım? arabanızı sansar otoparkçıların arsadan bozduğu park yerine sokmak, hem anahtarı verip aklınızı arabayı ne şekillerde park edeceklerine yormak hem de yarım saat için 5 ytl domalmak gerekir.

    - bu badireyi de atlattınız arabanızı sağ salim aldınız. 3 dolmuş parası kadar park parası verdiniz ama olsun. ulaşım bitmedi tabi. şimdi arabanızla kadıköy iskelesi bölgesine ulaşmanız lazım. zira hasanpaşa'dan iskeleye yürünmez. arabamıza bindik saat 09.30. e bugün salı olduğuna göre demek ki şişman türk hanımlarının patatesi 10 kuruş ucuza alması için koca bir kentin anadolu yakasını felç eden salı pazarı'nı kurmuşlardır. peki o halde devam... 10.00 vapurunu kaçırdınız zira kadıköy süreyya sinemasının arkasındaki sokaklara ancak 09.50 de ulaşabildiniz. şimdi 10.15 vapurunu kovalıyoruz. arabayı parketsek yürüyerek yetişilir. ama unutmayın. park yeri diye birşey yok ki... şimdi arabamızı yaklaşık 7 saat boyunca almayacağımıza göre arabayı otoparka bırakmak bize en az 20-25 ytl civarında saplanması demek. yani sokağa parkedilecek başka yolu yok...

    - jean : ulan şurda bir boşluk var dur bi bakayım(mahalle bakkalının önü). aha vallaha da var dur gireyim..
    - bakkal : (tık tık) (cama vuran parmak sesi) birader birazdan mal kamyonu gelecek bi zahmet hadi..
    - jean : kardeşim allahın kaldırımına sen mi sahip çıktın?
    - bakkal : ulan uzatma hadi naş..
    - jean : (hışımla arabadan iner ve bakkalın gırtlağından yakalar) ulan başıma eşkıya mı kesildin it..
    - bakkal : (sağ yumruğunu havaya kaldırarak) hülaeaeayaeeeeeeyn
    - jean : (sağ eliyle tutmakta olduğu bakkalın gırtlağını daha da sıkarak sol eliyle bakkalın havadaki elini yakalar ve bakkalı dükkanına doğru savurur) ulan katil edicen beni allahsız +%#$&%&
    - çevreden yetişenler: aman etmeyin, hadi kardeşim sen de bin arabana hadi hadi....

    arabanıza biner ve hışımla mekandan ayrılırsınız. arkanızdan bakkalın küfürleri duyulur. bundan sonra zaten 10.15 de kaçtığına göre size kalan bir sonraki vapur. yer aramaya devam...

    - jean : allahıma yer buldum. (hayır orası apartman otoparkı için giriş.)
    - jean : ulan şurda yer var. ( hayır orası demirci dükkanının önü, adam kapıya demir parçaları ve plastik kova yığmış..)
    - jean : amanın yer... (hayır oraya bir beton parçasına saplanmış demir çubuk koymuş ve park engelli yapmışlar)

    eni konu kasıla kasıla bir park yeri buldunuz. saat 9.30 da hasanpaşa'dan çıktınız ve 10.30 vapurunu yakalamanız şüpheli. bulduğunuz park yeri moda burnu yakınlarında ve vapura ulaşmak icin 15 dakikanız var. şimdi moda tramvayı zaten nostaljik bişey. ufacık alet ne zaman gelir durağı neresi kalabalık mıdır? bir fikriniz yok. o zaman haydi moda kadıköy dolmuşları. aman allah bu ne sıra. delirmiş millet. mahkumuz yürüyeceğiz. yarı yürür yarı koşar halde kadıköy iskelesine geldiniz ve iskeleden ayrılmakta olan gemiye bir bakış attınız. geçmiş olsun, buyrun 10.45'e...

    10.45 vapuru da diğer tümü gibi bir itiş kakış bir harala gürele. güç bela bir yere sıkıştınız. yanınıza oturan dallama, geçen orta yaşlı, koca kıçlı teyzeye şirinlik yapmak için 2 kişi zor girdiğiniz koltuğa onu da sıkıştırdı.

    oturduğunuz vapur bankı her türlü ergonomi düşmanı ve insan sağlığına zarar bir facia. ne kıçınızı ne belinizi kavramıyor. yerden ziyadesiyle yüksek, bu yüzden dizleriniz aşağıya bükülüyor. sırtınız ağrıyor. saat 11.00 oldu hala ofise gidemediniz.

    vapur sarayburnu'nu geçti. şöyle bir hareketlendiniz ki kalabalığa kalmadan önce iniverin . vapurun çıkış noktasına geldiğinizde tek çakalın siz olmadığını anladınız. insanlar çıkışa yığılmış bile. vapur ufak ufak iskeleye değdi. birkaç cengaver yaklaşık yarım metrelik mesafeden iskeleye atlayıp kalabalıktan kurtuldular. onlardan biri olmak için neler verilmez ki... vapur iyice iskeleye yanaştı. şimdi vapurun gövdesi ile iskele arasında 1 santim bile yok. oysa ki bir takım öldürülesi insanlar koca koca çıkış boşluklarına rağmen illa ki uzatılan daracık tahta iskeleden geçmeye çalışmakta, bir yandan da bir tanıdıklarının uzaktan bir akrabasının nasıl da vapur ile iskele arasındaki boşluğa düşüp sıkıştığına dair hikayeyi 2 milyonuncu defa anlatmakta / duymaktalar. neyse kalabalıkla birlikte vapurdan indiniz. şimdi tramvayla sultanahmet'e çıkılacak. ama neyi unuttuk. bu şehirde haddinden fazla(!) insan yaşıyor. tramvay tabi ki tıklım tıklım. o sabah binmekten kaçındığımız otobüs var ya.. ondan bin beter. neyse sıkıştık bir kenarından, hem iki durak gideceğiz nasılsa.

    tramvaydan perişan vaziyette indik. havasızlık ve kokudan midemiz ağızda. evrak çantasını tutan elin parmakları sıkılmaktan beyazlamış halde.

    ofise girdik. diğer iki avukat da henüz gelmemiş. bir ses var, ayakların altında bir şıpırtı. su sesi gibi....

    binanın su borusu patlamış. sizin ofisin yarısı sular altında. hadi ceketi ve ayakkabıları çıkartıp yerleri silmeye, bir yandan da yardım için han görevlisinin adını haykırmaya başlayın. bu gün çok güzel olacak.
  • akışkanlara özgü bir ısı aktarım mekanizması olup, maddenin yığın hareketi sonucunda içerdiği enerjiyi (duyulan ısısını) başka bir yere taşıması şeklinde tanımlanabilir.
  • istanbul'dakinin aşırı pahalı olduğunu düşünüyorum. bir öğrenci olarak sadece okula gidip eve dönmek 4 lira tutuyor. ki öğrenci olmayan biri için aynı yol neredeyse iki katına geliyor. bunu bir insan her gün yaparsa sadece yol parasından batması lazım. aylık akbil alsa adam onun da limitini düşürdüler yetmiyor..

    hayır bir de deniz otobüsüne biniyor filan olsam hakkaten içim yanmayacak, dolmuşa filan da binmiyorsun bildiğin en boktanından otobüsler.. kaliteli yolculuk, biz insan taşıyoruz filan yalan. nereye insan taşıyorsun, her gün ya camdan kapıdan fırlama tehlikesi, ya elalemle akraba olma tehlikesi içinde gidiyorum o kadar yolu..
    haydi bunlara alıştım da o 4 lira çok koyuyor ya bana. bende mi gariplik var acaba, çok para değil mi bu, bir de birkaç aya öğrenci de olmayacağım. ben veremem ya her gün 6-7 lira yola. ne yapmalı bilmiyorum ki, zaten bunlardan dolayı göçebe hayata döndüm okul nereye yakınsa hop oraya taşın, iş nereye yakınsa oraya git.. ama yakında ailemi ziyaret edemez hale geleceğim.

    sonuçta bir önerim çözümüm filan da yok bu tamamen bir şikayet entrysidir. yazık lan bize.
  • türkiye açısından işkencenin öteki adı. misal; gün içinde herhangi bir saatte kızılay'a şehrin* herhangi bir noktasından gitmeye kalkarsınız ve o tıklımtıkış, o bir türlü gelmek bilmeyen, o şöförü melih gökçek'in kadrolu militanı olan, o araçların kapasite sınırlarını zorlayarak yeni guiness rekorlarının denendiği, o ağzına sıçtığımın otobüsleri ve dolmuşlarında yaşadığınız çarpıntıların kısa vadede sizi kalp hastası yapması işten değildir. tabi bu yalnızca küçük, ankara ölçeğinde, olağan bir örnekti.

    son olarak ise:

    (bkz: ibb'nin akbil vurgunu)
  • sağlık ve eğitim ile beraber kamu hizmeti haline getirilmesi gereken kurumdur. devletin asli görevlerini es geçip işi gündelik siyasete bağlayınca bunları unutuyoruz. vergi sistemi en başta neden vardı?
  • ulaş isimli sevgiliye kız arkadaşının hitap şekli.
  • (bkz: indim vardım)