şükela:  tümü | bugün
  • eskinin ulucanlar merkez kapalı cezaevi, şimdinin müzesi.

    başlangıç için güzel sayılabilecek bir de websitesi mevcut: http://www.ulucanlarmuzesi.com/
    websitesinde özellikle "mahkeme tutanakları" bölümü insanı alıp götürmekte.
  • cillop gibi yapılıp açıldıktan sonra "yalancı" müze olmuştur. pseudomüze.

    tertemiz duvarları ve mış gibi yatakları, tabakları vs ile en iyi ihtimalle bi plato, bi tiyatro sahnesi ya da etnoğrafya müzesidir.

    eminim lavanta kokuları filan hakimdir.
  • koğuş duvarında bir fenerbahçe posteri:

    http://i55.tinypic.com/33wbm1h.jpg
  • müzenin internet sitesi, altındağ belediyesi'nin borçlarını ödememesi nedeniyle kapanmış. siteye girmeye çalışılınca, durumu beyan eden komik bir yazı karşılıyor ziyaretçiyi.
  • "saraya çevirmişler burayı amunakoyim" müzeyi gezen eski bir mahkum
  • tertemiz bir ceza evi ve elden geldiğince temizlenmiş, süpürülmüş acıları. bir nebze yitirse de gerçekliğini, sen biliyorsun ya bir zamanlar bu avluda bir deniz gezmiş vardı, belki tam da senin ayak bastığın o köşede yılmaz güney bir sigara yaktı ve şimdi kendi fotoğrafının asılı olduğu duvara döndü, uzun uzun baktı, baktı...
    varsın boyasınlar duvarlarını, hatta boyasınlar darağacını. sen biliyorsun, o urgan nice canlar aldı.
    darağacının sergilendiği avludan belki de defalarca geçti deniz, yusuf, hüseyin ve diğerleri... sen biliyorsun, ne kadar yaşanabilir gösterilmeye çalışılsa da onlar bu tabutun içinde bir zamanlar nefes aldı.
  • tarihe restore edilmiş bir pencereden tanıklık etmek çekilen acıları ne kadar yansıtır, zihnimize ne kadar yaşanmışlık katar tartışılır ama, düşünceleri uğruna hapsolan yüzlercesinin yattığı koğuşları, tecrit ve disiplin (!) odalarını, hücreleri ve darağacını görmek için ziyaret edilesi müze.

    gidilmesi, sövülmesi, ibret alınması ve bir daha yaşanmaması dileğiyle.
  • bir koğuşunun duvarında, yazarı belirsiz bir şiir var; hücre.

    '' ... oysa
    bir şey var bilmen gereken
    öyle bir kavganın içindesin ki
    neye değse elin silaha dönüşür
    bir ağaç dalı bile dövüşür
    bir pencere bile yeter
    bilemeye direncini..''
  • duvarlarının birinde "özgürlüğünü kaybettin, onurunu kaybetme! " yazan, camekanlı vitrinler içinde düşünmekten dolayı yaşama hakkına el konulan insanların, güzel insanların, eşyalarının,yazılarının,varoluşlarının ve en çok yokoluşlarının sergilendiği, gezerken tarihinizden utanabileceğiniz bir müzedir.
    burda, mahkumların yaptığı tablo,çiçek vb. gibi eşyaların ve bu cezaevinde kalmış olan bazı isimlerin yer aldığı kupadır,çakmaktır vb. ürünlerin satıldığı bir yer var. bora gezmişin özel isteği üzerine, deniz gezmiş ve arkadaşlarının isimlerinin yer aldığı hiçbir ürün satılmamakta burda.
    herşeye,herkese rağmen görmeli..
  • fazla naif. öyle bir restorasyon ki, hatıraların silinmesi gibi. bu tarz şeyler dünyanın diğer yerlerinde nasıl yapılıyorlar bilmiyorum, ama böyle değildir diye düşünüyorum. böyle yüzleşme olmaz. şimdilerde diyarbakır cezaevi de müze olsun deniyor ya, olsun, ama böyle olacaksa olmasın daha iyi. ve başlayalım;

    koğuşlar olmamış. sıradan bir yatılı okul yatakhanesi havasında. hiç cezaevinde kalmadım, ama yatılı okulda kaldım oradan biliyorum. koğuşları gezerken sanki oradan bir yerlerden belletmen çıkacakmış gibi bir his var. fazla temiz, fazla düzenli. ne bileyim, insan duvara baksan acı fışkıracakmış gibi bir hisle gidiyor, ama duvara baksan kireç fışkırıyor. şimdi numarasını hatırlamadığım koğuşlardan birinin tavanı dökülen kat kat boyalardan rengarenk bir görünüme kavuşmuş, biraz daha zorlasalar bir sistine şapeli havası yakalayacaklarmış neredeyse, te allaam.

    sonra bir tane karanlık koridor var, bir tarafında odalar, azıcık aydınlatılmış içerilerinden sesler falan geliyor. böyle duvar yumruklayan mahkumlar falan var güya. ama sesler çok mekanik, hiç gerçekçi gelmiyor. "beni nereye götürüyorsunuz?", "ben bir şey yapmadım" sesleri, ne bileyim sanki daha içten gelmeliydi. insan kendini çizgi film seslendirmesinde gibi hissetmeyeydi iyiydi. hayır gerçekçi kayıt yaptırmak çok zor olmasa gerek. muhtaç olduğun mahkum, hukuksuz sisteminde mevcuttur!

    neyse hadi onu da geçtik diyelim, hani lan işkence? n'oldu, zor geldi de mi geçmişinle yüzleşmek? öyle naif naif sesler falan, başka? öyle sağa sola hasretinden eskitilmiş prangalar koymakla olmuyor, arkada sürekli ahmet kaya, selda bağcan falan çalarak da olmuyor. yiğidim aslanım burda yatıyor, demeyle hele hiç olmuyor. hani, veysel güney nerede yatıyor? söylemeye cesaretiniz mi yok? boyanmış duvarlar arasında bangır bangır şarkı çalmayla olmuyor bu işler efendiler! bak mesela geçen hafta cumartesi anneleri dört yüzüncü defa toplandılar, sordular, soracaklar. yiğitler, aslanlar nerede yatıyorlar diye, işte o zaman cevap vereceksiniz, vermelisiniz; gri ankara'nın gri müzelerinde bile vermekten korktuğunuz o cevapları. gerçi benim annem perşembeyi, iyi bilir işkenceyi dedirtmek içinse uğraşınız, o kadarını zaten biliyoruz.

    mesela tecrit odaları var, bomboş. sadece soğuk. tamam, neticede burası soğuk, soğuk odalar ama, ee? ulan dandik alışveriş merkezlerinde bile daha gerçekçi, saçma sapan atraksiyonlar oluyor. neyse, bunun üzerinde fazla durmayacağım. zaten gezerken de durmadım, gerek yok.

    sergilenen mektuplar falan idare eder. mesela ellilerde yatmış bir mahkumun oğluna yazdığı bir mektup vardı. "gece kalktım her taraf bembeyaz, gece kar yağmış demek ki" gibisinden bir şeyler yazıyordu. sonra da "bana karlı bir masal yazıp yolla" diyordu. ah! ben karlı masal bilmem ki, benim bildiklerim hep günlük güneşlik. bir tek mutlu prens geliyor aklıma, eh onun da sonu pek parlak sayılmaz. zaten kar falan da yok.

    ama deniz gezmiş'in hırkası var. bir de oblomov'un hırkası. boş sigara paketleri, not defterleri. not defteri demişken, deniz gezmiş dahi anlamına gelen de'yi ayrı yazmıyormuş, eki eki. neyse, mevzu hassas, geyik dozunu kaçırmayalım. neyse efendim, sergilenen diğer eşyalar o kadar da ilgi çekici değil.

    gelelim son olarak hediyelik eşya muhabbetine. müze dediğinde hediyelik eşya olur eyvallah da, ne bileyim işte en azından farklı bir isimle lanse etseler, hatıra eşyası falan deseler. hediye ne lan, pranga mı götüreceğiz sevdiceğimize. gerçi kitap ayracıkoleksiyonu yapan biri olarak iki tane ayraç aldım. birinin üzerinde nazım hikmet var diğerinde bülent ecevit. olsaydı üç fidanı da alırdım, lakin yoktu. zaten dört çeşit mi ne var, biri de necip fazıl, şimdi durduk yere kindar nesil olmanın alemi yok.

    ve son olarak, duvarlara asılan fotoğrafların etrafını çerçeve yapmışlar. film şeridi şeklinde. mesaj ne? film şeridi gibi gözümüzün önünden mi geçip gidecekler, yoksa yaşananlar bir film miydi? çok mu takıldım ne? sinema işte.

    eyyorlamam bu kadar. hususi olarak gezmeye gitmeye değmeyebilir. lakin oralarda işiniz varsa bir göz atmakta fayda var. öğrenci iki, tam beş tl. aklıma gelmişken biraz da gezenlerin profiline değineyim. ortamda sap sap gezen benden başka kimse olmadığı için, gezenleri ikiye ayırabilirim. bir kısmı genç (muhtemelen üniversiteli) sevgililer. çift çift geziyorlar, iyidir. diğer kısım ise (daha büyük olanı) başörtülü teyzeler, bıyıkları sigaradan sararmış dayılar ve onların çocuklarından oluşan bir grup. buram buram muhafazakar anadolu kokuyorlar, "erdal eren kimmiş ya?" falan diye soruyorlar. sorsunlar, sormak iyidir,

    lakin kapıdan çıkmadan darağacını görüp, eve gelince kitaplıkta duran darağacında üç fidan ile göz göze gelince,

    felaketim olurdu ağlardım.

    edit: yatagants uyardı sağ olsun, not defteri hüseyin inan'ın imiş, affola.