şükela:  tümü | bugün
  • hani şöyle bir kalıp vardır: “efenim, bu sene eğer bir film seyredeceksiniz o film şu olmalı ya da bu sene bir albüm dinleyecekseniz o albüm bu olmalı…” gibi. ben de tüm gönül rahatlığıyla söylüyorum ki, eğer bu sene bir kitap okuyacaksanız, o kitap haruki murakami’nin "kafka on the shore"u olmalı. üstelik yakın zamanda türkçe baskısı da raflarda yerini alıyor.

    kafka tamura bir deli oğlan, onbeşinde. sırt çantasına radiohead’in kid a albümü dahil olmak üzere bir kaç disk ve walkmanini koyduğu gibi evden kaçıyor. neden mi kaçıyor? üzerine yapıştırılan makus kaderinden. bu kader de kaçılmayacak gibi değil be kardeşim. kehanete göre kafka kendi öz babasını öldürecek, kendi öz annesiyle cinsel ilişkiye girecek ve bunlar da yetmedi mi, kendi öz ablasına tecavüz edecek. bir nevi oedipus jr. kendisi. ama kafka bunların hiçbirini yapmak istemiyor. o sadece sıcak bir yerlere gitmek istiyor ve gidiyor da.

    bu arada amerikan ordusuna ait çok gizli istihbarat raporlarını okuyoruz. sene 1944. bir grup ilkokul öğrencisi sınıf öğretmenleriyle beraber doğa yürüyüşüne çıkıyor. ve bir anda, aniden, tüm öğrenciler yere yığılıp düşüyor. bayılmışlar mı? hayır, göz bebekleri oynuyor. rüya mı görüyorlar? trans halindeler mi? bilmiyoruz, öğretmen şaşkın, panik halinde, o da ne yapacağını bilemiyor.

    ve mr. nakata ile tanışıyoruz. kendisi yaşlı başlı bir adam. kafası diğer insanlara göre biraz farklı çalışıyor. çok akıllı değil, okuma yazma bilmiyor. ucundan accık mustafa sandal sendromundan muzdarip, kendisinden hep 3. tekil şahıs olarak bahsediyor. mr. nakata özel bir insan. diğer insanların yapamadığı şeyleri yapıyor mesela kedilerle konuşabiliyor. bu özelliği sayesinde evden kaçan kedileri kolaylıkla bulup sahiplerine geri götürüyor. yani bir nevi pet detective. ancak bu kez aradığı kediyi bulduğu zaman başına neler geleceğinden de bihaber mr. nakata.

    ve orada bir kütüphane var uzakta. sorumluları ms. saeki ve mr. oshima ile tanışıyoruz. hiç bir şey göründüğü gibi değil bu kütüphanede. ayrıca herkes uzun bir süredir bir şeylerin olmasını bekliyor çünkü bir şeylerin olacağını biliyorlar er ya da geç, sadece bekliyorlar. kütüphanenin duvarında bir resim asılı. ve bir yerlerde de eski bir plak var.

    ve gökten balıklar yağıyor. ve gökten başka şeyler de yağıyor patır patır ama kimse bu fenomenlere bir anlam veremiyor.

    ve kfc logosundan tanıdığımız nur yüzlü, ak sakallı colonel sanders var. boş zamanlarında pezevenklik yapıp hegelci kızları pazarlıyor.

    ve johnnie walker şişelerinden tanıdığımız johnnie walker var. onun boş zamanlarda neler yaptığını ise şimdilik boşverin.

    2. dünya savaşından beri ormanda kaybolmuş ve kimsenin henüz izlerine rastlayamadığı bir grup asker var ayrıca. şimdiye dek bulunamama sebepleri de aslında bulunmak istememeleri. onlar da kitaptaki herkes gibi bir şeyin olmasını, birinin gelmesini bekliyor.

    ve daha burada henüz bahsedilmemiş nice absürd karakter ve olay, 500 küsür sayfa sonunda derlenip toparlanıyor ve bir noktada kesişiyor. kitap bitiyor, siz de bitiyorsunuz. bir süre elinizdeki kitaba bakıp, ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.

    çoğu insan the wind-up bird chronicle’ın murakami’nin en iyisi olduğu konusunda hemfikir. bu insanlar "kafka on the shore"u okudular mı bilmiyorum ama ben henüz the wind-up bird chronicle’ı okumadım ve "kafka on the shore"dan daha iyi bir kitap nasıl olabilir, şu anda en ufak bir fikrim bile yok.
  • yazar murakami, bir kitaba başlarken sadece cümlelerle başladıgını ve kitap ilerledikçe hangi yöne sapacagını yazarak gördügünü söylüyor; ki bu roman da bir nevi bu durumun ıspatı. oedipus'un laneti ve bilincaltindan durten hayaletlerle ve geldigi gibi giden seks sahneleriyle, metni, direk nüfzeden bir nesneye dönüştürüyor. benim de bunu yazarken midem bulandı. ama onun bulanmıyor. çünkü, analize dayalı degil hayalgücüne yaslanan sahneler akıyor. çok güzel bir kitap degil, ama amerikan vidyo filmlerinin yüksek görüntü kalitesi ile ve herhangi bir bagcıklama mecburiyetine düşülmeden yeniden tüketiciye sunulmasının yarattıgı etkiyi veriyor. odipal cinsellikte ürkek oluşu kötü, masturbasyonda başarılı. duygusal gerilimde çelimsiz, orman ve yalnızlık ve kaybolmak ve izolasyon çözülmelerinde ise enfes.
  • oedipus olayinin biraz fazla abartildigi kitap. kompleksin kendisinin bu kadar acik acik ve cokca vurgulanmasi acikcasi akiciligini azaltiyor bu kitabin. insanin "eh, eytere bea!" cekesi geliyor. halbuki soyle ustu kapali kapali verilse, yavas yavas sezdirilse daha guzel olabilirmis. ayni sey kitabin icinde gonderme yapilan bircok oyku icin de gecerli. murakami sanki begendigi birkac oykuden/efsaneden cumleler toplamis da onlari birlestirmeye calismis gibi. bunlarla beraber metafizigin icine basariyla gomulebildigi romanlardan degil kesinlikle. egreti bile duruyor denebilir.

    yine de guzel kitap, surukleyici. kafka olunasi.

    (bkz: for the time being)
    (bkz: metaphorically)
  • icerisinde "the world is a metaphor" vecizesi gecen kitap.. murakami'nin en iyi eserlerinden biri.. ama yine de benim gonlumde imkansizin sarkisi'ni gecebilmis degil.. ha, zemberekkusu'nun guncesi'yle yarisir.. turkceye bundan sonra cevrilecek murakami kitabi bu olur diye dusunuyorum.. bu kitabin pek leziz bir ingilizce audio book'u da bulunuyor bu arada..
  • ingilizce adı kafka on the shore olan haruki murakami romanı. kafka tamura adındaki ergenin evden kaçarak annesini aramaya başlamasını anlatan, sıradışı bir romandır. murakami'nin 21. yüzyılda şu ana kadar yazdığı en iyi romanıdır.
  • herkesin hayatinda zaman zaman icine cekildigi girdabi su sozlerle cok da guzel anlatmistir murakami.

    "sometimes fate is like a small sandstorm that keeps changing directions. you change direction but the sandstorm chases you. you turn again, but the storm adjusts. over and over you play this out, like some ominous dance with death just before dawn. why? because this storm isn't something that blew in from far away, something that has nothing to do with you. this storm is you. something inside of you. so all you can do is give in to it, step right inside the storm, closing your eyes and plugging up your ears so the sand doesn't get in, and walk through it, step by step. there's no sun there, no moon, no direction, no sense of time. just fine white sand swirling up into the sky like pulverized bones. that's the kind of sandstorm you need to imagine.

    and you really will have to make it through that violent, metaphysical, symbolic storm. no matter how metaphysical or symbolic it might be, make no mistake about it: it will cut through flesh like a thousand razor blades. people will bleed there, and you will bleed too. hot, red blood. you'll catch that blood in your hands, your own blood and the blood of others.

    and once the storm is over you won't remember how you made it through, how you managed to survive. you won't even be sure, in fact, whether the storm is really over. but one thing is certain. when you come out of the storm you won't be the same person who walked in. that's what this storm's all about."
  • ismi "kafka on the shore" olsa da, hatrima deniz kiyisindaki kafka resminden ziyade, nakata ve onun unagi tutkusunu getiren murakami haruki romani.

    “yes, unagi is something special. it is so different from other kinds of fish. there are many kinds of food in the world, but there is no substitute for unagi. nakata thinks there’s nothing better than unagi.”

    "all my siblings live in big houses, and they eat unagi. i’m the only dumb one in my family.”

    "thank goodness, i sometimes get a chance to eat unagi. nakata really loves unagi.”
  • ironiyi şahane bir sekilde tanımlayan kitap.

    “but irony deepens a person, helps them mature. it’s the entrance to salvation on a higher plane, to a place where you can find a more universal kind of hope. that’s why people enjoy reading greek tragedies even now, why they’re considered prototypical classics. i’m repeating myself, but everything in life is metaphor. people don’t usually kill their father and sleep with their mother, right? in other words, we accept irony thorough a device called metaphor. and through that we grow and become deeper human beings.”