şükela:  tümü | bugün soru sor
  • herkesin örtbas ettiği bir yeteneği vardır bana göre.

    yetenek diyince, sadece şarkı söylemek, resim yapmak felan gelmesin aklınıza. işini para için değil de, sevdiği için yapan kişidir bana göre yetenekli.

    kimisi yemek yapmayı sever (benim gibi, fakat sınırlı sayıda), kimisi makyaj yapmayı sever. ben ayakkabı boyayan bir adam tanıyordum. 65 yaşında. hayatı boyunca başka hiç bir iş yapmamış. (en azından benim bildiğim). küçükken babası ilkokuldan almış, bir boya kutusu tutuşturmuş eline, o gündür bu gündür boyuyor.

    bir gün önemli bir işim var, yaşım o zamanlar 17-18 (17-18 yaşındaki önemli işi yazdırmayın bana, tahmin edersiniz) . ayakkabılarımı boyatacağım, bu adama denk geldim. şimdi 65 yaşındaki adamın karşısında da tabureye oturup ayakkabı boyatmak bana ters, önündeki tabureye oturup, yaşı benden büyük birine oldum olası ayakkabı boyatamam. neden bilmiyorum, garip gelir.

    neyse ayakkabılarımı çıkardım, bana terlik uzattı. ama o terliğin o kadar nasıl temiz bir şekilde tuttuğunu hala anlayamam. yeni felan değil. ama tertemiz terlikler. "her halde yeni yıkandı geldi" diye düşündüm. ama sonradan da gittiğimde aynıydı tertemiz terlikler. sadece bana verdiği değil tüm terlikler tertemiz. giydik ayağımıza terlikleri oturduk yanına.

    boş boş durulmuyor iki muhabbet açayım dedim içimden.

    adamın yaptığı işe hangi açıdan baktıysam artık "abi sen niye bu çileyi çekiyorsun kaç yaşında adamsın" dedim, ayakkabıları boyarken.
    bi döndü şöyle yan göz ucuyla baktı, o an anladım büyük bir cümlenin geleceğini. yutkundum resmen

    ne dedi biliyor musun?

    "o çile olarak gördüğün şey, bakış açısına göre değişir" dedi. ben şok. hayatımın o dönemine kadar babamdan çok özlü söz duymuştum, fakat böylesini hiç duymamıştım. bir an kafamda bir çıtt sesi geldiğini hatırlıyorum. hayata yeni başladığın dönemler, interneti bırak cep telefonunun hayalinin olmadığı dönemler. nerede böyle sözleri duyacaksın, anca ya ceza evinde ya da kütüphanede okursun böyle sözleri.

    o cümleden sonra bir anlatmaya başladı, adam o kadar sevmiş ki çeşit çeşit ayakkabı boyamayı, başka iş yapmamış. hee inanılmaz da yetenekli. ben o konuda biraz takığımdır, ayakkabı da boyanmamış veya bir tarafına fazla bir tarafına az sürülmüş boyayı sevmem. ama herif bir ayakkabı boyadı giymeye kıyamadım. o derece. orjinal boyasından harika oldu.

    o herif hiç bir zaman boş kalmaz. ne zaman gitsem önünde ortalama 8-10 çift ayakkabı olurdu. o dönem ayakkabılar boyanıyor tabi, şimdiki gibi evde çıkmadan iki boya sür değil mevzu. berber misali her hafta uğrarsın adama o dönem öyle bir dönemdi.

    ilk cevabın şokundan ders almamış olacağım ki, adama "peki abi yaz kış bu kadar para için bu işi yapıyorsun zor olmuyor mu?" dediğimde çok net bir cevap daha aldım.

    "ben işimi para kazanmak için yapmıyorum. o zaman ben paranın peşinden gitmek zorunda kalırdım. o zaman yaptığım iş bana senin dediğin gibi çile olurdu. fakat ben yaptığım işi sevdiğim için yapıyorum. o yüzden en iyisini yapıyorum ve para bana geliyor" dedi.

    ben ikinci cevapla nakavt olmuştum.

    şu an sizin için belki bu yazılanlar çok saçma gelebilir, basit gelebilir ama, hayatımın pozitif yönde olmasını, aklınıza gelebilecek her olay da 2 seçeneğimin olduğununu ilk öğrendiğim andır bu.

    hep iki seçeneğiniz var bir olay karşısında. ya mutlu olacaksın, ya da mutsuz!

    ilk orada farkına vardım.

    işte orada kavradım istediğin işi yapmanın mantığını.
    o ayakkabıyı zevkle boyamak yetenek. ama o ayakkabıyı para için boyarsan meslekti

    yani sizin "ayakkabı boyamaya" hangi açıdan baktığınıza göre değişir olay.
    şu an yaptığınız işleriz meslek mi? yetenek mi?

    ilk defa orada fark etmiştim bunu.