şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: onemsemez)
  • dokuzuncu nesil çaylak.
  • hoşlanılmayan bir şeyi yapan insana, onu yaparken hiç etkilenmemiş görünüyor olmasından dolayı yakıştırılan yafta.
  • umarsızın ikizi sanılan kelime.
    oysa anca hala oğlu olabilir. bilemedin, komşu kızı.
  • tdk' ya göre; umursamayan, aldırış etmeyen.
  • su samazın kocası (bkz: dublörün dilemması)
  • eski meyhanelerde veya bakkallarda bulunan, içi ağzına kadar sebze, meyve, yoğurt, peynir, sucuk, salam, ve şişelerce altınbaş rakısı -ki efendi kaptan başkasını içmezdi- bulunan dolap çalışmaya başlayınca sessiz yemek odasını belli belirsiz çalışan bir motor sesi doldurdu. domates çıkarmalıyım diye düşündü. domates iyi olur yeşil salatanın üstüne. aslında öğle yemeğine balık yapmayı hiç sevmiyordu ama ikinci kaptanın öğle yemeğinde taze tutulmuş balık yemek gibi bir manyaklığı vardı. sırf bu yüzden eskiden usta bir balıkçı olan ikinci çarkçının görevini çarkçıbaşının yapmasını emreder ikinci çarkçıyı da balık tutsun diye fırtına yağmur dinlemez ön güverteye dikerdi. o da nasıl bir adamdı kötü hava ,giden gemi dinlemez balığın en güzelini eliyle koymuş gibi denizden çekiverirdi. temizlemesi,yıkaması,bulaşığı ayrı pişirmesi ayrı dertti ama ne yapsın ki ikinci kaptan manyaktı.

    balık sofrasına efendi kaptanla beraber otururlardı. efendi kaptan altınbaş şisesini açtıktan sonra kadeh kadeh üstüne derken şişenin dibini buluverirdi. aksi gibi ikinci kaptan hiç sevmezdi rakının tadını. sosyete takımından geldiğinden mi nedir sadece akşamüstleri nöbetini bıraktıktan sonra brandi mi brandü mü adında tuhaf bir zıkkımdan tek bir kadeh içerdi. hava güzelse,artık güneş nereden batıyorsa,ya geminin kıç güvertesine yada ön güverteye bir masa kurdurur önce yemeğini yer sonra kahvesiyle beraber o tuhaf içkisini yavaş yavaş zevkine vara vara yudumlardı. o tek kadehten başka bir şey de içmez gidip odasına kapanırdı.

    efendi kaptanın hiçbir zaman elinden kadehi eksik olmazdı ama. elinde rakısı her yere girer çıkar fakat hiç konuşmazdı. çarkçıbaşı onun sadece ikinci kaptanla konuştuğunu söylerdi ama rüstem efendi kaptanın hiç konuştuğunu görmemişti. bazen yemeğin tadını beğenmediği zamanlarda kaşlarını çatıp ikinci kaptana şöyle bir bakarak belli belirsiz sesler çıkarırdı yemek odasında. işte o zaman rüstem ikinci kaptanın yemekten sonra yukarıya köşke çıkmadan evvel ancak herkes ayrıldıktan sonra sert bir sesle onu azarlayacağını anlardı.

    giresun'luydu rüstem ama herkesin zannettiği gibi laz değildi. ailesi 1930 ların sonunda trakya'ya sürülmek istenen o ünlü kürt aşiretindendi. nasıl olmuşsa olmuş ailesi bir şekilde trabzon'da gemiye bindirilmeden evvel aşiretten kaçıp giresun görele'ye yerleşmişti. dedesi sağda solda ırgatlık, amelelik yapmış ve biraz para biriktirince de küçük bir dükkan alıp lokantacılığa başlamış. babası da rüstem'in de lokantada çalışmasını istemiş ama rüstem o küçük kasabadan ayrılmak için ilk fırsatını kullanıp bu gemiye aşçı olarak başlamıştı. çarkçıbaşının çocukluk arkadaşının babası olması bu işi kolaylaştırmıştı elbet.

    memnundu işinden. akdeniz kıyılarındaki tüm limanları biliyordu artık. başta biraz zorluk çekti ama birkaç kelime yabancı dil öğrendikten bir de o küçük kasabanın kokusunu üzerinden attıktan sonra limanlarda en kaliteli orospuların en cafcaflı barların yerlerini öğrenmek hiçde zor olmadı. iyi kazanıyordu ama tüm parasını barlara ve orospulara veriyordu. çarkçıbaşı onu kaç kez uyarmıştı aman dikkat et hastalık kaparsın, başını belaya sokarsın diye ama çarkçıbaşının söyledikleri bir kulağından girip öbür kulağından çıkıveriyordu. daha 24 yaşındaydı, gücü kuvveti yerindeydi. ona hiçbir şey olmaz diye düşünüyordu. ancak bir haftadır erkeklik organında küçük bir yara çıkmış ve gittikçe büyüyor olması onu korkutmuyor değildi ama ne de olsa yarın pire'de altı gün sonra iskenderiye'de bir buçuk hafta sonra da istanbul'da olacaklardı. "istanbul'da doktora giderim,bir merhem filan verir, yara da çabucak geçer" diye düşünüyordu.