şükela:  tümü | bugün
  • inanilmaz bir filmdi, sanki filmin icine girip bittiginde nefes aldim.

    adam sandler oyle bir karakteri oynuyor ki adam telefonda konusurken hicbir sey yapamasa bile tartinin uzerine cikip kilosuna bakiyor, sirf ayni anda bircok is yapmaya alistigi icin.
  • adam sandler’ın şimdiye dek saçma sapan işlerle yeteneğini bizden esirgemiş olduğunu gösteren hahhahahahahahahahaha
    adam sandler'in şimdiye kadar yaptığı çok iyi işlerden bir diğeri.

    diğerleri için ;

    (bkz: spanglish)
    (bkz: waterboy)
    (bkz: reign over me)
    (bkz: the meyerowitz stories)
    (bkz: men, women & children)
    (bkz: punch-drunk love) vb...

    popüler olanı beğenmeme sevdanız yüzünden bir sürü güzel şey kaçırıyorsunuz...
  • kafamın içini eminönü altgeçiti gibi yapan film.
  • a24 adına, midsommar'ın 5 gün/11 milyon dolarlık açılışını da geride bırakıp 5 gün/18.8 milyonla rekor kırarak ilerleyişini sürdürüyor.

    yılın en iyi filmlerinden biri olmasının yanında -ki kişisel olarak on filmlik liste yapsam muhakkak alırım- yılın en yorucu filmi. filmi beğenmeyenlerin de bu yüzden beğenmediğini düşünüyorum. zira filmde tansiyon hiç düşmüyor. howard ratner, zaten sicim üstünde ve sempati beslemenin neredeyse imkansız olduğu bir karakter. artık bundan daha kötü bir tercih yapamaz dediğiniz anda daha kötüsünü, sonrasında ise daha da kötüsünü yapmayı başarabiliyor. filmin akıl almaz ritminin ve kırılma anlarından paramparça olmuş olmasının sebebi de sadece bu. ratner, yaptığı her kötü tercihte empati kurmayı da zorlaştırıyor ve bir yerden sonra karaktere tamamen nötrlenmiş biçimde kötü gidişatın nihayete varmasını, ne şekilde olursa olsun artık bir son bulmasını bekliyorsunuz.

    adam sandler'ı çok seven biri değilimdir, ama filmi yukarı çeken de o olmuş diye düşünüyorum. böylesine kusurlu ve zorlu bir karakteri, olabilecek en kusursuz hali ile oynamış. çünkü, howard ratner, kim olsa oynar denilebilecek bir karakter değil. özellikle ''bu kadar da olmaz'' denilebilecek birkaç an var; ki bunu dediğiniz anda ritim kaybolur ve muhtemelen filmden koparsınız. adam sandler, onun o kadar da olabileceğine inandırmayı başarıyor. bu da kopuklukları engellemesinin yanında, bazen ne olup bittiğine ya da neler konuşulduğuna dair hiçbir fikrinizin olmadığı anları görmezden gelmenize sebep oluyor.

    filmin sonuna dair eser miktarda spoiler olabilir

    filmin sonunun bana hissettirdiklerini film bittiği anda da tam bulamamıştım, bu cümleleri yazarken de halen bulabilmiş değilim. sürpriz olmaması gereken, bağıra bağıra gelen bir son olmasına rağmen, şaşkınlığı gizlemenin imkanı yok. hatta olması gereken olmasına rağmen, sanki olmamalıymış hissinin verdiği burukluk bile denebilir.
  • adam sandler’ın yahudi bir karakteri oynayarak herkesi aşırı şaşırttığı film.
  • uncut gems iyi film ama büyük bir zafer değil bana göre. neden değiline gelirsek; bu tip filmleri doğal olarak kendi görmüşlüğü çevresinden okuyana göre etkisi farklı bir film. mesela bana sorarsanız uncut gems bizim mahalleden nihat abimizin filmi. bu tip üçkağıtçı, tehlikeli, sınırda karakterlere iliştirilen tanıdık manzarayla özdeşlik kurulup anlamı olumlu ya da olumsuz manada büyüyen bir film uncut gems çünkü.

    ben filmdeki karakterin yaptığı hiçbir şeye şaşırmadım mesela. yaptıklarından, karakter olarak inşa ettiği, sirayet ettiği, merkezinden ya da berisinden karıştığı olaylar silsilesinin geriliminden, gelişme ve sonucundan etkilenmedim. çünkü bu adamın türkiye şubesi olarak üstüne çıkacak en az 3-5 adam tanıdım. işte nihat abi bunların atasıydı. her yanlış kararını başka bir yanlış kararla perçinleyen, bundan daha fazlasını yapamaz, artık uslanmıştır dediğiniz her durumu katmerli bir şaşkınlık senfonise çeviren adamlardandı nihat abi.

    mesela ben de mahallenin okuyan, zeki, meraklı karakteri olarak bu adamların paçasına tutunup, yanlarında savrulurken beni pavyona götürürlerdi. bilenler bilir bu tipler aynı mekanlara giderler. o mekanlarda hem sevilir hem nefret edilir bu tiplerden ama esasen hep bir sempati vardır bu tiplere. çünkü bu herifler tüm arızalıklarına rağmen şiddet düşkünü tipler değildir. ama sizi her zaman bir üçkağıda getirebilirler. mesela nihat abi pavyondaki yavuklusuyla önce güzel güzel içer, sarhoşluk seviyesi arttıkça sözde kıskançlık krizlerine girer ve olay çıkarırdı gecenin sonunda. elbet tüm paraları saçtıktan sonra. çünkü öncelikle cebindeki paranın özgüveniyle girerdi mekana. parası suyunu çekene, sarhoşluk katsayısı artana kadar orada saygı göreceğini bilir bu adamlar. ama ne zaman para biter ve sarhoşluğun bastırılmış kaygıları, kompleksileri ayyuka çıkar o zaman işler değişirdi. ben mesela her an kıyamet kopacağını düşünürdüm orada. kaygılı kaygılı ne olacağını bekler, bir taraftan kendimce ortamı sakinleştirmeye çalışırdım. garsonlardan, fedaiden, sahibine kadar adamlar masaya gelir, tam ortam tatlıya bağlandı derken nihat abi son şutunu çeker, ateşi yeniden harlardı ortamda. ama mesela bir kere bile dayak yemedi oralarda. hırpalanır, dışarı atılırdı, sahibi ‘bir daha gelme lan buraya, sikerim senin gelmişini geçmişi vs’’ diye bir sürü küfür kıyametle kovardı bizimkini ama bizimki birkaç gün sonra cebinde parası ve tüm sevimliliğiyle oraya damlardı. mesela gecenin sonunda pavyondan çıkarken (bir ritüel olarak) masadaki bardakları, küllükleri, çatalları cebine koyardı nihat abi. herkes bunu bilir, kimse ses etmezdi. yolluk rakı dolu bardağı ceketinin iç cebine koyar, eline sıkıştırdığı tuzlu leblebisiyle taksiye biner, evine gitmek yerine her zaman yedekte tuttuğu ve sadece çok sıkışınca borç yazdırarak oturduğu birahaneye yollanırdı.

    mesela nihat abi evliyken eşinden ayrılmanın eşiğinde, para için, borcu olduğu adamlara kendi evini soydurmaya çalışıp, komşular karısına ‘’evinize birileri girmiş hatçe’’ diye haber verdiğinde ve karısı onu arayıp ‘’nihat, birileri evimizi soyuyormuş’ dediğinde başı belaya girmesin diye o adamları ‘evimizi soyuyorlar’ diye polise ihbar edip bir taşta iki kuşu vuran adamdır. hiç hesapta olmayan bir fırsatı görüp, belki de evveliyatında o meseleye uyanmayıp aniden gelişen durumla karşısında çıkan fırsatı hiçbir ahlaki çatışma olmadan lehine çevirmeyi seven adamdır. ha adamlar yakalanıp, içeri alınınca bunlardan kendisi değil de karısının şikayetçi olmasını sağlayıp, paçayı kurtarabileceğini düşünecek kadar da aklı evveldir. adamların akrabaları buna çullanınca, karısını şikayetten vazgeçirmek için yine o tefeci adamlardan borç alarak karısına altın bilezik yapan, şikayeti geri çektirip, yine adamların kucağına kalan adamdır. tabii çözümü karısına yaptırdığı bileziği, benzeri taklit bir altın bilezikle değiştirerek bulan, bozdurduğu bileziğin parasını tefecilere ödemek yerine pavyona gidip yiyen adamdır nihat abi.

    mesela bir gün beni arayıp; ‘’abicim yozgat’ta domuz avına gidiyoruz, sen de gel’ demesi günlük rutininde basit bir şeydir. ‘ne alaka nihat abi?’ diye sorduğumda muhteşem dehasıyla; ‘aga millet yozgat’ta domuz vurup tansaşlara, migroslara satıyormuş, paranın amına koyuyormuş, biz niye yapmayalım!’ diyecek kadar pragmatik bir adamdır. ben tabii gitmedim yozgat’a ama nihat abi yanına aldığı iki kafadarla o gece izmir’den yozgat’a hareket edip, orada dağları bayırları domuz vurucam diye arşınlayıp, vuracak hiçbir şey bulamayınca oradaki bir köyden evli bir kadınla izmir’ e kaçan adamıdır. kadın mı nihat abiyi ikna ediyor, bizim ki kadını bilmiyorum ama kadının ailesi bizimkinin peşine düşüyor bir süre sonra. nihat’ın umuru değil tabii tüm bunlar. kahveye gelip okey oynamaya, maceralarını anlatmaya devam ediyor normalmiş gibi. birkaç gün sonra kadın, nihat abinin iş yerinden başka bir adamla istanbul’a kaçıyor. kadının kocası nihat abiyi buluyor. haliyle herkes nihat’ı öldürecek diye beklerken gecenin sonunda kadının kocası ve nihat abi pavyonda kader yoldaşı, kalbi kırık iki bahtsı aşık gibi arkadaş oluyor. nihat abi sabah adamın cebine otobüs parasını koyup istanbul’a yolluyor. öylede cömert, diğerkamdır.

    bu iki hikayenin ayrıntılarını yazmadım size. nihat abinin başına (elbet kendi eliyle) gelen her olayda dumura uğrayacağınız öyle ayrıntılar var ki; çoğuna şahit olmadan inanmaz, kurgu olduğunu düşünürsüz. ama öyle değil. mesela kendi babasını, kardeşi osman’ı kredi kartı dolandırıcılığında kullanır, hapse girer çıkar nihat abi. hele efes tombul şişeden bir bira içişi vardır ki, ben ömrü hayatımda o şişeden böyle şehvetle, şişenin ağzıyla sevişircesine bira içen birini görmedim. 3 birasının yanında yarım kilo peynir yer mesela. histerik kahkahaları, bir rivayet göre araba kazasında, diğerine göre tefeciler tarafından dövülerek kırılmış, baya yüzünün soluna yatmış garip burnu, hiç kimseye benzemeyen vücut diliyle bir abidedir nihat abi. benim de şu yaşama dair biriktirdiğim hikayelerde bambaşka bir bakış açısı kazanmamı sağlamıştır.

    tüm bunları anlattım çünkü uncut gems’in ana karakterinin manzarasında bana yabancı, şaşırtıcı gelen hiçbir şey yok. o yüzden de genel anlamda insanların, karaktere, filmin finaline, ritmine duydukları heyecanı duymadım ben. ama onların bu heyecanı neden duyduğunu anlıyorum. bu adamların benzeri olan en az 3-5 adam gördüm hayatımda ki bazılarını hala görüyorum. nihayetinde filmler, kitaplar ve genel olarak tüm sanat yapıtları öncelikle bir sözleşmedir seyircisiyle. önden belirli kabul, yasa ve pratiklerle adı konmuş belirli esaslara dayalı bir anlaşmadır bu. ve genel olarak özelde seyirci,dinleyici, okuyucu olarak belirli yapıtlara duyduğumuz hayranlığın ya da nefretin temelinde hem o pratikten beslenen, aşinalık hem de yabancılık yatar. eğer yapıtla özdeşim olumlu olursa o filmler, kitaplar yücelir bizler için. olmazsa da yabancılıkla ve elbet o pratik edimin manasına dair tecrübesizlikle aramız mesafe koyarız. tabii hiç görmediği bir dünyanın keşfi de insanı hem dehşete sürükler bazen, bazen o yabancılıkla kurulmuş hayranlık dolu keşif yüceltilir ve benzersizliğinin ilk kez deneyimleniyor oluşu, yaşamında henüz buna dair bir pratik olmaması doğal olarak o yapıtı olumlu ya da olumsuz manada deneyimleyen için unutulmaz kılar. benim de bazı film,kitaplara karşı içine düştüğüm dehşet denizleri az değildir hani. insanların seyirci ya da okuyucu olarak seçimlerine tesir eden en etkin, belirleyici yasa da budur.

    uncut gems esasında her şeyiyle ana şablonuyla tanıdık bir film. fakat yönetmenler ayrıntıda ölümcül belirlemeler yaparak, filmlerini ve elbet ana karakterlerini farklı kılmayı başarıyor. bunu nasıl yapıyorlar derseniz; ben yaptıkları şeyin öyle inanılma bir sihir olduğunu düşünmüyorum işte. yaptıkları şey amerikan sinemasının pratiklerini az buçuk sarsmak. mesela finalde gerçekleşen şeyin barizliğini bunca gözümüze sokup yine de buradan bir dehşet duygusu, şaşkınlık çıkarabilmekte marifetleri. işte burada birçok amerikalı sinemacıdan ayrılıyorlar. mesela üçkağıtçı arketipini merkeze alan neredeyse tüm suç filmlerinde karakterler üçkağıtçılık özellikleri bir yana başka niteliklerle de özelleştirilir amerikan sinemasında. üçkağıtçı adamlar aynı zamanda çok zekidirler mesela. ya da çok cool karakterlerdir. mesela hitabet yetenekleri çok iyidir. adeta platon’a dönüşürler konuşurken ve karşısındaki insanları kolaylıkla manipüle ederler. mesela yaptıkları üçkağıt gerçekliğin tüm sınırlarını zorlayan bir zeka ve kurgunun ürünüdür. işte uncut gems’si diğerlerinden net bir şekilde ayıran mesele bu. buradaki ana karakter o saydığımız özelliklerin hiçbirine sahip değil neredeyse. karakterin biricik özelliği hep dalavere peşinde koşması ve üçkağıtçılığı dışında onu moral, toplumsal, kişisel değerler açısından özelleştiren başka bir nitelemeye sahip değil. ama sadece bu vasfı aynı zamanda onu her şeyiyle karakter kılacak kadar çok materyal, zenginlik ve ayrıntı sunuyor seyircisine. işte yönetmenleri ve filmlerini özel kılan şey burada. birçoklarının gelişinin bariz olduğunu gördükleri finalle ilgili şaşkınlığa düştükleri hile tam da burada yatıyor ki bu da önemli ve özel bir dokunuş elbet. yani yönetmenler klasik bir amerikan usçuluğuyla kötü ya da tehdit unsuru olan adamları önüne geleni vuran, organize mafya bağlantıları olan karakterler olarak göstermiyorlar. evet adım adım tırmanan bir gerilim var fakat ana karakterin durum karşısındaki (öyle ya da böyle) sakinlik ya da pervasızlığıyla tehdit unsuru olan adamların yaratacağı gerilim, çatışma, şiddet bir şekilde bastırılıyor ve finalde normal şartlarda bu tip adamlardan beklenecek hamle izleyiciyi dehşete düşürüyor. esasında beklenen, fazlasıyla tipik ve 3. sayfa haberlerinde neredeyse sürekli gördüğümüz bir durum; ana karakterin nefis ayrıntılandırıldığı seçimlerle tüm o basitlik ve sadelik içinde unutulmaz dehşetini hazırlıyor yine tüm sadeliğiyle. işte 3. sayfa haberinden iyi bir hikaye çıkmaz diyorsanız bir daha düşünün derim.

    safdie biraderlerin sinemasını son 2 filmde değerli kılan şey tam burada yatıyor anlayabilene. bilinen, binlerce kere tekrar edilmiş, tembel klişelerin arasını iyi doldurdukları bir gözlem yetenekleri var. ama yukarıda en başta belirttiğim gibi bu dokunuş bana bir zafer olarak geçmiyor. okuduğum, anladığım, yaşadığım yerden yaptıkları hiçbir şey beni şaşırtmıyor ya da dehşete düşürmüyor. filminin sevenin neden bu kadar dehşetli bir şekilde sevdiğini de, sevmeyenin de neden sevmediğini anlıyorum kendi adıma. ben gördüğüm manzaranın burnumun ucunda biten tanıdıklığı adına ortada bir yerde duruyorum. safdie biraderlerin amerikan sinemasının milyon kere tekrar edilmiş tembel klişelerinden ayrıntılarla çıkardıkları yani bir bakıma sineğin yağını süzdükleri gayretlerine şapka çıkarmakla birlikte, genel manada durduğum, baktığım yerden okuduğum manzaraya ilişen çok yeni bir şey olmadığı hususundan kelli de bir hayranlık duyamıyorum. ama elbette bu film geçen senenin en iyi 10 filmi arasındadır açık ara bana göre de.

    mesela nihat abiyi en az 10 yıldır görmüyorum. şu 10 yılda biriktirdiği o kadar dehşetli hikayeleri vardır ki, değil safdie biraderler, kralı gelse bu adamın yaşamın neredeyse tüm sinirlerine dokunmuş deneyimlerinin kıyısına yaklaşamaz. işte belki de birilerinin iyi sanatçı olmasını sağlayan şeyin bedelini ya da koşullarını nihat abi gibi adamların hikayeleri hazırlıyor, çoğunluğun hem toplumsal, hem ahlaki, hem bireysel açıdan kıyısından bile geçemeyeceği bir dehşetin kucağında, günlerini alelade bir şekilde geçirerek. o yüzden uncut gems hiç kimsenin değilse bile nihat abi gibilerin filmdir bana göre.
  • adam sandler'in performansıyla izleyiciyi adeta dövdüğü film. belki bu role (howard ratner) the office'deki michael scott* da çok yakışırdı ama yapımcılar adam sandler'i tercih etmişler saygı duyarım.

    --- spoiler ---

    film boyunca howard ratner nam bir kuyumcunun sorumsuzca ve düşüncesizce her şeyi berbat etmesini izliyoruz. aslında izlemekle kalmıyoruz ratner'in kendi ihmalleri yüzünden bir sonraki aşamada başına gelebileceklerden endişe de duyuyoruz. ama bir noktada bu endişe de yerini "haketti pezevenk geberse de kurtulsak" kızgınlığına bırakıyor. çünkü anlıyoruz ki ratner gibiler iflah olmaz, gram düzelmez, milim adam olmaz! gerçekten de sorumsuz, düzensiz, öngörüsüz, sallapati tipler gerçek hayatta hiç de az değiller. bunlarla başa çıkılmaz, bunların eksiklerini, gediklerini, pisliklerini temizlemeye yetişemezsiniz. bunların götünü toplamaya, hayatlarını yoluna sokmaya ömrünüz yetmez. o nedenle acıma yetime gelir koyar götüne minvalinden özlü bir laf vardır.

    her ne kadar böyle söylesek de yine de ratner gibilere acıyoruz öyle değil mi? onların özünde iyi niyetli olduklarına inanmak istiyoruz. oysa baktığımızda mercedes'e biniyor gavat, süper lüks evde aşıyor, icabında lüks mekanlarda ünlülerle takılıyor, gayet ki renkli dolu dolu bir yaşam sürüyor oysaki elmas ararken bacağı kırılan madenciyle ilgili böyle bir empati kuramıyoruz, hayat ilginç ve ironik lan!

    --- spoiler ---
  • komedi oyuncusu komedi filmi çekmeli filmde illa güldürü öğeleri olmalı mantığından vazgeçin artık. bu adamların yetenekli oyuncular olduğunu ve komedi dışında da her türlü rolü oynayabileceklerini anlayın artık. film beklediği gibi komik değilmiş. lafa bak ya. hırto. senin filmlere ve oyunculara yaklaşım şekline tüküreyim. hep aynı şeyleri görmeye alışmak böyle bir şey. istiyor adam hep komedi yapsın, onu güldürsün. adamın mesleğine, becerisine, bir oyuncu olarak farklı rollerin üstesinden gelebilme arzusuna zerre saygısı yok.
  • çok mu abartıyorum bilmiyorum ama filmin çok derin anlamları olduğunu düşünüyorum. çok da kurmuş olabilirim.

    --- spoiler ---

    filmin başındaki kolonoskopi sahnesinden adamın kanser olacağını düşünüyorsun. ama ilerleyen bölümlerde doktor arayıp hiç bir şeyi olmadığı söylüyor. bence taş adamı iyileştirdi daha doğrusu adam normal bir insan gibi ölme hakkını elinden aldı. taş adamı ele geçirdi bir nevi. mesela taş basketçideyken adamın derdi hemen taşı satıp borçlarını ödemek oluyordu ama taş eline geçince hep daha fazlasını kazanmak istiyordu. ama taşı her kaybettiğinde işler bir şekilde ters gitti. mesela basketçi taşı ilk aldığı zaman baskteçiye güvenip bahis oynadı kazandı da ama alacaklıları bahisi durdurmuştu. basketçi ikinci kez taşı aldığında yine bahis oynadı yine kazandı ama bu sefer de öldü. ayrıca açık arttırmada taşın değerinin düşük olması da bizim hayatımıza yön veren bir sembolün diğer insanlar için pek anlamı olmadığını da ifade ediyor olabilir.
    --- spoiler ---
  • bir nevi "hallederiz kadir" hikayesi.

    böyle tiplerden sandığınızdan çok daha fazla var. yerli ve milli olan versiyonu da farklı bir şekilde rahatlıkla çekilebilir.

    yerli ve milli demişken, nedense her şey çok güzel olacak ı hatırladım, konusu farklı olsa da.

    özellikle ilk dakikalarda yoğun kapatma isteği yapabilir, sabredin.

    kamera koşturması, karmaşık diyaloglar derken arada "ee, yeter be" dedirtse de, bence güzel bir netflix filmi.

    7,5 / 10

    ek: belirtmeyi unuttum. filmin ilk dakikalarında, "hallederiz howard" ın dükkanında, nazar boncuğu + "fatma ana eli" kombinasyonu görebilirsiniz.