şükela:  tümü | bugün soru sor
  • yönetmen david robert mitchell'ın 2017 yılında vizyona girmesi beklenen yeni filmi. önceki filmlerinde olduğu gibi senaryosu yine kendisine ait olduğu bu filmin başrollerinde dakota johnson ile andrew garfield olacakmış.
  • yeni inherent vice. ondan daha iyi mi, kötü mü olur bilemiyorum ama inherent vice kadar yorucu bir deneyim olmayacağını düşünüyorum. gerçi fragman yayınlanana dek gerilimli, karanlık bir film bekliyordum. ama tam tersi bir film çıktı. inherent vice tarzı, mizahın da olduğu bir dedektiflik öyküsü... tahminen cannes'da gösterilir. bakalım nasıl eleştiriler alacak. son zamanlarda abd'de it follows tarzı filmler pek sevildi ama ben ne it follows'u ne de it comes at night'ı sevmiştim. ama under the silver lake eğlenceli görünüyor.
  • fragmanını izleyince eğlenceli ve alaycı bir film görebileceğim, kaliteli bir romantik komedi izleyebileceğim umuduyla çok heyecanlanıp filmekimi'nden biletlerini kaçırmamak için ilk aldığım filmlerden birisi oldu. fakat izlerken büyük bir hayal kırıklığına uğradım.

    --- spoiler ---
    filmde ne romantik komedi havası vardı ne eğlence ne de gizem. üçü birden işlenmeye çalışılmış, fakat üçü birden becerilemeyip sıkıcı bir film ortaya çıkmış.

    hakkını yemeyelim, filmin sinematografisi çok güzeldi. kostümler ve mekanlar da güzeldi, müzikler de.
    senaryo açısından baktığımda ise, hiç tatmin olmadım. her şeyde şifreler arayan komplo teorisyenleriyle dalga geçilmeye çalışılmış, tamam, ama bir konu bu kadar mı sıkıcı ele alınır? komplo teorileri ve şifreler üzerinden sırları çözmeye dair yapılmış saçma sapan, basit aksiyon filmleri bile bu filmden daha sürükleyici. alay edilen şeyden daha kötü bir şey yapabilmek... şu konu edgar wright'ın elinde olsa yemin ederim harikalar yaratırdı. olayın çözülme aşamaları, şifreler arasındaki bağlantılar o kadar saçmaydı ki.

    senaryoya dair tek güzel nokta, piyano çalan yaşlı dayının yaptığı konuşma ve hollywood mountain'da yapılan konuşmalardı. hatta hakkını teslim etmek gerekirse, bu iki sahne bayağı iyi sahnelerdi. eleştiriler içeren, komedi unsuru da barındıran güzel diyaloglar barındırıyorlardı. fakat bunların dışında uyuz uyuz konuşan ana karakterin uyuz uyuz hareketlerinden başka bir şey yoktu.

    unutmadan, balonlu dansçı hatun, yerim.
    --- spoiler ---

    filme dair beklentim çok yüksek olduğu için biraz fazla gömdüm galiba. yine de bir şans verilebilir mi? beklenti düşük tutulursa verilebilir.
  • tam anlamıyla hayal kırıklığı.
    ç*kur falan izleseydim daha iyiydi, o derece.
  • bu filmde bir "bütün dinlediğiniz şarkıları ben yazdım ulan" sahnesi var ki, baştan sona kadar harika. ama genel olarak eh meh tadında bir film. izlemeseniz bir şey kaybetmezsiniz. yalnız ileride kült olabilirmiş gibi bir havası var. aman aman...
  • filmekimi 2018 kapsamında izlediğimiz, tam olarak ne anlattığı belli olmayan garip film. analizi için: tık

    it follows ile tanıdığımız david robert mitchell'ın 4 sene sonra -bana göre- oldukça kişisel düşüncelerle döndüğü bir film. los angeles sokaklarında ölümüne boş yaşayan bir çocuğun hayatına anlam katmak için sevişemediği kızın peşinden dedektifçilik oynaması, neo-noir bir dedektiflik hikayesine dönmüş.

    lan ben filmi anlamadım, bu film tam olarak ne anlatıyor diyenler olursa da, bence şunu anlatıyor:

    --- spoiler ---

    anlam aradığınız, anlam yüklediğiniz her şey aslında anlamsız. deliler gibi coştuğunuz, ağladığınız müzikler aslında para kazanmak uğruna yazıldı. içinden devasa mesajlar çıkardığınız filmler de aynı şekilde para uğruna yapılmış şeyler. hayatta yalnız olmadığımızı, bir anlamın, bir amacın olduğunu ne kadar inanırsanız inanın, aslında hiçbiri yok.

    partide gördüğümüz balonlu kızın aslında eskort olduğunu öğrenmemiz, isa lakaplı ve herkesin merak ettiği şarkıcının “o da sıçıyormuş” dedirten basitliğe ulaşması gibi anlam kıran birçok detay ile karşılaşıyoruz. bunlar, hepsini ben yazdım diyen müzisyen amca ve 3 gelinli valhalacı ile birleşince ortaya çıkan mesaj bence: boşu boşuna yaşıyonuz, sevişin gari.

    --- spoiler ---
  • en sevmediğim tür. yazan/yönetenin aklından geçen ne varsa anlatması. ne sana temas ediyor, ne hayata, ne bir duyguna.
    para ve hırs uğruna ortaya çıkarılan eserler arasına bir klasik müzik eserini eklemesi de ayrı bir saçmalık. bu arada biraz fetişist gördüğüm görüntüler de vardı.
  • film ekimi kapsamında izlediğim en gereksiz film. ne anlatmış, neyi vurgulamış derken saçmasapan bir kurguda kayboluyorsun resmen. boşuna izlemeyin derim, zaman kaybı.
  • izlediğim ilk drm işiydi. keyif aldığım, üzerine düşündüren bir film oldu. her ne kadar yönetmen sıçmış, adına da sanat demiş yüzeyselliğine düşülebilecek olsa da, filmin esasen pek de boş olmadığını düşünüyorum.

    film, los angeles sokaklarında geçen postmodern bir pastiş denemesi gibi gözükse de, esasında temas ettiği her unsur belli bir gerçekliğe* tekabül ediyor. mitchell, bir 21.yy neo-noir'ini baş karakteri sam etrafında kuruyor. sam, gördüğümüz kadarıyla işsiz güçsüz bir adam. ve komşularını gözetleyebilecek vakte sahip. yönetmenin, film noir'i mizaha aldığı ilk nokta da burası. şunu diyor açıkça, sürekli bir macera peşinde dolanan şu tuhaf ve gizemli karakterlerinizin bir mesleği yok mu? gördüğümüz üzere sam'in yok ve kankası sürekli bu noktayı vurgulamaya çalışıyor "işler nasıl?" diyerek. *

    sam işsiz güçsüzlükten komşularına sardırıyor ve şu hitchcock'cu bilinçaltı da burada yüzeye çıkıyor. karşı komşusu üstsüz balkonda takılıyor ve pek çok papağana sahip. (burada da kuşlar filmine gönderme var anladığım kadarıyla). bir diğer komşusu ise şu sarışın kadın. onu gözetliyor ve akşamında da tanışıyor. tam sevişecekleri esnada kızın arkadaşları geliyor ve buluşma yarına erteleniyor. filmdeki kırılma noktası da aslında burası. bu kısma tekrar döneceğim.

    sam ertesi gün geri döndüğünde, kızın evi boşalttığını görüyor. bunun üzerine onu aramak üzere yola koyuluyor. ilk başta eve gelen şu diğer kızın peşine takılıyor ve onları göle dek takip ediyor. bu göl sahnesinin bir benzeri kuşlar filminde de vardır. orada bir korsan pakedi alıp sırra kadem basıyor, fakat bu adam daha sonra da sam'in karşısına çıkacak.

    sam pek çok partiye katılıyor ve buralarda çeşitli insanlarla tanışıyor. (dikkat edilmesi gereken nokta her partide şu işleri soran kankası mevcut). sam, sarışın kadının arkadaşını kadınlar tuvaletinde buluyor. ona fotoğrafı gösteriyor fakat kadın sam'in genital bölgesine bir diz geçirip mekanı terk ediyor. daha sonra diğer kadınlar gelip havlamaya başlıyor. dikkat edilirse sarışın kadın havuzda marilyn pozu verdiğinde de havlamıştı. mitchell şunu vurgulamak istemiş olabilir. bir tarafta kapitalizm ve medyanın inşasına maruz kalmış bir kadın modeli var, diğer tarafta da kadın özgürlüğünü vurgulamaya çalışırken aslında moda endüstrisinin güncel formu haline gelmiş şu radikal feministler var. bunların ikisi de aynı düzlemde hareket edip birbirine dönüşüyor demek istemiş olabilir. bunun yanında filmde tuhaf dekolte kıyafetler giymeyen herhangi bir kadın yok gibi. ve kamera sürekli kadınların vücut bölgelerine zoom yapıyor. tabi, burada psikanalizi alaya alan bir mefhum da olabilir. hani "bilinçaltı diyorsunuz da her taraf zaten seks" tarzında...

    sam, şarkıyı tersten çalıp ulaştığı kod sonucunda girdiği dehlizden süpermarketin arka alanına ulaşıyor. "james dean'in başını okşa ve newton'un altına otur." yani şu isa'lı müzik grubundan öğrendiği şifre sonucu ulaştığı yer tüketim toplumunun asimetrik açıdan zıt kutbu. en basit gündelik alışkanlığına ters kutuptan bakma şansı yakalıyor. yani şifre sonucu geldiği nokta, diğer bir deyişle medeniyetin göt deliği burası.(her gün gördüğün bir şey senin için görünmez olmuştur, tersten bakışın semantik açıdan anlamı bu). (balonlu kadın ise, ona müzikte bir şifre olmadığını, kısıtlı alanlara hapsolmuş; dans edip düzüşen insanlar olduklarını söylemişti.)

    bir diğer seferinde, filmde oynayan şu iki kadınla tanışıyor.(burada da muholland drive'a gönderme var anladığım kadarıyla). daha sonra onların resmini 900'lü hatlarda porno dergide görüyor. kadını eve çağırıyor ve burada ondan şu ünlü söz yazarı hikayesini dinliyor. satranç partisinde tekrar karşılaşıyorlar ve söz yazarının adresini soruyor. üç kadının sam'i duvarın kenarına bırakıp gitmeleri komedi. sam duvarı tırmanıp söz yazarının şatosuna ulaşıyor. söz yazarı ona, son 60 yılın tüm popüler şarkılarını kendisinin bestelediğini söylüyor. *(tüketim toplumunun ikinci vurgunu).

    diğer bir macerada ise, kurdu takip edip bir partiye katılıyor ve burada yalnız bir kadınla tanışıyor. daha sonra beraber göle gidiyorlar, kadın gölde kendisini takip edenler tarafından taranıyor ve sam'in şu ilk porno dergisindeki pozu veriyor, güzel ayrıntı. sam burada kadından bilekliği alıyor ve son macerasına hazırlanıyor.

    keşfettiği koordinatlar sonucunda hollywood tepesine gidiyor ve burada bir çadırın içine giriyor. oradaki adam sam'e şu trafik kazasında öldü süsü verilen zengin adamın aslında kral mezarında inzivaya geçtiğini söylüyor.(sam küvetteyken kostüm provasına giden ekürisine, zenginler bizden farklı gizli bir yaşam yaşıyor olabilirler mi diye sormuştu.) buradaki adam da, sam'e, zenginlerin tarihte olduğu gibi kral mezarı yaptırıp burada ruhlarının göğe yükselmesini beklediklerini söylüyor. sam, görüntülü konuşmaya geçtiğinde görüyoruz ki zengin adam ruhu yükselene dek tv izleyip seks yapacak. *

    mitchell bize şunu göstermeye çalışıyor. los angeles'ta geçen bir 21.yy noir'i nasıl olurdu? denediğimizde görüyoruz ki böyle oluyor. popüler kültür ve tüketim toplumu her şeyi yutmuşken, ulaşacağın gizemler de işte şu saçmalıklar oluyor. süper marketin ters tarafına ulaşıp, 60 sene boyunca tüm besteleri yapan adamla tanışıyorsun. zengin adam da kendine kral mezarı yaptırıp ölene dek seks yapıp tv izleyecek. tabi şu okültizmci paranoyak zihinle de ince ince alay edildiğini söylememe gerek yok sanırım. yani aslında tüm bunlar sam'in *bilinçaltında birikmiş saçmalıklar olabilir. mitchell mesaj arayan film noir protagonistini absürdizmle karşılaştırarak dalgasını geçiyor. (bir bakıma hem popüler kültürle alay ediliyor, hem de onu eleştirip paranoyak seviyeye varan şu zihinle).

    filmin sonunda ise ulaşamadığı kadın yerine karşı komşusu olan papağanlı kadına gidiyor ve onunla sevişiyor. halbuki sarışın kızla sevişseydi tüm bu maceralar hiç yaşanmayacaktı. bastırılmış arzu bize bir hikaye sundu ve istediğini alamayacağını anladığı vakit de arzu diğer kadına yönelip onda son buldu. yani al sana 21.yy noir'i diyor mitchell.

    under the silver lake, fazlasıyla yaratıcı, iyi bir zekanın ürünü olan epey komik bir film. fakat herkese göre değil. metinlerarası geçişlere hakim değilseniz ve mizahın sebeplerini anlamazsanız sonunu zor getirirsiniz. film örgüsü bakımından muholland drive'ın kinik versiyonu gibi bu film.

    8.1/10