şükela:  tümü | bugün
  • "20 yaşına gelmiş ve marx okumamış biri eşşektir. marx okuduktan sonra marxist olmamış biri eşşoğlueşşektir"
    ünsal oskay
  • 1995'te böyle en delikanlı halimle adana'dan çıktığımda istanbul inanılmaz büyük ve ışıltılıydı. okul nişantaşı'nın göbeğinde, adını her allahın günü gazeteden televizyondan duyduğum nişantaşı amerikan hastanesinin arkasındaydı. mağazalar, vitrinler, kalabalık ve tabii ki bakıp hayran kaldığım harbiye polis karakolunun önünden geçerek gittim okula. her şey öyle büyülü ve yeniydi ki eskitilmiş taştan bir polis karakoluna bile hayran kalabiliyordum. esasında hala nişantaşının en sevdiğim yeri teşvikiye karakolu ve alaaddinin dükanının kesiştiği nokta. gerisi ışık oyunu başka bir şey değil.

    adana'nın sıradan bir lisesinden çıkıp istanbul'un göbeğinde bir üniversiteye gidince insan büyük bir heyecanla filmlerdeki gibi istanbul üniversitesi'nin devasa kapısını filan bekliyor. bilenler bilir. dandik ve dökülmüş bir pirinç levha üzerinde marmara üniversitesi iletişim fakültesi yazısını görmek kadar insanın canını acıtan çok az şey vardır hayatta. adana'da burun kıvırıp geldiğim lise bile üniversitemden kat be kat daha güzel ve daha büyüktü. ki bir yıl sonra benim kadar şanslı olmayan bir robert kolej öğrencisi, kendi okulunun bahçesine, yaşadığı hayal kırıklığını anlatan bir notla kendini astı. robert kolejden sonra böyle bir okula girmeyi kendine yedirememişti.

    kayıt işlemlerinin ardından orada okuyan abilere heyecanla ne almak lazım, nedir, nasıldır diye sorduğumuzda aldığım cevap da hala kulaklarımda çınlıyor. "eşek bağlasan geçer, çalışmana gerek yok." (ki yıllar sonra ünsal hoca'dan öğrendim ki hangi okula eşeği bağlarsan bağla geçer. ama eşek olarak geçer. eşek olarak geçmemek için biraz daha farklı bir şeyler gerekiyor)

    sonuç itibariyle okulun ilk günü ayaklarım geriye doğru giderek gönülsüz ve kendi içimde kaybolmuş, kaygılara boğulmuş ve bitmiş hissederek okula gittim. okulun ilk efsanesiyle de o gün tanıştım. ünsal hoca değil, mehmut nuri inuğur. sanıyorum o zamanlar en az 70 yaşındaydı. merhaba der demez başladı basın tarihini anlatmaya. elinde de kendi kitabı. bazılarımız önceden hazırlıklı olduğundan kitabımız ellerimizde takip ediyoruz. bilmeyenler inanmayacaktır, bilenler ise "evet lan" diyecektir muhakkak. adam 200-300 sayfalık kitabının tek bir satırını atlamadan ezberden okuyordu. hatmetmiş yani. şaşıkınlık ve kuran kursunda gibi önümüzde yazılanının bir de sesli okunmasını dinlemekten afakanlar basmış biçimde dersi tamamladık.

    70 yaşındaki nuri hoca ders anlatımını bitirdi ve ilk başta bizi selamlamak için söylediği merhaba da dahil olmak üzere ilk kez ezberini bozup normal biçimde konuşmaya başladı. kendisinden sonra ünsal oskay'ın dersinin olduğunu, onu can kulağıyla dinlememiz gerektiğini, acayip büyük bir zat olduğunu vesarie vesaire. o an için bize göre boş laf. ama kendisinden sonra gelecek profesör için girizgah yapması da ilginç gelmişti. demek ki üniversitede işler böyle yürüyor diye düşünmüştüm. sonradan anladım ki üniversitede değil, söz konusu ünsal hocaysa işler öyle yürüyordu. hocalar kaç yaşında olursa olsun o kadar büyük saygı duduyorlardı ki kendilerine gösterilmeyen saygının ünsal hocaya gösterilmesini umut ediyorlardı.

    sonra ünsal hoca geldi. yarı tanrı gibi anlatılan adam benden çok daha kısa, tombul sayılabilecek bir adamdı. hem derse girmeden önce ben bu adamın vespa motosikletinin bujisini zımparaladığını görmüştüm. eğilmiş okulun önünde motorunu tamir eden 60lı yaşlarında bir adam doğal olarak ilgimi çekmişti. omuz çantasının bir askısı da yerlerde sürünüyordu. eğer bu ünsal oskay sözünü ettikleri yarı tanrı adam ise o halde ben de tanrının ta kendisiyim.

    sonra hoca kürsüye geçti oturdu. esasında bunu başka fakülteler için söyleyebilirim, gerçeğinde anfi denen şey iki tane lise sınıfının arasındaki duvarın yıkılmasıyla oluşturulan bir şeydi. kürsü ise bir ayağı kırık (abartısız ciddi biçimde kırık) tahta sandalyeydi. ama çok sonradan öğrendim ki okul dediğin şey sandalye, masa, bina değildi. okul dediğin şey içindeki hocalardı. keşke bunu robert kolejdeki o çocuk da fark edebilseydi.

    sonuç itibariyle o gün ünsal hoca kürsüye oturup ders anlatmaya başladı ve benim gözümde o kürsüden hiç inmedi. aliyi anlattı, ayşeyi anlattı, ali ayşe'ye mezarlıkta seni seviyorum derse başına neler gelibeleceğini anlattı, izafet çerçevesini anlattı, ajda pekkan'ı, marlyn monroe'yu anlattı. durmadan anlattı. çağın icadı bazen vida oldu bazen ise her şeyin sebebi patates. kaynanası önce sağa sonra sola sonra bir daha sağa baktıktan sonra yola adım atınca arabanın tekinin kaynanasını duvarın öteki tarafına uçurduğunu anlattı. kadın sonra iyileşmişti, hep birlikte üzüldük. kazaya değil, iyileşmiş olmasına. türkiye'de yaşadığını unutuyordu kaynanam, sağa sola baksan da karşıya öyle geçmeyeceksin bir daha bir daha bakacaksın diye anlatırdı.

    20 yaşında hala marx okumayan eşektir derdi, marx okuyup da marxist olmayan ise eşşoleşek! her gün bir kez daha hak verdik kendisine. radyo-televizyon-sinema bölümünde kanunların hiçe sayılıp özel kanalların açılmasına kızardı. anayasayı bir kere delmekten bir şey olmaz diyene seni bir kez delelim o zaman diyecek cesareti vardı.

    "kitaplarınız çok ağır anlamıyoruz" diyene ise "kitaplar ağır değil, siz hafifsiniz" derdi. "şu hayatta her şeyi deneyin, ibnelik hariç. isteyen onu da denesin tabii" yine bir ünsal oskay atasözü gibi. gerçekten de ünsal hoca marmara üniversitesi iletişim fakültesindeki en güzel şeydi. sadece okulla olmayacağını kavrayıp iş hayatına bulaştığım 1997'de işten kaytarıp okula dersini dinlemeye gittiğim tek insandı. yıllar sonra bir başka üniversitenin bir başka fakültesinde okurken de konuk olarak katılacağını öğrendiğimde işten kaytarıp dersine kaçmıştım. "ben seni nereden tanıyorum" dediğinde duyduğum gururu, "ünsal hocam bu arkadaş eski öğrenciniz" dendiğinde hissetiğim mutluluğu sözlerle anlatabilmek mümkün olsa anlatırdım. "okudun mu don kişot'u" "hayır hocam" dediğimde yeni hocama dönüp "bu çocuk don kişotu niye okumuyor?" deyişindeki çocukca hüznü anlatamam. "anladım hocam ben onu, yel değirmeni değil onlar. sistemin çarkları! don kişot sistemin çarklarına saldırıyor. mızrağını sistemin çarklarına sokuyor" "bir daha karşılaştığımızda okumazsan ben sokacam senin çarkına" " tamam hocam" (hala okumadım. defalarca aldım ama bir sebepten okumadım. bundan sonra da anlamı kalmadı okumanın)

    kitap tavsiyeleri bu kadar samimi ve güzeldi hocanın. paranız yoksa gidin tüyaptan istediğiniz kitabı çalın da derdi. yakalanırsanız adımı verin derdi. bunu da yaptım. o yıllarda a takımı'nın a takımı olduğu dönemde savaş ay'ın anı kitabını standdan çaldım. gördü, ben bir şey demesem görmezden gelecekti. başını çevirdi, görmemiş gibi yaptı. imza sırasına geçtim, kitabı uzattım, kafasını kaldırıp benim pişkinliğimi görünce dumura uğradı. çaldığım kitabı imzalattığımı görünce rengi attı adamın. "ünsal hoca'nın selamı var" dedim sadece. "hocaya benden de selam söyleyin" dedi ve imzaladı.

    iş ve okul dolayısıyla sonra defalarca farklı ortamlarda karşılaştık. ben çok değiştim. büyüdüm ve birçoğu ünsal hocanın etkisi veya katkısıyla yeni yeni şeyler öğrendim. hayata farklı bakmayı, görünenin arkasındakini araştırmayı öğrendim. hem de don kişot okumadan. zaman içinde yarı tanrı sandığım vespa motorlu sarkık çantalı tombul adamın hiç değişmediğini gördüm. vespa motoru, sarkık çantasıyla hep aynı kaldı ünsal hoca. o kadar çok şey vardı ki zihninde, kalbinde, ne kadar dağıtırsa dağıtsın eksilmiyordu. hep aynı kalıyordu. birçok kişinin gözünde yarı tanrıydı, ben ise bir süre sonra tanrı olduğuna inanmıştım. ilk tanıştığımızda biçtiğimiz rollerimizi değiştirdik. o tanrı ben yarı tanrı olarak yola devam ettik. ne diyeyim ki ben sana hocam. ne vardı erken gidecek.

    hayatta yapmak zorunda olduklarımız vardır derdi derste. "burada 11.00-12.00 arası ders anlatmak zorundayım. şimdi kapıdan içeri kocaman poposu ve göğüsleriyle marlyn monroe girse yine de gidemem", "gerçekten mi hocam", "yok çocuklar, kusura bakmayın. marlyn gelirse giderim o zaman. yoksa adım çıkar" şimdi kapısından içeri marlyn'in girmesini diliyorum. o zaman gitmiş olmasını kabul edebilirim ve kusura bakmam.
  • marmara iletişim dekanıdır kendisi.daha dekan diildi bi gün derste klasik romanları okumamızı önermişti,salak kızın teki de ama hocam çok agır bu kitaplar demişti.o da şöyle dedi:
    -o senin kendi hafifligindendir.
  • bir alinti daha:
    sinav sorularini yazdiridktan sonra, cevaplari bir hafta içinde getirmemizi isteyen sayin hocamizin bizden ricasi su olmustu:
    "eger birbirinizden kopya cekerseniz, ananiza, babaniza, soyunuza, sulalenize, gelmisinize, gecmisinize, dirinize, olunuze, yedi ceddinize bacagimi sokarim..."
    yaptirim olarak secilen, ne zayif not vermek, ne de okuldan atmak...sokmak...
  • tek başına bir köy enstitüsü idi.
  • bugün bulunduğum noktaya gelişimde çok ama çok etkili olmuş, çok kıymetli bir insandı.

    maltepe üniversitesi'nde görsel iletişim tasarımı bölümünün mülakatına girmişim. biliyorum ki deli gibi torpil dönüyor ortamda. parasını verip okuyacak durumum yok ve dört yıldır kıyısından köşesinden sinemayla ilgili bir okula girmeye çalışıyorum. dolayısıyla, fen mezunu olduğum için bu belki de son şansım. mülakatta anlatıyorum işte, şöyledir böyledir diye. en enteresan, en güzel soruları ünsal hoca soruyor. filmlerden giriyoruz, kitaplardan çıkıyoruz. mülakattaki diğer üç kişi bizi dinliyor. mülakat bitiyor, "en azından güzel sohbet ettik" diye geçiriyorum içimden. şöyle bir birbirine bakıyor üç kişi, ünsal hoca giriyor devreye; "tamam. okula başlayınca daha fazla kitap okuyacaksın ama" diyor, diğerleri gülüyor.

    20 gün kadar sonra öğreniyorum, okula burslu girdiğimi. ünsal hoca sağolsun. tam bir mucize.

    nur içinde yatsın...
  • iletişim fakültesine başlayınca hep onun okuluna yatay geçiş yapmak istemişimdir. dersine girmek falan. kitaplarını okudum bol bol. sonra okul bitince bir arkadaş ortamında tanıştım.

    onun derslerini almayı onun okulunda okumayı istediğimi falan söyledim. bana söylediği sözü hiç unutmam hayat boyu.

    "yahu siktiret. okulda 4 yılda öğreneceğin herşeyi ben sana burda 3 saatte anlatırım. yeterki sen dinle"

    kalender adamdı vesselam. yıkanmak istemeyen çocuklar olalım kitabını kendisine imzalatırken "ne gerek var olm şimdi böyle şeylere" demişti. hayatı ders dersi hayat gibi bir hocaydı.

    ruhu şad olsun.
  • siyaset meydanı'nın gediklisi. doğrusu bu ya o olmadığında siyaset meydanı da bi boka benzemiyor.

    bir programda faşist bir gencin zırvalıklarına gösterdiği tahammül ile gönlümü iyice fethetmiştir. kalas faşonun sözlerine "hiçbir toplumda tek düşüncenin olmadığını, hayatın güzelliğinin çeşitlilik olduğunu" belirterek cevap vermiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir:

    "ben böyle düşüneceğim, siz şöyle düşüneceksiniz. ama yanyana geldiğimizde gırtlak gırtlağa gelmeyeceğiz. coğrafya bir, yemeklerimiz bir. pastırmalı fasulyeyi kim sevmez yahu?!"

    bu sözlerden sonra faşist söylemli genç derin bir sessizlik okyanusuna gömülmüş ve belki de kimliğini gözden geçirmiştir.
  • "zamanında sendikalaşsaydınız seda sayan'ın düdüklü tencerelerine muhtac kalmazdınız." dediğinde gönlümde taht kuran güzel insan.

    ----
    varlığı, bu atmosferde nefes alıp vermiş olması, bu dünyanın topraklarında dolaşmış olması bile yeterliydi.
  • olaganustu bir insan. bir kitaptan alinti yaparken ezbere sayfa numarasina kadar detay verdigi olur. ayrica cok tatli ders anlatir, ara sira da kaptirip kari kiz muhabbetine baslar.