şükela:  tümü | bugün
  • doğunun güzel bir ilinde görev yaparken kış geldi ve yağmur/kar yağmaya başladı. kar tutunca yollar kapandı ve uzun süre açılmadı.
    o dönemde elektrik her gün kesilir, belirli saatlerde gelirdi. böyle bir kış gecesinde yatağımda uzanmış sobanın çıtırtısını dinlerken aklıma ailem geldi. askeriye tüm köyü uyarmış, gece dışarı çıkmayı yasaklamıştı. bölgede yoğun operasyonlar vardı. özlem ağır bastı ve sabahı bekleyemedim.
    kar belimi geçiyor, açılmış yerler kapanıyordu. yağış sürerken elimde kocaman fenerle muhtarın yolunu tuttum. dağlar ıslık çalıyor gibiydi. her yer karanlıktı, sessizdi.
    muhtarın kapısına vardığımda köpeği havladı ve bir süre bekledim. muhtar beni görünce şaşırdı. bu saatte buraya nasıl geldin, kurt var köpek var soğuk var...terör var dedi. ailemi aramak istedim dedim...
    lamba bir söndü, bir yandı. muhtar halime üzülmüş olacak ki yan evdeki ihtiyar heyetinden birini çağırdı. bu sırada bana telefonu uzattı.
    telefon bir vitrinin üzerindeydi. muhtar sandalyeye çıktı, telefonu indirdi bana verdi. çocuklar uyudu kusura bakmayasın dedi odadan çıktı. odada soba yanıyor ve çocuklar uyuyordu. bunlar onun torunuydu. boş yataklar ve dışarı çıkan muhtarın ailesinin sessizliği arasında
    numarayı tuşladım. uzun süre düşmedi ve sonrasında çalmaya başladı. telefonu açan annemdi.
    muhtara fatura yazmasın diye annemlere arattırıyordum. kapadım o aradı. uzun uzun konuşamadık. babama selam söyle dedim. ne oldu gece gece hep gündüz arardın dedi. özledim ondan dedim. muhtar çay yaptı beni davet etti. hazır buradayken arayayım dedim...
    eve dönerken muhtarın ihtiyar heyetinden biri beni lojmana götürdü. yol boyu hiç konuşmadık.
    o gece silah sesleri hiç susmadı. ailemle son kez konuşmuşum düşüncesiyle uyuyakaldım.
  • 2300 öğrenci mevcudu olan bir okul, istanbul anadolu yakasında, ücra bir mahalle değil ama sorunlu sayılabilecek bir mahallede, mesleğe ilk başladığım okuldu ve ilk yıllarım dı, okulun iki büyük binası ve geniş bir bahçesi vardı, bahçeye ana giriş kapısı sürgülü, parmaklıklı bir kapıydı, bu kapıda bir nöbetçi öğrenci bulunurdu, o gün ben de bahçe nöbetçisiydim, bir tenefüs saatinde o parmaklıklı demir, sürgülü kapı önündeki öğrencinin yanağına dışarıdan bir çocuk jilet çekmişti, mahallede bilinen, pisikolojik sorunları olan, aynı okulun en iyi, en çalışkan öğrencilerinden birinin erkek kardeşiydi, derin tek çizgi şeklinde bir kesik atmıştı, koşup hemen bir servis minibüsüne atıp müdür yardımcısı bayan arkadaşla kartal devlet hastanesi suzan yazıcı acil bölümüne yetiştirdik, yol boyu öğrencinin suratındaki yaraya beyaz bir bezle tampon yapmıştık, ne yapacağımızı bilememiştik, acile girdik hemen bir doktor geldi, öğrenciyi bir duvara yaslayıp elimde tutup tampon yaptığı. bezi tuttu kaldırdı ancak biraz yapışmıştı çekince gördüğüm manzarayı hiç unutamam, fena derindi ve ağız iç yanağa kadar ulaşan bölüm mevcuttu, normalde dayanıklıyımdır ama gördüğüm karşısında donup kalmış duvara elimi dayamıştım, doktor hemen ana binaya götürmemiz gerektiğini söyledi, acil ile ana bina arasında uzun bir tüp geçit vardı, uzun sürecekti, bir sedyeye öğrenciyi yatırıp koşarak ana binaya taşıdık, ameliyathane gibi bir yere girdik, biz dışarı çıktık beklemeye başladık, biraz sonra bir doktor çıktı ve bana; hocam dikiş gerekli dikiş estetik mi olsun normal mi gibi bir laf etti, şaşırmıştım, dedim fark nedir, dedi hocam estetik olursa iz kalma ihtimali az olur gibi bir şey söyleyince tabiki iz kalmasın dedim, doktor peki o halde malzeme gerekli, detayı tam hatırlamıyorum fakat organik ip gerekli demişti, iyi işte yapın dedim, doktor; hocam hastaneden kullanıcam fakat bu arada siz dışarıdan yerine almanız gerekli dedi, peki dedim, bir eczane gibi bir yerin adresini yazdı verdi, ben malzemeleri temin ederken onlar dikiş yapacaktı, çıktım ve adresi buldum fakat malzemeler oldukça pahalı geldi bana, tam hatırlamasam da maaşımın yarısı civarına yakın tutmuştu, tereddüt etmeden kredi kartından ödedim ve döndüm, hastaneye teslim ettim, gereken dikişler atılmış, işlemler yapılmıştı, öğrenciyi teslim alırken hastaneden bana bir belge verildi, hocam eğer öğrenci velisi sigortalıysa bu belge yardımıyla tahsil edilebilir ödediğiniz ücret geri alınabilir demişti, peki dedim ve döndük, belge müdür yardımcısındaydı, aileler okula dolmuş, öğretmenler odasında bekliyorlardı, binaya girdik müdür yardımcısı öğrenciyle öğretmenler odasına girdi ben lavaboya gidip biraz kan lekelerini temizleyip döndüm, öğretmenler odasına girdiğimde bir adam oturduğu yerden kalktı ve bana bir iki adım atıp hocam bu masrafı yaparken bana mı sordunuz, nasıl siz karar verirsiniz de bunu yaptırırsınız dedi, saşırmıstım, kalabalıktı, bişey söyleyememiştim, sadece dedim ki sizden para istemedim sakin olun, geçmiş olsun ve odadan çıktım, müdür yardımcısı ve bazı öğretmenler tepki gösteriyordu ama bakmadım, diğer binaya geçip çay alıp içtim, camdan bakarken veli öğrenciyi almış gidiyordu ve öfkeyle hala tepki gösteriyordu, o anları hiç unutmadım.

    aradan yıllar geçti, o okulda 13 yıl görev yaptım, ayrılmadan bir kaç yıl önce çay ocağında oturuyordum, bir kadın karşı tarafta oturuyorken hocam nasılsınız dedi, teşekkür ettim, beni tanıdınız mı dedi, hayır dedim, tanımıyordum, kadın bir isim söyledi ve benim oğlum hocam sizi hiç unutmadı, hala söyler dedi, ağlamaya başladı, adını söylediği yanağına dikiş atılan o öğrencimdi, kalktım ve ağlamayın, beni unutmamasına sevindim selam söyleyin dedim, kadın hıçkırarak ağlamaya başladı, hakkınızı helal edin hocam oğlum babasının yaptığı hareketten dolayı mezun olduktan sonra hep gelmek istese de bir daha bu okula uğrayamadı dedi, helal olsun tabiki dedim ve yürüyüp gittim.

    kim hatalı ki bu ülkede? oğlunun yüzündeki yaraya harcanan parayı ödeyemeyeceği için öfkelenen bir baba mı? onu bu hale sokan şartlar mı? ona danışmadan karar veren ben mi? yüzünde iz kalsın mı, kalmasın mı diye sora bilen bir doktor mu, kim?

    her gün sözlükte aşağılanıp hakaret edilse de öğretmenlik hiç bir mesleğe nasip olmayan anılarla dolu farklı bir meslektir.
  • görev yerim güneydoğunun gerek sosyolojik gerek ekonomik açıdan en vahim yerlerinden biri. okul mevcudumuz 1000, sınıflar ise en az 45 kişi.

    göreve başladığımda okulun ve öğrencilerin fiziki şartları beni oldukça şaşırtmıştı. günlerim bunalmak, 45 kişiye nasıl ders anlatacağımı planlamak, okuldan sonra saat dokuza kadar süren seminerler ve bir yandan da boyumu aşan evrak işleriyle cebelleşmekle geçiyordu. (cebelleşmek diyorum çünkü bunları yaparken kişi insan olduğunu unutuyordu) sekiz saat uyumasa günü zombi gibi geçiren bünyem 5 saat uykuya bir kaç ayda alışmıştı.

    her şeye rağmen önceliğim derslerdi. dolabımda her zaman ilgili öğrenciler için ekstradan hikaye kitapları, çalışma kağıtları, konu anlatımları bulunduruyordum. ingilizceye kabiliyetli bir kaç öğrenciye bunları dönüşümlü olarak veriyordum. böyle bir yoğunluğun içinde ne doğru düzgün çocukları tanıyabiliyordum ne de müfredatı tam bir şekilde uygulayabiliyordum. çünkü benim sınıflarım 45 kişiydi ama bu öğrenciler ilkokulda 60 bazen 70 kişilik sınıflardan geliyordu. yani ingilizceyi geçtim, lisede olup okuma yazma bilmeyenler vardı.

    iki yıl ben ne olduğunu tam olarak anlamadan geçti. bu yıl ingilizceden kariyer yapabilecek kabiliyetli öğrencilerle bir dil sınıfı oluşturup çalışmaya başladık.

    bir gün çocuklarıma empatiye ihtiyaç duydukları zor bir zamanın anısını ingilizce anlatıp getirmelerini istedim. sınıfın en iyilerinden bir öğrencim dörde katladığı kağıdını gizlercesine bana verdi. kağıdı açtım ve içimden okumaya başladım. normalde hatasız ödevler teslim eden bu kızın ödevinde çok fazla basit hata vardı. evde kardeşine baktığı için kısa zamanda yazmış. yazarken de duygulanmış. ödevin türkçesi şuydu:
    ''bana göre empati kişinin kendisini bir diğeri olarak hayal edip onu anlamasıdır. ayrıca empati duyguları doğru anlama kabiliyetidir. empati sahibi olmak çok önemli ve anlamlı fakat çoğu insan bu konuda eksik. çünkü insan bencildir. herkes zor zamanlar geçirmiş olabilir. ben de çocukken zor zamanlar geçirdim. bir tanesinden bahsetmek istiyorum.
    ben on yaşındayken babamın borcu vardı, bu yüzden evimizi satmak zorunda kaldık ve bizim için zor zamanlar o gün başladı. yiyecek bir şeyimiz bile yoktu. yaz tatiliydi, okula gitmiyorduk bu yüzden kardeşim ve ben ailemize yardım etmek istedik. para kazanmak için boş şişeleri çöpten toplamaya başladık. bazı insanlar bize farklı bir gözle baktı. bazıları dalga geçti. ama biz iyiydik. ve bir gün sınıf arkadaşlarımdan biri bizi çalışırken gördü, benimle dalga geçti. okul başladığında yine benimle dalga geçti. sınıf arkadaşlarım bana güldüler. beni anlamak yerine benimle dalga geçtiler. o zamanlar kendimi çok kötü hissettim.
    şu an çok olmasa da iyi durumdayız. o çocuğu yeniden gördüm, duydum ki şu an da onlar kötü durumdaymış. benimle her gün dalga geçmişti. ama kötü bir insan olsa bile durumundan memnun olmadım.
    herkesin zor zamanları olabilir, ve insan vazgeçmemelidir, insan vazgeçmeyi bilmemelidir. ve daha çok düşünmelidir. düşünebilmek bir kabiliyettir. zor zamanlar geçicidir. başarmak istiyorsan başarabilirsin. bunu söylüyorsam boşuna söylemiyorum. çünkü ben biliyorum, ben yaşadım.''
    okumayı bitirdikten sonra ağır bir roman bitirmiş gibi durakaldım. bir taraftan harcadığım emeğin, mesainin, paranın her zerresine değdiğini görmekten mutlu oldum. bu öğrenci muhtemelen iyi bir üniversite kazanıp iyi bir öğretmen olacak. diğer taraftan ise hala üzerimden atamadığım bir hüzün. kendi öğrenciliğimi düşündüm. ben olsam bu kadar güçlü olabilir miydim? hayır. öğretmen olabilir miydim? kesinlikle hayır. utancın, gururun ve mücadele etmenin bu şeklini 15 yaşında bir kızdan öğrendim.
    şimdi her gördüğüm çöp toplayan çocuk içimi sızlatıyor. hayatının burada anlatılandan daha kötü olabileceğini düşünüyorum. devam edecek gücü, tutunacak bir dalı var mı diye merak edip sohbet ediyorum. çoğu yenilgiyi kabul etmiş, anlayış görmemiş ve kimsesiz.