şükela:  tümü | bugün
  • ticari acidan intihar olarak tanimlanabilecek a northern soul albumunden sonra bay ashcroft'un rock star triplerine dayanamayarak gruptan ayrilan gitarist nick mccabe'in aileye dondugu album. rolling stones'un the last time'indan sample'lanan bittersweet symphony stones'un back katalog haklarina sahip olan abkco music'in the verve'den muazzam miktarda para koparmasina sebep olmus. ikinci single the drugs don't work ise grubun ingiltere listelerine bir numaradan giren ilk single'i.
    the verve'un veda busesi olarak literature gecmistir.
  • zor müzik yapan the verveün, en kolay müziğini yaptığı albüm.
  • ... ikinci elini ucuza bulup da kendime dogum gunu hediyesi olarak aldigim ve fakat o guzelim kapagini ucakta unutarak cok uzuldugum album; elde var cd.
  • the drugs don't work'le canalıcı seviyeye ulaşan verve albümü
  • başucu albümü,uzayan melodiler, yankılanan sesler; odaya bahar havası sokar, yolculuk yap, gez, nefes al, hayal kur biraz hala gençsin der.
  • safi ingiltere kokan verve albumu..

    01. bitter sweet symphony
    02. sonnet
    03. the rolling people
    04. the drugs don t work
    05. catching the butterfly
    06. neon wilderness
    07. space and time
    08. weeping willow
    09. lucky man
    10. one day
    11. this time
    12. velvet morning
    13. come on
  • 90lar için bir definitely maybe, bir what's the story morning glory ne ise bu albüm de öyle bişeydir. gavur deyimiyle; masterpiece.
  • albümün adı urban hymns, yani şehir ilahileri. içeriğini bu kadar belli eden albüm isimleri çok fazla bulunmuyor nedense. zaten the verve’ün en başarılı olduğu şeylerden biri de, albümün konseptini tamamen yansıtan isimler bulmaları değil mi?

    ilk etapta göze çarpan ve en popüler the verve şarkılarından ikisi olan bitter sweet symphony ve the drugs don't work dışında etkileyici ballad olarak nitelendirilebilecek birçok şarkı var. the verve, oasis’in aksine sanki sürekli kendi şarkılarından bazı bölümler alıp birbirine yapıştırıp, yeni şarkılar oluşturmuş. bu özellikle a northern soul’a benzerliğiyle dikkat çeken neon wilderness’te bariz şekilde karşımıza çıkıyor.

    weeping willow’u ilk gördüğümde weeping pillow sanmıştım, hatta keşke şarkının ismi öyle olsaydı demiştim, fakat daha sonra gördüm ki, şarkıda benim çağrışımımla bezenmiş kafiyesi olan bir dize var; “weeping willow, the pills under my pillow” . ayrılık acısını en iyi anlatan tanımlardan biridir bence bu. ayrıca melodik yapısıyla champagne supernova’yı da andırdığını söyleyebilirim. ya da iki şarkıyı üst üste dinleye dinleye ben kafamda olmayan bir bağ yaratmış olabilirim, bilmiyorum.

    u2 solisti bono bu albümdeki lucky man’i yazmış olmayı dilediği şarkılardan biri olarak nitelendirir. gerçekten de, ashcroft’un vokalindeki alışılmadık yumuşaklık “bu şarkıyı bono söylese nasıl olurdu acaba” diye düşündürüyor.

    urban hymns belki de müzik dünyasındaki en iyi albüm değil ama şehir hayatının karmaşasında hayata ve aşka tutunmaya çalışan zarif ruhlu insanların hikayesini anlatan bir ilahiler bütünü. bazen kendinizi çok sıkıntılı hissettiğinizde aslında birçok insanla aynı duyguları, kaygıları yaşadığınızı hatırlatan bir kötü gün dostu adeta. ilk şarkının da hayatın acı-tatlı bir senfoni olduğunu söyleyip, dinleyiciyi avutması tesadüf değil bu yüzden.
  • müzik tarihindeki en iyi albüm olmayabilir fakat benim en sevdiğim albümdür kendisi.
  • 97 de çıkmış olması çok hüzünlü olmuş albüm. 15 sene geçmiş, daha diyecek birşey bulamuyorum.