şükela:  tümü | bugün
  • bu entry ilk ve son siyasi gündem içerikli entrymdir.

    kavram ilk defa 1.dünya savaşı'nda tristan tzara tarafından ortaya atılmıştır: "ütopik eylemsizlik tuzağına düşmeden, savaşa karşı çıkıyorduk."

    bu eylemsizlik tuzağına düşmenin bugün yaygın olduğunu görmek üzücü.

    öncelikle hiçbir siyasi bağım yok, bir ideoloji altında bulunmayı, zihnen sakatlanma olarak görüyorum. ricam, eğer yapabilirseniz, işaret eden parmağı değil, işaret edileni değerlendirmeniz.

    kendi sınırlı çevrenizi, kocaman bir dünya sanıyorsunuz ve sandığınız şeyi gerçek kabul ediyorsunuz.
    sosyal platformlarda yazılanlar ile sokakta olanlar o kadar farklı ki; ütopik eylemsizlik tuzağı da burada başlıyor...

    annem hayatının büyük bir bölümünü siyaset ile (ecevit'ler ile) geçirdi. hatta sizlerin geçenlerde aşağıladığı insanlardan kendisi. bir başlıkta okudum özetle şöyle yazıyordu: "insanlar, aldıkları eğitim düzeyine göre oy versin." annem, ilkokul mezunu idi ve bizi büyütürken ortaokul, lise okudu, yabancı dil öğrenmeye çalıştı ve elinden kitapları hiç düşmezdi. iki üniversite okudum annemin yanında ileri derece cahil kalıyorum. okuduğunuz okullar size altı kere altının kaç ettiğini öğretiyor ama matematiğin ne olduğunu öğretmiyor, siz de sanıyorsunuz ki eğitildiniz, her ne ise. eskişehir'de epey emeği olan, siyasi anlamda tecrübeli bir birey. bakın birey diyorum. kapı kapı gezmiş, iletişimde vermek istediği mesajı doğru verebilmek için iletme kaygısı gütmüş ve desteklediği parti adına başarılı olmuş.
    her seçimde diyorum ki kendisine: "anne, bu sefer tamam, bak çığ gibi tepkiler yağıyor, insanlar uyanmaya başladı."
    o da diyor ki: "meydanlar başka, internet başka, yanılıyorsun."

    düşündüm bunun üzerine ve aklıma geçmiş yıllarda çalışırken tanıdığım gariban aileler geldi. hiç unutamam, bir baba ve oğul vardı. adam çalışamıyor çünkü oğlu engelli ve yalnız kalmaması gerekiyor. devletten fakirlik yardımı alıyor ve bahçesine ektiği patatesleri yiyorlar yalnızca. akp'nin bu aileden haberi var. sizinn yok. onlara yiyecek ve yakacak yardımı yapıyor. sizler de bu adama diyorsunuz ki, "yanlışlıkla kömürü yiyip, makarnayı yaktı herhalde." alay ediyorsunuz. adamın sizin alayınızdan haberi yok. iyi ki yok.
    bilmediğiniz şu ki, bu adam, devletin, halkın refahını zaten sağlamakla yükümlü olduğunu, ona bu yaşamı reva görenin zaten devlet olduğunu, böyle olursa devletin onu daha kolay yöneteceğini bilmiyor. bilmiyor. iki paket makarnayı lütuf sanıyor. (iyi ki komünist başkan var, adam halkına öğretti, yani elini taşın altına koydu. muhteşem bir örnek.) bu adam oy veriyor. sizce böyle kaç tane aile var? söyleyeyim, bilmediğiniz koca bir dünya. herkes sizlerle eşit şartlarda doğup yaşamıyor... siz hiç, yalnızca bahçesindeki patatesi yiyen o insan olmadınız. o insana bilmediklerini öğreten de olmadınız. zahmet etmediniz. şimdi bu adamı eleştiremezsiniz.
    sizin tanımadığınız bu insanların evlerine akp girmeyi başardı. gerçekçi olun. sadece kendi aranızda konuşur gibisiniz. bu insanlara, senin bu halinden bunlar bunlar sorumlu diye anlatmadınız.

    bu arada sizin bu alaycılığınız ve lümpenliğiniz ile bu insanları bu durumda yaşam standartlarına mahkum eden güç sahiplerini de aynı görüyorum. bu yüzden siyasetinizi ikiyüzlü, kirli buluyor ve hiçbir partiyi desteklemiyorum.

    yakın zamandan bir örnek daha: şu an yaşadığım yerin nüfusu on sekiz bin filan. küçücük bir yer. bir eskişehir'e bakıyorum bir buraya. farklı arayışlar, beklentiler ve hikayeler. buraya bakanlar filan geliyor -çoğul eki var bakın-. inanamıyorum. üstelik sadece seçim zamanlarında değil. yakın zamanda yine geldiler. iktidarı desteklemediğim için gitmedim fakat ne yaptılar biliyor musunuz? köylere masalar kuruldu, hiçbirini atlamadan. bakanın biri demiş ki:" bakın seçim vaadi için gelmedik, halinizi hatrınızı sormaya geldik." sanırsınız şenlik oldu. -önce şu ihtiyaçlar hiyerarşisine bir daha bakar mısınız?-
    insanlar öyle çok komplike değiller. siz komplike sanıyorsunuz. adam diyor ki: "bakan beni dinledi". mutlu oluyor.
    halk, hakkını ve gücünü bilmiyor. bilmemesine göz yumuyorsunuz. çiftçiye, önemi ve gücü en son kaypakkaya tarafından anlatıldı sanıyorum. aslında olması gereken çiftçinin şunu demesiydi: "sen hükümet olarak, benim emeğimi korumazsan, ben de üretmem." işçiler keza, büyük güç tutuyorlar ellerinde, bilmiyorlar. bilseler neler olurdu? her neyse bu başka konu.

    ben ne yapıyorum? bulunduğum yerdeki gençlere yatırım yapıyorum. onlara kitaplar hediye ediyor ve onlarla sohbet ediyorum. araya "bak bu partiye oy verirsen dünya güzelleşek" gibi şeyler sokmuyorum. kendi fikirlerini oluşturabilecek bilinci kazanmalarını istiyorum. kimseyi kendi ırmağımda yüzmeye zorlamıyor, kendi özgün akıl yürütme becerilerine şahit olmayı diliyorum.

    yerinizde oturarak hiçbir şeyi değiştiremezsiniz.

    siz anlamadınız ama aşağıladığınız kitle tarafından yönetilmeye mahkum ediyorsunuz kendinizi. dümeni yıllardır kim alıyor eline ve neden?

    ayrıca, klişe klişe sloganlarla ulaştığınız kitle de sizin kitleniz sadece. köydeki ali, ahmet, ayşe ne dediğinizi anlamıyor. hem artık nedir yani, bir sloganla dünya mı değişir? ne zaman değişmiş? yöntem bile değiştirmiyorsunuz. yeni hiçbir şey yok. oy oranlarına bakıyorsunuz, okumuyorsunuz.

    yaşadığınız topraktaki insanlara yabancısınız. evet ağzına ampül sokan kadına hep beraber gülelim. ama o kadın oy veriyor. hükümet eğitimsiz kesimden faydalanıyorsa buna ancak üzülmek gerekir. ve bunun için bir şey yapmak.
    kadın devlet bahçeliye, mehmet bahçeli demiş, seçimler geriye demiş, bilmem ne demiş. demek ki, doğrusunu bilen senden önce, yanlış bilen kişi ulaşmış ona a zevzek.

    bu topraklarda oy, düşünsel değil, tepkisel veriliyor nasıl farkında olmazsınız?

    bir zamanlar yaşanmış (orta çağ) dans vebası gibi anılacak bu zamanların içinde siz de varsınız. bu zamanın seçmeni fanatik ve bilinçsiz. yirmi yaşında çocuğun boğazını kestiler köprüde, televizyonlardan izledik farkında mısınız? sokaklar bu barbarların farkında mısınız? bu barbarları eğitemezsin tamam da, bu barbarlarla aynı partiye oy veren ikna edilmeye müsait aslında. dillerini bilmiyorsunuz ve tembelsiniz. alenen yabancısınız ve seçmeni aptallaştırıp tatmin oluyorsunuz. çünkü birini, zihnen aptal yapmak, sizin eksikliğinizi size daha kolay kabul ettiriyor. akp'nin seçmeni aptal, ee aptalsa aptal, sen onlara inemediğin için daha aptalsın bence. o yetenek yok. kullanmadığın aklının kime faydası var. kullanamıyorsun.

    bir mesaj veriyorsunuz tamam da mesajı verirken, iletme kaygısı taşımıyorsunuz ki. çevir çevir aynı şeyi söyle. fayda? mesajı vermek için veriyor, kendi anladığınız biçimde veriyor, sonra "neden böyle oldu?" sonra bu halk bunu istiyor buna layık diyor, daha kötüsü bu dediğinize inanıyorsunuz. insanların bildiği, öğrendiği ve tecrübe ettiği yaşam bu. alternatifini klişesiz ve slogansız gösterdiniz mi? öğettiniz mi? hem, x partisi yükseliyorsa, y partisi eksik demektir. x'in yükselişinden, y de sorumludur. basit mantık.

    buranın muhtarı, geçen gün şöyle bir anons geçti:
    -ormana yeni fideler ekilmiş, biri de birkaçını kesmiş- "ormanın ektiği küçücük fidelerden ne istiyonuz? bunu yapan hayvanı ben tanıyooomm!" bu, bakın bu kadar. bakın ne kadar küçük, naif bir dünya. o da yaşamı, kendi bildiği yaşam sanıyor. seçimlerde rakibini nasıl gözden düşürüyor biliyor musunuz? evinin önü kilit taşı, rakibininki toprak yol. bunu söylüyor. bakın diyor, daha adamın kedine hayrı yok. diğer aday bile ikna oluyor. bu da siyasetin rezil demagojisi. halbuki, bilse nasıl sorgulanacağını; öğretilse ya okullarda bir bilgi nasıl sorgulanır? bilenler, bilmeyenlere anlatsa ya. gözünü seveyim felsefenin. neyse, kıyaslayın şehirle. bu adamın muhtar olduğu yerdeki insanları düşleyin. biliyor musunuz bu dünyaları? ulaşabiliyor musunuz? hayır. kıyısından köşesinden geçmeden işkembe-i kübradan.

    goebbels propagandalarını kullanan bir partiye karşı, gerçekten sadece hashtag mi? sahiden mi? lütfen! internetin gücünü yadsımıyorum. fakat kırılgan zamanlar bunlar biliyorsunuz.
    ciddi bir eşikteyiz. bir felaketin kıyısı, başkanlık yahu! ve sadece ütopik eylemsizliğin tuzağındasınız yine. onlar sokaklarda, sizler yoksunuz. evlerdeler, siz daha eşiğe gitmeye yüksünüyorsunuz. onlar halkın cahilliğinden nemalanıyor, siz de cahil kalmalarına göz yumuyorsunuz.
    aynı şeyleri söylüyorum döne döne, gözünüzün önünde takım tutar gibi parti tutacak kıvama getirdiler insanları. evet hepinizin gözünün önünde gerçekleşti, on beş senede. hiçbir şey yapmadınız. on beş yıldır aynı şeyler evrilip çevriliyor. bazen eğitilemez olan siz misiniz, onlar mı bilemiyorum. onlar biliyordu hangi kapıları çalıp nasıl konuşulacağını, siz? neden sonuç ilişkisi. basit şeyler.

    öyle çok milliyetçi, vatansever olmadım hiçbir zaman. taa ki macaristan'da, kucağında çocuğuyla koşan suriyeli babayı görene kadar. macar gazeteci, babaya tekme attı ve çocuğuyla beraber düştüler. hatırladınız umarım. zira unutuşun kolaylaştığı bir ülke burası. dedim ki o gün, ya böyle tekmelenip düşüp onurumu ezdireceğime ülkemde ölürüm daha iyi. kimse bunu hak etmiyor. vatan kavramını o gün anladım.
    bugün vatansız kalırım diye korkuyorum. toplum bölünmüş ve çıldırmış çünkü. particilikten gözünüz dönmüş. idelojileriniz kirli ve ikiyüzlü zaten de bir de onun altında zehirlenmişsiniz. hepiniz kolay yönetilir olmuşsunuz, kolay parçalanır. hükümetler sizi yönetmeyecek, siz hükümetleri yöneteceksiniz. eğitimsizi eğiteceksiniz. eğitmiyorsanız ağlamayacaksınız. bulunduğunuz kabın şeklini almayın. bu kadar galiba, bitti. ben kendi dünyama döneyim artık. esenlikler dilerim.

    edit: imla.