şükela:  tümü | bugün
41 entry daha
  • bugün aklıma takıldı da; acaba philosophus'un ütopya'sı, hayal edilen o yer'i hep pozitif mi olmalıdır? aslında sözlükte gayet güzel bir tanımı yapılmış; liawrizas , hadiseyi şu açıklamalarıyla ortaya/sözlüğe koymuş; "1916'da thomas moore'un utopia kitabında ortaya çıkarılmış bu kavram iki yunanca kelimenin karışımından oluşmuştur:
    eutopia 'good place' (güzel yer) outopia 'no place' (hiçbir yer) varolanlar içinde en ideal ve mükemmel olan anlamında kulanılan utopyalar insanlığın her döneminde yaratılmaya çalışılmıştır. edebiyatta utopya (veya antiutopya) adı altında en çok karsımıza çıkan örnekler huxley- brave new world, orwell- animal farm, 1984, bacon- new atlantis, skinner- walden two." (#447155)

    benim düşündüğüm ise biraz farklı; acaba ütopya'nın sine qua non koşullarından biri, düşünen kişinin mutlaka yaşanılacak yer tarifi olması mıdır, yoksa hayal edilen; yani salt kurgulanan bir dünya da olabilir mi? aklıma tabi bu konu; bir örnekle geldi; şöyle ki bir fırının önünden geçiyordum baktım uzun bir sıcak pide kuyruğu; ve insanlar iftardan önce pidesini alıp eve gitme niyetinde; ve o an kafama dank etti düşünce; eğer insanların insanları yiyebildiği bir ülke olsaydı; ve bu yiyişme legal kabul edilseydi, insanlar devleti yani bu utopik mekanımın devlet sisteminde, yönetici kesimdekiler vatandaşlarına ne gibi cezalar kesebilirlerdi? görüldüğü gibi hayal ettiğim mekan oldukça yaşanılmaz bir yer; yani bizim anladığımız insanın varlığına aykırı; zira bir insanın diğerini yemesi durumu, ilkel, balta girmemiş ormanlarda, hayvanlar gibi gelişmiş, insanlıktan çıkmış, vahşi doğanın bir parçası olmuş yamyamlara uygun bir davranıştır; yani söz birliğinin, anlaşma'nın olmadığı yerde insan insanı yiyebilir.
    o halde insanın insanı yiyebildiği bir mekanda/ülkede/evrende; devlet fikri olamaz.
    çünkü devlet fikrinin temelinde insana hizmet söz konusudur; ama eğer ki sanayi devrimi öncesi derebeylerinin, toprak sahiplerinin, lordlarının, hatta roma'da 12 levha yasası'ndan önceki kölelik sisteminin her ne kadar insanın insanı yemesine sebep olduğu söylenemese de;
    insanın yaşama hakkının; köle sahibinde olduğu veyahut; ailede evladın yaşama hakkının verilip verilmeme yetkisinin de babada olduğu (bkz: paterfamilias) rejimler, dönemler yaşandı. e o halde insanın özvarlığının devamı eğer başka birinin eline verilebiliyorsa; o zaman bir insanın başka bir insanı yiyebilmesi de serbest olabilmelidir.

    eğer bir kişi, bir diğerini yiyebilme hakkını elinde bulundursaydı, fakat buna rağmen bunu yapmasaydı; genelde insanın insanı yediği, hatta yemeyenlerin aç kalıp (insan yeme alışkanlığı yüzünden bitki veya diğer etleri yeme kültürü oluşmuyor.) zayıflamaları toplum nazarında ayıp karşılansaydı, o halde insan yemenin insanlığın doğasına, yani yaşama hakkına ters olduğu konusunda düşünceler sarfeden kişiler toplumdan dışlanırlar mıydı?

    efendim bana deli gözüyle bakmayınız; ben de biliyorum eğer insanın insanı yeme özgürlüğü bir gerekliliğe dönüşseydi; zaten kültürün gelişmesi ve sağlam toplumsal yapılar oluşamazdı; bunu biliyorum ama bakın sesli düşünüyorum; zaten insan insan yeseydi; ses diye bir şey olurdu ama bunlar ne alfabeye dönüşebilirdi, ne de bir ortak dil oluşurdu. resmen hayvanlar gibi belli seslerle bir insan diğerini ürkütürdü. zira bir insan yiyebildiği bir insanla iletişime geçmek zorunda değildir, bunun ihtiyacını da duymaz. yani çizgifilmlerde görebildiğimiz; aslanla ceylanın dostluğu iddiası, işte bu açıdan bakıldığında mantığını yitirir; yani aslan asla ceylanla iletişime geçmez; zira doğası gereği; yiyebileceği bir varlıkla iletişim içine girmesi gereksizdir, hatta doğasına aykırıdır.

    o halde bir insan diğerini yiyebilseydi; ve bu gereklilik olsaydı; o gizemli ülkemde asla bir gelişme olmaz; hep orman içinde hayvanlar gibi insanlar da birbirlerinin zayıf anlarını yakalayıp, birbirlerini yerlerdi. hatta üreyememe sorunu da olurdu; düşünsenize üremek için, erkek olan dişi olanın bacaklarını açıp, araya girdiğinde aklında potansiyel yiyecek olarak düşlediği dişi insana olan, zaten ahlak gibi bir kavramdan söz etmek imkansızdır, o insana ait olan düşünme özelliğinden ötürü sahip olduğu yiyeceğine zarar verdiği düşüncesi; onu rahatsız edecekti; o halde üreme ortadan kalkmasa da, üremeyle ilgili bazı pratik çözümler bulunabilirdi.

    örneğin; erkek olan insanlar; cinsel birleşim içine girdikleri dişi insanları yemeyecek, bir başka erkeğin onu yemesine boyun eğecekti. çapraz eşleşme taktiğiyle; bu yemek ritüeli gayet düzgün bir şekilde işleyebilirdi. örneğin benim için potansiyel yiyecek olan bir dişinin başkasıyla cinsel birleşim içine girmesi; beni rahatsız etmeyecek; hatta yüklü olmasından ötürü benim için bambaşka bir lezzet olabilecekti. aynı şekilde benim cinsel birleşme gerçekleştirdiğim dişi insanı da başkasının sofrasına konulabilecekti. fakat bu noktada bir sorun oluşuyor; hem de kocaman bir sorun.

    efendim sonuçta; kadın da insan, o halde kadın nasıl yemek ihtiyacını karşılayacak; sonuçta su gibi,hava gibi bir ihtiyaç. o halde kadının da, cinsel birleşim içine girdiği erkeği, zayıf anında yeme gibi bir hakkı doğasına uygun olacaktı. yani toplumsal kurallar oluşamayacağından; daha doğrusu toplum yapısı kurulamayacağından; ayrı ayrı yaşayan insanların birbirleriyle olan iletişimsizliği aslında birbirlerinin doğasını da tanımalarına engel olacaktı; hatta doğanın kendisine alışmaları da imkansız olabilecekti; içlerinden şanslı olanlar yaşamlarını sürdürebilecekti; kumsaldan denize gidene kadar, yırtıcı kuşlar ve böcekler tarafından yenilmekten kurtulan , yumurtasından yeni çıkmış kaplumbağalar gibi, insanlar da, yeni doğduklarında başka insanların, yaşlı insanların masalarına yemek olabilme ihtimallerini yaşam koşullarında barındırıyor olacaklardı. gerçi masa kavramı da; kültürün ve gelişmişliğin sembolüdür; yani çırılçıplak gezinen insan; hayvanları yiyemediğinden onların sadece derisinden faydalanabildiği için; üstüne başına deriden paçavralar takabilecekti; fakat bu medeniyetin gelişmesi için yeterli değildi.

    oy oy..
  • birbirlerini yiyen insanların ülkesinde; aslında yaşayanlar için bir ütopya olamayacaktı doğal olarak; fakat şimdi düşünüyorum da; acaba birbirlerini yeme zorunluluğuyla yaşayan, hayvan eti veya bitkilerle yeme kültürü bir türlü oluşturamayan insanoğlu; o halde kafasında ütopya oluşturamayacaktı; fakat doğal süreç işlemedi de; o günümüz manasıyla hayvani zincirlerini kırdılar diyelim; ve ütopik düşünebildiler; acaba ne kurgularlardı? natura'sı gereği, diğer insanların kan kokusuyla bu kadar içli dışlı olmuş insan acaba; 'keşke insanoğlu insan etiyle beslenmeyeydi' diye düşünür müydü? akagelmiş olan süreç; yani modern insana göre yamyamlık, onlara göre beslenme dışında o insan düşünce yapısı ne üretebilirdi ulaşılmaz olan, ütopya için? düşünüyorum; şöyle şeyler olabilir mi acaba?

    efendim evvela insan niye ütopya üretir kafasında, ona bakalım; çünkü insan cogitans yani düşünen bir varlıktır eyvallah, yaşama koşullarından rahatsız olsun veya olmasın, mutlaka zihninin bir şekilde tetiklediği zincirleme düşün verileri ideal olanı veyahut hiç olmaması gereken'i bulabilir. insan etiyle yaşamını sürdüren bir hayvanımsı insanın ütopyası da bu zincirleme düşün sisteminden muzdarip olacaktır; modern insan nasıl ki; işten çıkmıştır akşam vakti yorgundur; eve gitmek için otobüs kuyruğundadır; gri bir hava hafif yağmur yağıyor; zaten deli gibi yorgundur; gündelik koşuşturmacalardan bıkmıştır; bir an önce eve ışınlanmak ister; o an arabası olduğunu hayal edebilir; çünkü otobüs sıkıntısı daha otobüse binmeden onu beklerken bile çökmüştür üstüne; bir de yolculuk var, otobüsten indikten sonra; eve yürüme seansı var. kısacası; onca yorgunluğu üstüne eziyet çekmeye devam edecektir. o halde; bu modern insan ne düşünebilir? bir arabası olduğunu düşünebilir. veya bir sevgilisi olduğunu, ve iş çıkışı onu son model, konforlu bir otomobille aldığının hayalini kurabilir? hatta yorgunluğundan ötürü akşam yemeğini dışarda yemeyi; mümkünse boğazda; çok lüks ve şuh bir mekanda hafif müzik eşliğinde; tüm modern yemek masası kurallarına uyma inceliğiyle süslü hayallerini kurabilir. insanın ihtiyacı olan şey zihnindedir; zira o an tekrar reel hayata döner ve kendisine bakar; oysa o otobüs bekleyen yorgun argın yalnız insandan başkası değildir! hayallerinde kurdukları salt eve bir an önce ışınlanma fikrinden böylesi tetiklenmiştir. pekala o halde; insan yiyen insanların kafalarında kuracakları da ihtiyaca yönelik olmalıdır;

    misal olur ki; ormanda sürekli kendi yiyeceklerini yani diğer çocukları kapan, ondan önce yiyen bir başka insandan nefret eden bir insan , o insanı şelale manzarası eşliğinde yemeyi düşünebilir. mağarasından çıkmadan salt bu düşüncesiyle duvarlara, hayalini kurduğu yiyeceğin (insanın) resmini çizebilir. hatta çamurdan, topraktan bir heykelini yapmaya çalışabilir. yani düşüncesini eyleme döküp, hayalleriyle bütünleşebilir. oysa hareket noktası; bir acıdan, bir kayıptan, bir eksiklikten başka bir şey değildi. açken kurguladıkları; eyleme döktükleriyle; modern insanın iş çıkışı otobüs beklerken hayal ettikleri arasında benzerlik vardır; evvela bu benzerliğin en önemli karakteristiği düşüncede yaratıma gitmeleridir.
    imitando naturam yani doğayı taklit ederek yani güçsüz insanları yiyerek, güçlüler tarafından da yenilme korkusuyla yaşamaya çalışan insan yiyen insan ile evi ile işi arasında (okul da olabilir) sıkışıp kalmış ve doğası gereği doğaya ayak uydurmuş, zaten ayak uydurduğu için eviyle işi arasında sıkışıp kalmış modern insanın trajedisi benzer değil midir?

    yamyamın hayalini kurduğu dünya düzeninde bütün insanlar onun yiyeceğidir, o insanların efendisidir, diğer bütün insanlar ona çalışır, ona et sağlar, onu eğlendirir, onun rahatını sağlar. böyle bir dünyayı hayal etmez mi yamyam insan? edebilir; bunun karşısında; modern insan da bütün insanların kendisine hizmet etmesini ya da dünyanın efendisi gibi uçuk kaçık idealar peşinde koşmasa da; iş yerinde kendisini rahatsız eden tiplerin gitmesini, yok olmasını isteyebilir,patronun zam yapmasının hayalini kurabilir. veya sıkıcı trafikte bütün otomobillerin, otobüslerin birden yok olmasını ve içinde bulunduğu aracın son süratle yoluna gitmesini düşleyebilir, kantinde her gün karşılaştığı dünya güzeli hatunun artık onun farkına varmasını isteyebilir, sınavlara girmeden derslerden geçmeyi, çayıra çimene yayılmayı arzulayabilir.
    insan çevresiyle bir bütünlük oluşturabilecek şekilde hayal kurabilir.
    otomobille uzaktan yakından işi olmayan bir çiftlik delikanlısının, ya da kantindeki hatundan zerre haberi olmayan herhangi bir öğrencinin böyle sorunları yoktur, tıpkı insan yiyen insanların, 'insan yeme ritüellerinin' dışında başka muhayyileler üretmesi veyahut 'ah keşke insanlar insan yemeselerdi de hayvanları, bitkileri yeseydi' deme yetisine sahip olmamaları gibi.

    o halde sesli düşünmemi bir nihayete erdireyim;
    stoa felsefesine göre natura'ya uyumsuz yaşanamaz; doğal olarak doğasıyla doğaya bağlı olan insanın düşünce yapısı da doğallığından hiçbir şey kaybetmeyerek, doğasının dışına çıkma cüretini gösterdiği anlarda ütopya başlar.
    iş çıkışı yorgunluğundan doğan muhayyile pek de ütopik hayallere götürmez o halde.

    yine de hayal kurmaya devam etsin tabi, o yol başka türlü çekilmez.
  • yaşayandır utopya.
    şaşırdınız şimdi, diyorsunuz ki büyük ihtimal; 'yine ne saçmalıyor!' gerçekleşmemiş veyahut gerçekleşmesi düşünülemeyen, ideal'de kalan, kimilerine göre erken söylenmiş gerçeklik olan utopia olsa olsa disutopia'ya dönüşebilir ama, 'utopya nasıl yaşayabilir ey dostum!' erken çemkirmeyiniz efendim, bir kulak veriniz ay pardon bir göz atınız yazacaklarıma;
    bakın melissos 'u sözlükte incelerken ne demiştim?
    "şimdi var olan olmadığına göre vardır ve vardı ve daima olacaktır ve başı sonu olmayıp zamanca sınırsızdır. olsaydı bir başlangıcı olurdu. olduğuna göre bir kere başlamış olmalı. bir de sonu olduğuna göre bir kere sona ermesi gerekirdi. başlamadığına ve sona ermediğine göre daima vardı ve daima olacaktır, ne başlangıcı vardır ne de sonu; çünkü büsbütün var olmayanın daima var olması olanaksızdır. her zaman var olduğuna göre büyüdükçe de her zaman sınırsız olması gerekir. bir tek olmasa, bir başkasına karşı sınırı olması gerekir. sınırsız olursa bir tek olurdu; iki olsaydı sınırsız olamazdı, tersine birbirlerine karşı sınırları olurdu. böylece sınırsız, sonsuz, bir tek ve büsbütün hep aynıdır. ne yok olabilir, ne daha büyük olabilir, ne şeklini değiştirebilir ne de ağrı yahut acı duyabilir; bunlardan birine uğrasa artık bir tek olamaz. başkalaşırsa var olan artık hep aynı olamaz, tersine önce var olanın yok olması, var olmayanın meydana gelmesi zorunludur." (bkz: doğa ya da var olan/1)

    o halde ilk bakışta kişiye kompleks gelecek/görünecek bu düşün yapısını biraz daha açımlamaya çalışayım efendim; var olan şey bir gemidir örneğin, rerum natura gereği bir var olan'dır. bir tek gemi o halde bir yerde başlayıp, bir yerde bitendir. fakat bir bütün halinde sınırsız, sonsuzdur. melissos'un felsefesine göre; iki olsaydı, sınırsız olamayacaktı. oysa kategorileştirilerek veya parantezle açımlanmaya çalışılsaydı; ikiyken, hatta üçken hatta dört, beş, altıyken.. hep sınırsız olacaktı. (i-ii) (i-ii-iii-iv-v) gibi düşündüğümüzde her parantezli anlatım bir'dir, o halde böyle bakıldığında bir bütün bir sonsuzluk görüyoruz. zira aynı metinde idealize edilen bir diğer husus da şu değil miydi; '..bütün bunlar varsa, ve biz doğru olarak görüyor ve işitiyorsak her birinin bize önce göründükleri gibi olmaları, dönmemeleri ve başkalaşmamaları, tersine herbirinin nasılsa öyle olması gerekir. öyleyse biz doğru gördüğümüzü ve işittiğimizi ve anladığımızı söylüyoruz ; öte yandan bize sıcak soğuk, ve soğuk sıcak, sert yumuşak ve yumuşak sert duruma gelir gibi görünüyor, yaşayan ölür ve yaşamıyandan meydana gelir gibi ; ve bütün bunlar değişiyor ve önce ve şimdi var olan hiçbir şeyin hep aynı olmadığı, demirin sertliğine rağmen biraraya geldiği yerde parmakla aşındığı, altın ve taş ve sert bilinen bütün şeylerin su, toprak ve taştan meydana geldiklerini görür gibi oluyoruz. böylece var olanı ne gördüğümüz ne de tanıyabildiğimiz anlaşılıyor, yani bunlar birbirine uymuyor. kılıkları ve sağlamlıkları olan birçok şeyler bulunduğu söylendiği halde her defa görülenlerden bize herşeyin başkalaştığı ve değiştiği algılanıyor.'
    işte bence madde bu değişimde oluşuyor, işte epikuros felsefesindeki atomların çarpışması hadisesini de buna bağlayabiliyorum zihnimde. çünkü algılayalım, algılamayalım var olan şey, vardır. metamorfoz geçirdiği an veyahut ani bir dış müdahaleye maruz kaldığında artık o öbür var olan değildir, yeni bir var olan'dır. zaten önce ve sonra değerlendirmelerinin gerekli olup olmadığı tartışması işte bu noktada kendini gösteriyor. tartışma gereği; ütopya kabul edilen herhangi bir sistematiğin, ütopya karakterinin dışında değerlendirilebilmesi mümkün değilse, var olan ütopik aksiyonlar, veriler, örneklemeler, sonuçlar artık her neyse, hepsi değişim göstermediği sürece vardır, sınırsızdır. benim iç geçirmelerim, şu örnekte olduğu gibi; 'çevreme bakıyorum, en güçlüsü benim, en doğrusu benim, en akıllısı, en pratiği, en sağlam teoriyle duranı, hudutlu fakat en var olanı benim. e öyleyse neden kesik kesik değer ve özgüven kayıpları yaşamıyordum, tıpkı melissos'un da altını çizdiği gibi, belki de cevabı; 'çünkü, gerçek var olandan daha güçlü bir şey yoktur. değişirse var olan yok olur, var olmayan meydana gelmiştir.' açıklamasında gizlidir. sürekli değişim halinde olan insan bir var olur, bir yok olur. öncenin sonrayı kovaladığı bir coğrafyada yaşıyor olmak eylemini gerçekleştiren insanın, herakleitosçu trajedisine asıl şimdi bambaşka bir trajedi eklenmekte, hatta ona karşı durmakta.' benim ideal devlet'im, ex cathedra virtus'unda olan biten ne varsa, aslında hepsi sınırsızdır. peki ya madem değişen yok oluyorsa, var olan ütopik değerlerim, hatta yenilmez, sarsılmaz gibi görünen ideal devletimin değişime uğraması; işte platon unkisi geliştirilebilir bir devlet'ti, thomas morus'unki keza aynen, veya akılcı anlayışa göre zaten bilime tapınma yolu yeğ tutulmuşken değişmeme olasılığı, -bilimde yenilik gibi abuk ifadeler kullanmaktan kaçınınız, bilimde yenilik olmaz, bilimsel gelişme olur zira- nasıl gözden ırak tutulabilir? o halde başka bir kavram ortaya çıkıyor; gerçek ütopyalar

    örneğin; zerdüşt 'ü düşünün; nietzsche 'nin zerdüşt 'ü kiliseyi yakıp dururken, beri yandan akılcılara da giydirmiyor muydu? üzerinde yanılmıyorsam son zamanda iki entirimde durdum rasyonel dunyada en az bedelle en fazla mutluluk ve doğa ya da var olan/8 ona göre; akılcılar, sokrates'in peşinden gidenler, mythos'u öldürmüştü, belki öldürmediler ama ölmesine göz yumdular. presokratik dönem filozofları ve mythos'lara hayranlık besliyordu, apolloniyen ve dionsyiak değerleri karşı karşıya koyabiliyordu, protagoras ve herakleitos kırması olduğu düşünülen platon 'un ideal devleti'nden, nietzsche 'nin zerdüşt'ünün tanrı öldü 'süne kadar akan zamanı bir düşünün. devrimler, egemenlikler, yıkımlar, savaşlar, emperyalist kaygılar, medeniyetlerin ortak kültür mirası daha neler neler, hatta iki dünya savaşını bile görememişti nietzsche, görseydi tanrı öldü mü derdi, ne derdi bilmiyorum, veya hitler 'in askerleri, onun zerdüşt 'ünü çantalarında dolaştırırken, ne derdi, kimi öldürürdü bay pos bıyık?
    doğayı reddedip camlarda yaşayanların dünyasında, insanın kendini aşma çabasının varsa yoksa aydınlanma ve rönesans'la açıklanıp durmasında, charles dickens 'ın noble savage 'ını oliver twist 'ten bağımsız yargılayarak, canının istediğine insanlık, demokrasi götüren medeni serserilerin gerçek ütopyalarının, bir türlü düzlemde değerlendirilemez halden çıkamamasını nasıl değerlendiriyorsunuz, olağan sonuç bu değil miydi zaten?
    postmodernizm şişman bir kadındı, ve misafirlikte bir bacağı kırık modernizm sandalyesine oturmaya çalışıyordu, beri yandan vücudunun her yanını bağlamış yağlarından ötürü eziyet çekiyordu, öte yandan misafirlikte olduğundan istifini de bozmamaya çalışıyordu.
    olan kime oluyor dersiniz, ev sahiplerine mi, postmodernizm diye yolsuzluğu, soysuzluğu, cehaleti içinde saklı, allı pullu giysiler içindeki şişman kadına kapılıp gidenlere mi?

    işte gerçek ütopyaları algılayabilmeliyiz, 'utopya yaşayandır.' derken bunu kastediyorum, yaşatılmaya çalışılan ütopya, aslında gerçekleştirilmeye çalışıldığı için ve çalışıldıkça, daha bir ütopik kimliğe bürünüyor, battıkça batıyor, battıkça diğerlerini de içeri çekmeye çalışıyor.
    herkesin bir düşmanı var artık, evrim teorisine benzeyen komünist evrim veyahut 1984, yevgeny zamyatin, bir üstadımın dediği gibi aslında sistemlerin yıkılamayacağını gösteriyordu.
    o halde ben 'ütopya yaşayandır' dediğim zaman neden şaşırıyorsunuz?
    bizzat ütopik kimliğin üzerinde doğduğu yerde yokistan yazıyor, washington, brüksel veya başka bir yer yazmıyor. bunları söylemek güçtür, marjinal kabul ederler sizi, ama epistula non erubescit, yazıların yüzü kızarmaz demiş cicero üstadımız, buradan yazılanı okusunlar.

    edit @: meraklısına plutarkhos 'un lykurgos biyografisini öneririm. hem gerçekleştirilmeye çalışılmış bir ütopya'yı da işaret etmiyor o, bizzat efsane, gözünü seveyim mythos.
  • utopya ihtiyaçtan doğar.

    hepimiz biliyoruz artık; hepimiz en güzel gözlere hep yaşla doluyken bakıyoruz ya da en güzel gökyüzüne yağmurlu bir günde gözümüze düşen damlalardan ötürü kesik kesik bakabiliyoruz. tepede manzarayı yakalıyoruz, ancak biraz üşüyoruz. gecenin seyrine dalıyoruz, cıgaradan bir fırt çekiyoruz, ezan okunuyor. ezanın sesine dalıyoruz, mana arıyoruz; aşağıdan bir motor sesi duyuluyor, büyük ihtimalle işe erken gitmek zorunda olan insan evladı için her sabah aynı şey tekrarlanıyor. hep bir şeyler eksik. tam olmamaya programlanmış bir dünyamız var; "dünyamız"dan kastım elbette ki, bizim dünyamız, gözümüzün arkasında ait olduğumuz yer. kendimizi konumlandırdığımız her yer, bizim dünyamız. yoksa tıkır tıkır işleyen doğadan istatistiki veriler sunup, algısında sorun yaşayan tek canlının biz olduğunu da kabullenmek mümkün. her neyse.

    yolda gelirken l. v. golovanov'un bilimsel-teknik devrim ve sosyalist toplum adlı eserini okuyordum. 1980 şubatında konuk yayınları tarafından basılmış; kapak da fena; eski solcu kitaplarının sadeliğinde ama bir o kadar da ibrahim tatlıses renklerinden ötürü (cart sarı arkaplan ve üstünde koyumsu yeşil harfler: http://farm4.static.flickr.com/…05_65d9c7c223_o.jpg) can sıkıcı. her neyse biçim çok da önemli değil aslında, kendimizi kandırmayalım; biraz içine nüfuz edelim. golovanov efendi bilimsel teknik devrimin yapısından birkaç sayfa bahsettikten sonra sadede geliyor: "sovyet halkı, bu denli kısa bir tarihsel dönemde elde ettiği geniş kapsamlı ekonomik ve toplumsal başarılardan gurur duymaktadır;" ve ekliyor: "ama daha birçok karmaşık sorunu çözmek durumunda olduğunun ve iki sistem arasındaki yarışmada su götürmez ve çok yönlü bir utku kazanmak istiyorsa ülkede bilimsel-teknik ilerlemeyi önemli ölçüde hızlandırmak, emeğin üretkenliğini artırmak, üretimi çoğaltmak... zorunda olduğunun da bilincindedir." (sf.22) gurur ve yerinmeme; sorunlara ve rakiplere karşı tetikte olma. yine golovanov bir sonraki yazıya şöyle başlıyor: "sosyalist sistem, bilimi ve tekniği insanın hizmetine sokarak, onları insanın maddi refahı, kültürü, çok-yönlü ve uyumlu gelişimi yönünde kullanarak bilime ve teknolojiye geniş bir ufuk kazandırmıştır." (sf.23) bu sefer daha büyük bir gurur!

    insan kendini ait hissettiği ve kendine ait hissettiği yeri idealize eder deyip duruyorum; kuşkusuz bacon'ın nova atlantis'i ile campanella'nın civitas solis'i ne kadar gurur verici idiyse, golovanov'un sosyalist sisteminde bilim ve teknik gelişim de o denli yüreklendirici ve gurur vericiydi. sosyalist devlet, günlük faaliyetini; bilimsel-teknik devrimin gereklerini, bilimde ve teknikte meydana gelen niteliksel değişmeleri göz önünde tutarak yürütmektedir (sf.23-24). gelecekte olabilecek gelişmeleri dikkate alan marx, bilimi son derece önemli bir toplumsal fenomen, evrensel bir üretim gücü, fikir düzeyinde üretmenin bir tarzı, zenginliğin hem en temel biçimi hem bir ürünü hem de bir kaynağı olarak görüyordu (sf.24). oysa gelinen noktada ne o sosyalist devletin kendisi kaldı; ne de "gelecekte olabilecek gelişmeleri dikkate alan" marx'ı dikkate alan bir sosyalist toplum torunu bilinci. elde avuçta kalan tek şey, eskimiş gurur. süleyman'ın ilimler akademisi. campanella'nın güneş devlet'i. isa'nın göklerdeki babaya benzeme ve bu yüzden dost olsun düşman olsun herkesi sevebilme hoşgörüsü (matta 5.45: "göklerdeki babanız'ın oğulları olasınız. çünkü o, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur; yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır.").

    adorno'cu "ussal toplumsal bir tümel öznenin, insanlığın oluşturulması bugüne dek başarısız olmuştur" (a. demirovic, "özgürlük ve insanlık", sf.329, felsefelogos, s.25/26: günümüzde marxism, 2005/1-2) kabulü aynı zamanda usa dayalı toplum inşasının kendisinin de ütopyalaştığını görmeyi gerektiriyor. gökte olduğu düşünülen "baba" imgesi gibi, herkesi her koşulda sevebilme yetisi gibi insan ile toplumda ussallık görme arzusu idealden öteye gidememiş. insanın herkesi sevebildiği ve buna mukabil o derecede de ussal bir toplumun, ussal bir ferdi olmayı başarabildiği bir zemini düşünüyorum. insan başka ne ister? hiç yanıltıcı görmeyin bu soruyu; bana kalırsa insan daha birçok şey istemeye devam eder; çünkü saydığım bu iki niteliğin insana sonsuz bir cennet mutluluğu vereceğini de bilmiyoruz. dahası cennet mutluluğunu verse bile insanın bununla yetinebileceğini de bilmiyoruz; #14511745 no'lu entirimde biraz bu düşüncemi aktarmaya çalışmıştım; hareket noktam da biraz şaşırtıcı gelebilir ama futurama the beast with a billion backs'tı. insanların istediği şeyin sonsuz mutluluk olduğu bile şüpheliyken, mutlak bir gelecek ideali sunan herhangi bir sistemin ardından koşup, ideolojinin adamı olmanın bir manasını göremediğim için homo insipiens başlığını açmıştım. cennet bahsinde dediğim gibi cennete girdikten sonra (ne tuhaf değil mi; "cennete girmek" deriz, buna mukabil "cehenneme düşmek" ya da "cehenneme atılmak" deriz. cennete giren insan ile cehenneme düşen insan özde aynı; kuyuya düşen adamla yatağa giren adamın aynı olması gibi. oysa ikisinin başlangıçta aynı özden hareketlendiğini ancak sonradan farklılaştığını düşünmek zorundayız.) "ya insan yeniden yasak meyveden yiyerek babasına ihanet ederse? işte burada sarsılma: cennetteki insan, buradaki insan değildir. buradaki insan cennetten taşar; insanın evvela cennete uygun hale gelmesi gerekir. işte dinin getirdiği hürlük budur..." cennet tasarımındaki ütopik imgelerin hepsi insan ihtiyacından doğuyor; tıpkı toplum ve devlet hayatına yönelik ütopyalardaki ihtiyaç faktörü gibi. örneğin bacon'ın nova atlantis'inde rüşvet almayan bir yeni atlantis'li çalışan / memur tipi dikkat çeker. bu adam niçin kurgulandı, tasarlandı? çünkü yazar bacon'ın ingiltere'si rüşvet yiyenlerden ve verenlerden çok çekiyordu. o halde bu ütopyanın, cennetin tasarımında insanların rüşvet almayanların ülkesinde mutlu olacağına dair bir inanç vardır. cennette "huriler" düşüncesi de (tur suresi 20; rahman suresi 72), haliyle yaşamında huri görmemiş, bunun eksikliğini hisseden insanlara seslenir. "çadır içinde bekleyen huri" (rahman suresi 72) kurgusu, hayatı çadırlarda yalnız başına geçen bedevinin, söz konusu kuralları yerine getirmişse, kolaylıkla "hayır" diyemeyeceği bir davet olsa gerek. bacon rüşvetin olmadığı bir ülke tasarlıyor; islam da rüşvetin, faizin, haram paranın olmadığı bir ülkenin idealini kuruyor; beri yandan huriler de ilahi rüşvetin daniskası olmuyor mu? o halde bazı rüşvetler ödülden sayılabilir.

    there is beyond the sky
    a heaven of joy and love
    and holy children, when they die,
    go to that world above.

    there is a dreadful hell,
    and everlasting pains;
    there sinners must with devils dwell,
    in darkness, fire and chains.

    isaac watts'ın şiiri çok naif. belki de böyle olmak zorunda; çünkü başka türlüsüne "tasarım yetisi" yetmiyor. beri yandan tasarlamak da zorunda; peki ne yapacak? önüne konulanla yetiniyor. iki alem tasarlıyor; birine yaklaşıp diğerinden kaçıyor. başka bir adam daha peydah oluyor; o da iki alem tasarlıyor; birine yaklaşıp diğerinden kaçıyor. ama bu ikinci adam için ölmeyi beklemeden, bu dünyada yapılacak değişiklikler önemli. bu dünyanın ıslah edilmesi gerektiğini uydurduğu ideal devlet hikayesiyle anlatmaya çalışıyor. bu yüzden naif değil; çünkü dünyevi. ancak bir yönden öbürüyle aynı yapıda: ikisi de tasarlayabilecekleri ölçüde mutluluk ideali tasarlayabiliyor, yani ellerinden gelenin en iyisini düşleyebiliyorlar. ütopya mevzusunda bir yerde şöyle deniyor: "yunan tasarımının yiyeceği bizim besinimizin antitezi... zihnimiz olanaklar üzerinde serbestçe oyun oynuyor" (herbert george wells, a modern utopia, p.99, nebraska press, 1967). düşünemediğimizin hayalini nasıl kurabiliriz? kurup kurabileceğimiz en iyi "cennet" (iyiden kastım, "tatmin ediciliği bakımından iyi"lik durumudur; öyle ya farklı dinlere göre farklı cennet tasarımları mevcuttur) budur; çünkü biz tasarlayabildiğimiz kadarıyla tasarlayabiliyoruz. bunun sağlaması olarak şu örneği verebilirim: ben ferrari motorlarıyla ilgili bilgi sahibi değilim; o halde burada onunla ilgili tatmin edici bir masal anlatmamın imkanı da yoktur; dahası "en iyi ferrari motoru" idealim de tatmin edici olmayacaktır; çünkü ferarri motorlarına dair zeminde zihnimin serbestçe at koşturabileceği herhangi bir boşluk yoktur. zihnim benim her şeyim; "aklımı yitirdiğim" söylendiğinde; aslında düşün dengemi yitirdiğim kast edilmiş olur. cennet tasarımına inanmayan kişi de, bu zeminde dengesini yitirmiş demektir. çünkü tasarlanabilecek bir zeminde, tasarlamamayı seçmiş olmanın acılığı kendini gösterir. ileride mars'ta koloni kurabilirsek, cennet tasarımlarımız da değişecek kuşkusuz. işte o zaman yeni dengeler ve haliyle denge yitimleriyle karşı karşıya kalacağız; çünkü cennetten taşmanın ya da "cennet tasarımından" kopmanın kendisinin de ütopya kurulumundaki ihtiyaç durumuyla alakalı olduğu kanaatindeyim. bana göre bulamayan değil, aramayan insanlıktan çıkar.
  • bir dizi halinde antikçağ'da ütopya meselesini irdelemek istiyorum, hatta az önce ilk yazıyı da fırından çıkardım.

    antikçağ’da ütopya (1) :::
    "altın çağ mitosu bir ütopya mı?"
    http://jimithekewl.com/2011/09/25/utopya/
  • antikçağ'da ütopya (2) :::
    "ütopya prototipi olarak solon’un yasaları"
    http://jimithekewl.com/2011/10/03/utopya2/
1743 entry daha