şükela:  tümü | bugün
4 entry daha
  • carl sagan'ın the demon haunted world, science as a candle in the dark'ında geçiyordu, orada görmüştüm: uzaylılar tarafından kaçırılmanın psikopatolojisi kapsamında sagan'a gelen mektuplardan birinde uzaylılar tarafından kaçırılmış olduğunu iddia eden kişilerden birinin çocukken cinsel tacize uğradığı, iyileşme sürecinde birçok uzaylı canlı çizimi yaptığı, odanın içinde uçtuğunu hissettiği ve haliyle güvendiği yetişkinlerce istismar edilmiş olduğu gerçeğiyle yüzleşmektense uzaylılar tarafından kaçırılıp taciz edildiğine inandığı üzerinde durulur. taciz edilen kişi bu hayattaki, kendisine en yakın kişiler olan ana veya baba (veya kardeşler) tarafından taciz edilmiş olduğunda, kendisini bir nevi kurban olarak görmeye başlar. bu kurbanlık durumu haliyle kaçınılmaz bir son doğurur: kişi kendisini tümüyle güvensiz hissettiği bu dünyadan sıyrılmak, kopup gitmek ister, bu isteği ona pahalıya mal olur; zira artık bu dünyanın değil, kurtulması gerektiğini düşündüğü dünyanın gerçeğiyle yaşamaya başlar. uzaylılar tarafından kaçırılmış ve tacize uğramıştır; bu düşünce onu rahatlatmaktan öte, transa sokar. bu aslında sadece bir kurtuluş değildir, aynı zamanda bir yaratımdır. insanlık tarihi insanın ömrüne benzer diyoruz; tanrı fikrinin yaratımına benziyor kişinin "uzaylılar tarafından kaçırılma" düşüncesine kendisini mahkum etmesi. o kişiye istediğiniz kadar "uzaylılar" diye bir canlılar topluluğunun olmadığını kanıtlamaya çalışın; kaçırıldığını iddia ettiği herhangi bir zaman dilimine ait video görüntüleri ya da fotoğraf kareleri sunun; bunların hepsi boştur, çünkü o sığındığı limanın varlığına inanmak zorunda olduğu için inanmaktadır, onu sağlam bir muhakeme dayanağına yerleştirebildiği için değil. tanrı düşüncesinde de benzer bir yan var; bu hayata bağlılığını -ironik bir şekilde- bu hayattan sonraki başka bir hayatın varlığına bağlama niyeti, ölümlü yaratık için müthiş bir çaresizliği gösteriyor. doğaya çırılçıplak doğan insan ile güvenebileceği ebeveyni tarafından travmaya itilen insanın çaresizliği birdir, aynıdır. ikisinde de ölüm anına dek geçirilecek sürenin, travmadan kurtulma ve sakinleşme sürecine dönüştürülmesi söz konusudur.

    harvardlı bir psikiyatriste göre "gerçek uzaylılar aramızda" ve bunlar "insan kurbanları kaçırmaktalar" (joel paris, myths of childhood, p.88, psychology press, 2000); yani dünya dışından buraya insanları kaçırmaya gelen uzaylıların varlığını tartışmaya bile gerek yok; biz kendi kendimizi bu hayattan kaçırmaya yeteri kadar yetkiniz. ebeveynin veyahut başka birisinin gerçekleştirdiği çocuk tacizi ve tecavüzünün bir sonucu olan travmanın üretebileceği bu "uzaylılar tarafından kaçırılma" hikayesinin kültürler arasında değişiklik gösterebileceğini düşünüyorum. şimdi elimizi vicdanımıza veyahut başka bir yerimize koyup düşünmemiz gerekiyor; insanlığın bugüne dek uydurabildiği bütün mitosları gözümüzün önüne getirelim. herbirindeki temaları alt alta koyup ortak kaideleri, sonuçları, dersleri incelemeye çalışalım; acaba onları da başlı başına insanların doğa karşısındaki ("çırılçıplaklık, korunmasızlık") travmalarının ürettiği bir nevi kaçış, yaşamı çekilir kılma planı olarak görmemiz mümkün müdür? süper kahramanların nezdinde kendisindeki güdüklüklerin hesabını sormaya girişen insanın duyduğu haz, rahatlık haliyle bir tedavi sürecinin meyvesine benzer. örneğin achilles'in nezdinde tanrısal olmayıp tanrı katında, büyük işler başarma sevdasını kaşıyabilir; buna neden şaşmalıyız ki, neden inandırıcı olmasın bu? zira insanlar, istedikleri vakit mitosları istedikleri gibi şekillendiriyordu; örneğin yabancı / kadın düşmanlığının doruk noktasına vardığı medea hikayesini düşünün (medea/@jimi the kewl); bilinçli olarak yunan'ın asillerine veya tiyatro seyircisine amazonların, barbarların (ucu çocuklarının bile gözünün yaşına bakmayan, cadılığa kadar giden) ne kadar da kötü olduğunu göstermeye çalışıyorlardı; seyirciye yuhalatılan bir medea! ya da aeneis'te kartacalı dido'yu düşünün; aeneas'a olan aşkı, roma edebiyatının güneşi vergilius tarafından hiç edilerek, tanrısal misyona mağlup ettiriliyor, tabi beri yandan kartaca düşmanlığı da körüklenmiş oluyor: işte bu da ihtiyaçtandır!

    insanlar, topluluklar halinde olsun ya da olmasın, kendi hikayelerini ihtiyaçtan ötürü yazarlar. musa'nın 10 emrini veyahut paulus'un mektuplarını düşünün, bunlar hep ihtiyaçtandır. çünkü insan güdüktür (itinayla bkz. defectus defector); her ne yapıyorsa o güdüklüğünü gidermese de, en azından örtmek adına yapıyor. topluluk achilles'le "başarma"nın tadına bakabilir, medea veya dido ile barbarca yaşanan, hudutsuz tutkularını lanetleyebilir. insan da topluluğun sadece oluşturucusu, mayası değil aynı zamanda küçük bir tipidir; bu niteliğiyle eksikliğini, korunmasızlığını bir nedene bağlamak isteyecektir; bastığı zemini lanetleyemeyeceğine göre (ki bunu başarmak demek, ölmek demek; ölenler kurtulur!) ya onunla uzlaşacak (tam anlamıyla iyileşecek) ya da onu bu dünyanın dışına iterek (tıpkı yunan idrakının barbar medea üzerinden hudutsuz tutkuyu yunanistan'ın dışına itmesi gibi) onu o eden ebeveynini aklamış olacak (bunlardan ilki, ebeveynin affedilmesi anlamına gelmiyor; sadece durumun vehametini kavrayıp, başka doyurucu değerlere sığınarak kendisini kurtaracak: örneğin aşırı dindar olabilir ya da bir düşünceye kendini kaptırabilir, kendini işe verebilir vs.).

    susan a. clancy'nin abducted: how people come to believe they were kidnapped by aliens'ında geçen (p.140-141, harvard university press, 2005) bir husus da çok tuhaf; beklenmedik psikolojik sıkıntı içine giren kadınlar genelde bu sıkıntılarını anlamlandırmaya, cinsel istismarı ele almaya çabalamaktadır. kadınlardaki bu eğilimin uzaylılar tarafından kaçırılma hikayesini uydurma telaşına dönüşümü dikkatle incelenmeli. zira kadınlardaki bu "acıyla yüzleşme gayreti"nin kökeninin de insanlık tarihi kadar eski olduğunu düşünüyorum; bu, bir araya gelen birkaç feministin topladığı imzalarla çözülebilecek bir sorun değil. #14110326 nolu entirimde yasak meyve konusuna değinirken yaptığım okumalarda da bunu görmüştüm; özellikle de -yunan idrakının karşısındaki barbar medea imgesi gibi- erkekler önünde, onlar gibi olmayan kadın imgesi ısrarla vurgulanan husustur. sadece havva da değil; onun yunan'daki archetypus'u pandora da bir yerde öngörü yeteneği olmayan epimetheus tarafından erkeklere bela edilmiştir, yani öngörüsü olan (prometheus) asla böyle bir tufaya gelmezdi, kadın bela olamazdı. bana kalırsa sistemli kadın hareketlerinin evvela yüzleşmeleri ya da düşünmeleri gereken şey "acaba bizdeki, bela olmaya dair bu savunma psikolojisinin kendisine karşı bir savunma mekanizması geliştirme zamanımız gelmedi mi?" olmalı; zira şu çağda modern toplumlarda kadın havva değildir, erkek - kadın farklılığının bu denli kapandığı bir ortamda, her iki cins arasında psikolojik sıkıntılara verilen tepkilerle ilgili olarak da bir fark kalmaması gerek değil mi?
  • (madem bahsedildi, sagan'dan alıntıyı yapalım)
    "kimi kaçırılma öyküleri tecavüz, çocuklukta baba, üvey baba, amca, dayı ya da annenin erkek arkadaşı tarafından cinsel tacize ilişkin kötü anıların dışavurumu da olabiliyor. kuşkusuz, sizi taciz edenin sevdiğiniz ve güvendiğiniz biri değil de, yabancı bir varlık olduğuna inanmak çok daha rahatlatıcıdır. kaçırılma öykülerini duyar duymaz doğru kabul eden terapistler, bu savı inkâr ediyor, hastaları cinsel tacize uğramış olsaydı mutlaka kendilerine anlatacaklarını öne sürüyorlar. anket sonuçlarına göre yapılmış bazı tahminler, her dört amerikalı kadından ve her altı amerikalı erkekten birinin çocuklukta cinsel tacize uğramış olduğu yolunda (olasılıkla, bu tahminler gerçeği olduğundan çok daha abartılı gösteriyor). uzaylılarca kaçırıldığını söyleyerek terapiste giden hastaların önemli bir kısmını, hatta genel halka göre daha yüksek bir oranını cinsel tacize uğramış bireyler oluşturuyor olmalı. tersini düşünmek, anket sonuçlarıyla çelişmiyor mu? hem cinsel taciz hem de kaçırılma üzerine uzmanlaşmış terapistler, hastalarını taciz anılarını anımsamaları için destekleyerek aylar, kimi kez yıllar geçiriyorlar. yöntemleri benzer, hedefleri de aşağı yukarı aynı: genellikle uzun zaman öncesine ait üzücü anıları canlandırmak. her iki alanda da terapistler, hastanın çok kotü olduğu için bastırılmış bir olayın duygusal yaralarını taşıdığına inanıyorlar. kaçırılma terapistlerinin çok az sayıda cinsel taciz vakasına, taciz terapistlerinin de çok az kaçırılma vakasına rastlıyor olması kanımca çok çarpıcı. çocukluğunda gerçekten cinsel taciz görmüş ya da ensest ilişki yaşamış kişiler, son derece anlaşılır nedenlerle, bu deneyimlerini hafife alıcı ya da yalanlayıcı her şeye karşı duyarlı olurlar. öfke dolu olmakta da haklılar. abd'de hemen hemen üçte ikisi on sekizinden önce olmak üzere her on kadından biri tecavüze uğramış. son yapılan bir araştırma, polise bildirilen tecavüz kurbanlarının altıda birinin 12 yaşın altında olduğunu gösteriyor. (üstelik bu, polise en az sıklıkla bildirilen kategoriyi oluşturuyor.) bu kızların beşte biri, babaları tarafından tecavüze uğramış."
    carl sagan, karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı, sf.153-154, tübitak 2006
  • tuhaf bir durum gerçekten; sözlük bünyesinde bana yöneltilen sorulardan bir kısmı "neden yazıyorsun bunları? bir gün site çökerse ne olacak emeklerin?" şeklinde aslında içinde önemli ölçüde "boşa kürek çekiyorsun" algısını barındıran retorik nitelikli; ben bunu bütünüyle anlamsız bulduğum için çoğu kere es geçiyorum. zira bu mantıkla hareket etmek istersek, yaşamanın bile anlamı kalmaz; nasılsa bir gün öleceğiz değil mi? ya da daha minimal düşünürsek, ha uzun ha kısa bir zaman sonra, bir gün ekşi sözlük mutlaka işlevini yitirecek, o yitirmese bile biz bir gün mutlaka öleceğimizden, arkada kalacak olan yazılarımızın bizi artık tatmin etmesi de mümkün olmayacak, sonuç olarak bu mantığa göre şu ortamda başkalarıyla bir harf paylaşmanın bile anlamının olmaması gerekir. bugüne kadar hiç hissetmediğim bir duygu bu, en azından ekşi sözlük için, tüm çabanın boşa gittiğini hiç düşünmedim. ya da "düşünmemiştim" diyeyim; ancak tuhaf bir şekilde "uzaylılar tarafından kaçırılmanın psikopatolojisi" hususunda bir şeyler karalamaya başladığımda belki de ilk defa bu anlamsızlığı hisseder gibi oldum. niye yani, düşünsenize uzaylılar var ya da yok; kaçırılma var ya da yok üstüne bir de kaçırılma iddiasının arkasında psikopatolojik bir çözümlemeyle açığa çıkarılmayı bekleyen gizli sırlar var ya da yok. belki de hiçbiri yok; ama bu başlık ve konu var. bunlar geldi aklıma. uzunca bir yazıydı yazdığım; ama işte bu karamsarlıktan ötürü silindi tarafımdan, hem de henüz okuyucusuyla buluşmadan (burada ağlamaya başlıyorum ühühhhhüh). sonra ne olduysa oldu başka bir şey araştırırken o lanet olası alien abduction ibaresini görüverdim satır arasında; birkaç saat evvelinde de ekin çemberleri adlı belgeseli de izleyince bu lanet olası başlığa yeniden uğramak zorunda kaldım.

    şunun altını da ciddiyetle çizeyim: aslına bakılırsa uzaylılar tarafından kaçırılma hikayelerinin uydurulmasını hatalı buluyor değilim; burada bir hata veyahut saçmalık da aramıyorum. sadece carl sagan'ın bahsettiği ve çok ciddi makalelerin, araştırmaların üzerinde ciddiyetle durduğu gibi, uzaylılar tarafından kaçırılma (alien abduction) hikayelerinin çocukken veyahut ergenliğe geçişte (biraz evvelinde de olabilir; sonuç olarak herhalde 17-18 yaşlarına kadarki süre) yaşanmış olan cinsel taciz (sexual abuse) vakalarıyla ilişkilendirilmesi bana kalırsa batıya özgü tipik çözümlemeci zihniyetin bir ürünü. ve gayet de yerinde bir zihin aktivitesinden öte bizi mutlak anlamda çözüme götürse de götürmese de, böylesine karmaşık ve asla madde aleminin parçalarını, bilimin kabul ettiği ölçüde, incelerken anlaşılması mümkün olmayan problemlerle karşılaştığımızda ne düşünmemiz gerektiğine dair rehber olma niteliğini taşıyor. tamam da, uzay-> uzaylılar-> uzaylılar tarafından kaçırılma süreciyle oluşan hikayenin yıkılmasıyla, mağdurun daha da mağdur hale getirilip getirilmeyeceği de meşhul. bilim ne işe yarar? hayalleri yıkmak, sığınılan kumdan kaleleri dağıtmak neden "uzaylılar tarafından kaçırılma" düşüncesine "mecbur" olan bünye için daha iyi olsun ki? aslında bu bir sonuç değil midir? bu adli bir vaka değil ki, gerçeğin ortaya çıkarılması vicdanı rahatlatsın. en savunmasız anında aile içinde cinsel sömürüye maruz kalan bünyenin uzaylılar tarafından kaçırılmış olduğuna olan inancının sarsılması ve tümden ortadan kaldırılması, onun bir nevi kalkanının yere düşürülmesi demektir. ve ona "bak sen işte bu kadar güçsüzsün; inandığın, sığındığın her şey sahte. sen acımasız bir savaşın ortasında silahsız, kalkansız, en güvenmen gereken kişiler tarafından yapayalnız bırakılmış, hatta yem edilmiş bir kurbansın." denmesi demektir. kalkanı düşüren acı hakikat mi yoksa kalkan niteliğindeki mitos mu mağdura egemen olacak? bu ikilem, müthiş bir insanlık problemini ifşa ediyor. bu hayatımızın her alanında geçerli; neye inandığımız sürekli tartışmaya açılıyor; aslında inanmış olduğumuz şeylere neden inanmak zorunda olduğumuz ciddiyetle irdelenmeden, bir çırpıda inandıklarımız üzerinden gardımız düşürülüyor. daha evvel defalarca burada yazdğım gibi, doğa karşısında hayvanlar kadar güçlü ve uyumlu olamayan insan evladının hayvanlar gibi doğaya değil de kültürel doğasına doğması, belli bir irade ve idare yetisine kavuşana dek çevresindekilerin yontmalarıyla biçimlendirilmesi onun için müthiş bir tutsaklık demektir. arnold gehlen'in insan ile hayvan arasında gördüğü mahiyet ayrılığı önemlidir; ona göre insanda hayvanlık vardır, ama insan bu hayvanlıktan taşar, taştığı anda da insanlaşmış olur. peki ya biz insanlaşma (olgunlaşma) sürecinde olması gerekenin dışında (tamam farkındayım bunun da ucu açık; öyle ya kime göre "olması gereken", hangi düşünceye, dine, sosyal kurallara göre? ancak her türlü tartışmanın yapılması gerektiğini düşünmekle birlikte, müşterek kabullerimizin olduğunu da kabul edebiliriz. sözgelimi, her türlü cinsel istismarın kötülenmesi, lanetlenmesi, cicero'nun çarmıh cezasıyla ilgili söylediği gibi, "zihnimizden bile çıkarılması" gerekir) bir yönlendirmeyle, sağlıksız bir zihin (ve beden) yapısına kavuşursak; bunu ömür boyu taşıyacağımız bedelini tek başımıza ödemeye de mahkum olduğumuza göre, uzmanların ya da bizim dışımızda herkesin yalan bellediği kimi hikayeleri uydurmamızda ne sakınca var? böyle bir durumda, yani böyle hikayeler uydurmak zorunda kalan insanların bu hikayelere olan muhtaçlığı nasıl giderilebilir? onlara bu hikayelerin onlar tarafından uydurulduğunu ve aslında içinde kaçmakta ve unutmakta olduğu kimi acıların bulunduğunu söylemek, onların belki de en yakınları tarafından yüzüstü bırakıldıkları bu acımasız dünyada gardını düşürmeyecek midir? insanların böylesine hikayeler uydurup inanabilmeleri, kendilerine uyguladıkları baskının ne kadar şiddetli olduğunu gösterir. bir insanın bir şey uydurup, ona varmış gibi inanmasından daha dehşet verici ne olabilir?

    teoman duralı hocam, ibrahimi dinlerden bahsederken, bunların insanlara müthiş bir tutsaklık-hürlük sunduğundan bahsediyordu. insan, herhangi bir şeyi yapıp yapmama kararını verdikten sonra kendi kendineyken yani kendisiyle başbaşayken duyduğu pişmanlık, her an omnipotens bir güç tarafından izlendiğini bilmesinin de etkisiyle müthiş bir tutsaklığa sebep olur. ne yaptıysa, bedelini mutlaka ödeyeceğini bilmenin yarattığı sıkıntı bile büyükken (örneğin yunus emre'nin dizelerine bakalım; allah'ı bir sevgili gibi sevmenin, onu kaybetmenin korkusu ve ıstırabı, burada dile getirdiğim sıkıntıya benzerdir.) bir de kendisi dışında bir insanın müdahalesiyle allak bullak olmuş zihninin içinde kendisine bile itiraf edemediği vakalara değişik hikayeler uydurma tepkisinin yarattığı tutsaklığı düşünün! burada artık libertas arbitrii denilen hür irade'nin kendisi bile ortadan kalkıyor; zihin insanın mağdurluğuna karar verip, insanın kendisini de ikna ediyor. bu inanılmaz bir kölelik! ve uzmanlar çıkıp bu köleliğe son veriyorlar; verdiği zararlardan ötürü seneler seneler önce mahzene kapatılmış olan bir canavarı, onu oraya tıkan mağdur kişiye iyilik olsun diye serbest bırakıyorlar. burada insan gerçekten müthiş bir tragedyayla karşı karşıya kalıyor; zira tragedyadan anladığımız hususu iyi bellememiz gerekir: tragedya çözümsüzlüktür. bu yüzden ibrahim'in dininde tragedya yoktur, çünkü çözüm vardır. hep verdiğim örneği tekrarlayayım: orestes hem anne katili, hem de babasının öcünü alan evlattır; haydi bakalım cennete mi cehenneme mi tıkacaksınız onu? problemin çözüleceğine dair ışık yok, demek istediğim bu. mahzenden canavarı salmak, hakikatin gün ışığına çıkarılması demek; ama beri yandan o canavar yüzünden mağdur olmuş kişiden başka kimsenin herhangi bir sorumluluk yüklenmediği veya bedel ödemediği ("acıların paylaşılması" gibi bir şeye inanmıyorum; insan felaket bir şekilde gurbet yaşamı sürüyor. kimse kimsenin acısını anlayamaz; hatta biraz zorlarsak, başkalarının acılarını paylaşmada bile kimi sadist dürtüler açığa çıkarılabilir) bir ortamda yeniden o canavarla dövüşmesini istemek demek; oysa belli bir noktaya gelmiş; yani zihni tarafından uydurulmuş hikayelere mahkum olacak ölçüde hasta (hastalık boyutunda!) kimliğiyle mağdurun telkinlerle, ilaçlarla, kendisi gibi olanların aracılığıyla vs. herhangi bir yolla tertemiz çocukluğuna geri dönmesi mümkün değil ki? mümkün mü yoksa?

    tuhaf olan şu; bunun mümkün olduğunu yani consolatio'nun mümkün olduğunu felsefi ekoller, bilgece yaklaşımlar ortaya koyuyor. zira yazılan her nasihat insanın iyiliğinedir; en azından ekol bunun üzerine kuruludur. en aşırı söylemlerde bile insanın iyiliğini görürsünüz temelde. toplu intiharları düşünün; mutlaka o anki durumdan daha iyi bir duruma geçileceğine dair kanı onları ölüme götürür. bu da çok derin bir statü; çok dikkatle incelememiz gerekir: burada kastettiğim, insanın, kendisinin kötülüğünü istediği zaman bile aslında iyiliğini istiyor oluşudur. stoa düşüncesinde katorthoma, kathekonta, proegmenon ve aproegmenon kavramlarını düşününüz; en nihayetinde bunlar birer ideal insan yaratmak düşüncesini taşırlar. uygun tutumlar önerirler; belli kurallar dizgesi oluşturup, sınırın içinde kalanları bilge, dışına çıkanları da başta mutsuzluk olmak üzere her türlü olumsuzluktan mustarip görürler. hatta özgürlük de buna bağlıdır (bilge ya da özgür olan). dinlerdeki kabuller de aynı amacı taşır; aztek'te veya moche uygarlığında tanrıya kurban edilmeye götürülen insanda bile "her şeyin daha iyi olacağına dair" naiflik olduğundan söz edilir. o halde bütün bunlardan hareketle; consolatio'nun yani teselli'nin öz olarak mağdura aktarılması işe yarayabilir. aklıma ilk gelen örnek, kendimle fazlasıyla özdeşleştirdiğim boethiusçu estne aliquid tibi te ipso pretiosus düsturudur. yani "sana senden daha yakın ne olabilir ki?" retorik sorusu. boethius'un philosophiae consolatio'sunun neredeyse başından sonuna işte bu tema hakimdir. "sen başından beri, başına ne gelirse gelsin, yalnızsın; sana senden daha yakın hiçbir şey olmadığı için ve tanrısal kudret evrende şansa, rastlantıya yer bırakmadığından (isterseniz tanrısal öngörüyü çıkarıp yerine kendi öngörünüzü de ekleyebilirsiniz; ama temanızda bütünlüğü görmelisiniz, esas mesele bu); dün, bugün veya yarın başına ne gelmişse, geliyorsa ve gelecekse, sen en nihayetinde bir şey yitirmiş değilsin. sen seni kaybettiğin an sen olmaktan çıkarsın. bu da ölümün kendisi olabilir mi?" denilebilir. ilk başta sanılabileceği gibi, bu consolatio örneğinde bir asosyallik düşüncesi yoktur. sadece insanın, kendisini her ne yolla olursa olsun, bir şekilde aeternitas'a yani sonsuzluğa katması gerekir. zira bu açıdan bakılırsa dünyevi kaygıların; beklentilerin neredeyse tamamı bizim dışımızda, bizi ilgilendirmeyen içi boş şeylerdir. insanın başına gelen burada bahsedildiği gibi bir derdin, sıkıntının kendisi de dünyevidir. eğer insanın içinde "peki neden ben?" sorusu ısrarlı bir şekilde rahatsız etmeye devam ediyorsa; ölümden sonra bu dünyada yaşanan her şeyin karşılığının olacağına dair düşünceye de sarılabilir. cehennem veya cennet fikri ne işe yarar sanıyorsunuz? burada ortaya koymaya çalıştığım consolatio modeli tabi ki bir örnektir. başka türlü teselliler bulunabilir; ancak benim şu an bir çırpıda değilse de, yine de bütün ömrümü buna vakfetmediğimden, bir kere de sunduğum bu mağdura "başka bir kalkan sunma" tedavisinin augustinusçu contemptus mundi olgusuyla alakalı olduğu bilinmeli. ve galiba benzer consolatio'ların hepsinde ortak yön de bu olabilir; yani dünyanın küçümsenmesi, hor görülmesi. ve sonluluktan taşıp, tacizci uzaylıların varlığındansa sonsuzluğa (bırakalım filozoflar, teologlar bunun içeriğini tartışsın) sığınma söz konusudur.

    peki şimdi bütün bu anlattıklarımdan sonra, beynimi kemiren asıl soruya geleyim: ya benim burada consolatio olarak çizdiğim dünyevi acıdan sıyrılma projesinin aksine jungçu "i do not believe... i know" düsturu gelecekte, böyle vakalarda çok daha yararlı olabilecekse? acaba bizim böylesine zihin kandırmacaları karşısında yeni ve bilinçli kandırmacalara sığınmamız değil de, hakikatin ortaya çıkarılması, gelecekte bu tarz cinsel sömürülerin ortadan kaldırılmasında daha etkin olmamızı sağlayacaksa? bu durumda "olan oldu" diyerek, söz konusu mağdurları bir nevi tanrı'ya kurban eder gibi, hayatlarını karartan canavarlarla yüzleştirip, gözden çıkarmanın zorunluluk olduğu da anlaşılacaktır.

    çok karamsar bir tablo mu çizmiş oldum?
1 entry daha