şükela:  tümü | bugün
  • bu konuya az çok değinen çeşitli filmlerden hareketle 10 maddede;

    1 - into the wild misali, teknolojiye bulanmış dünyayı bir yana bırakıp doğaya karışarak,
    2 - naked misali, hiçbir şeyi umursamayıp hayatı ti'ye alarak,
    3 - det sjunde inseglet (yedinci mühür) misali, çeşitli soruları kendimize ve başkalarına sormaktan korkmayarak, dinsel konularda analitik sorgulamalar yapmaktan kaçınmayarak,
    4 - existenz misali, kendimizi sanal dünyaya kaptırmayıp gerçeklik karmaşasında kaybolmayarak,
    5 - truman show misali, mutluluğun büyüsüne kapılmayıp gerçeği kovalayarak,
    6 - pleasantville misali, yaşamın sadece siyah- beyaz değil, renkli yanları olduğunun da farkında olarak,
    7 - dogville misali, insanın yüce bir varlık olmadığını ve nereye giderse gitsin, yine aynı insanlarla karşılaşacağının farkına vararak (benzer biçimde, kavafis'in "kent" adlı şiirini (#48560454) tavsiye ederim *),
    8 - dark city misali, kaderci anlayışı reddedip irade gücümüzle karanlıkları yırtarak,
    9 - a clockwork orange misali, mekanik olmadığımızın ve hatalar yapabileceğimizin olgunluğuna ulaşarak,
    10 - brazil misali, bir insanın kimlikten veya istatistiklere eklenecek kavramdan ibaret olmadığına kanaat getirerek

    belki varoluş acınızı tamamen dindirmez ama kesinlikle hafifletebilirsiniz.
  • karnıyarık içini bolca yapıp ekmek arasına koyup yiyin.

    varoluşla ilgili bir sancım, ağrım, sıkıntım felam olmadığı için üstüne 1 fincan da filtre kahve içiyorum, tövbe yarabbi 1000 yıl daha var olasım geliyor. deneyin.
  • aşağıdakileri eksiksiz yaparsanız rahatlarsınız.

    - doğa/yaban hayatı yaşamaya başlayın
    - yemeklerinizi kendiniz yapın.
    - tv, internet falan açmayın/kullanmayın. çok merak ederseniz radyo.
    - müzik kutusu kullanabilirsiniz.
    - tavuk, kedi köpek besleyin (illa evin içine almanıza gerek yok)
    - kendinize yetecek kadarki basit şeyleri ekmeniz sizi çok rahatlatacak. (domates, biber, salatalık, marul, roka, maydanoz)

    şimdi özetleyelim. bu tarz problemleri yalnız kalınca ve insanlardan uzaklaşınca çözeriz. aslında çok basit bir mantıkla çalıştığımızı, doğduktan sonra yaşam ile ölümümüz arasındaki
    sürede misyonumuzu çok da büyütmememizi anlatır bize doğa. çoğu zaman da inandırır.
  • 2 liraya tavuk döner yemek. tavuk döner yiyen adamda varoluş acısı falan barınamaz.
  • fularlı ve top sakallı dostlar, öncelikle hepinize selam olsun. birer kadeh şarap alıp, birer pipo yakar mıyız?

    vaktiyle felsefeye meraklı bir abimizden bu mevzuyu duyar, varoluş acısı yada sıkıntısı dediğimiz şey tam olarak ne olaki acaba? gibisine kendimce dertlenirdim. hatta bu abimizin bu mevzuya kafayı takmasının sebebini esasen maddi sıkıntılar çekmesine yorardım. neticede orta dereceli bir kamu görevlisi insandı ve aldığı 3 kuruş maaşı da kitaba, şaraba, plaklara yatırırdı. kendisiyle ortaokul yıllarımda ingilizce dönem ödevime yardım etmesi vesilesiyle tanışmış ve zaman içinde sık sık sohbetlerine katılma imkanı bulmuştum. daha doğrusu o ve bir kaç arkadaşı sohbet ederler, ben bir çoğunu da anlamadığım bu konuşmaları sessizce dinlerdim.

    başka arkadaşlar, başka abilerin sohbetlerine gidip fethullahçı oldular da kendilerini bu nevi tasalardan korumuş oldular. gerçi şu sıra onlar da tayyiple çatışmanın dayanılmaz pişmanlığı altında ezilip duruyorlar ama ben bir şekilde kıvıracaklarına inanıyorum.

    her neyse, konuya her daim ilgi duymam işte biraz da bu vesileyledir. insan çok da anlayamadığı bir mevzuyla karşılaşınca zaman içinde o mevzunun üstüne gider, okur, araştırır, bulabildiği ehil kimselere sorar, neticede kendince bir çıkarımda bulunur.

    peki nedir bu varoluş sıkıntısı? son baharda zirve yapar da, kışın ortalarında hiç dokunmaz mı? yani mevsimsel olarak mı duyumsanır? yoksa yaşla, cinsiyetle, bilinçle yada ne bileyim pirinçle ilgisi var mıdır? ayrılık acısından, maddi sıkıntılardan, hastalık sızılarından, gündelik kaygılardan ayrı mıdır? yoksa normalinde siki daşşağı bir birine denk adamın, inceden bir entelektüel kaygı benimseyim de karı-kız düşüreyim çabası mıdır?

    konuyu egzajere etmeden spesifikleştirirsek:) şaka şaka, konuyu anladığım kadarıyla anlatacak olursam:

    son sorudan başlayarak yanıt vermeye çalışalım, evet varoluş acısı, siki daşşağı bir-birine denk, işi gücü kısmen tıkırında olan adamın duyumsadığı bir şeydir. (bkz: maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi) yani akşama makarna mı yesem karpuz mu? ikisini beraber yesem çok israf olur mu? derdindeki bir adam varoluş acısı için filan hiç kendini kasmaz. zira aynı adam şekeri yükselip de piramidin bir üst basamağına tırmansa bile orada arayacağı tek şey afedersiniz sikiştir. zaten bu durumda "sikmişim varoluş acısını, am var dediler geldik" der. dolayısıyla bu varoluş acısı henüz kişilik gelişimi, temel ihtiyaçlar noktasını aşamamış insanın sikinde bile olmaz.

    bu mevzulara ömrünü adamış değerli bir büyüğümüz olan martin heidegger bu acıyı şöyle açıklar: “insan doğuştan sıkıntılıdır ve hayatı boyunca da sıkıntılı kalacaktır.”

    yine bu mevzulardan, farkında olarak yada olmayarak, bir şekilde çok çekmiş bir değerli babamız olan müslüm gürses ise konuyu şöyle özetler: "doğduğum kusurdu yaşantım hata, ben isyan ederim böyle hayata."

    bana göre iki açıklama da geçerlidir. buradaki arkadaşların bir çoğu, varoluş sıkıntısıyla mücadelenin temel unsuru olarak, insanın ait olduğu doğaya dönmesini şart koşmuşlardır. ki mutlaka doğrudur, milan kundera var olmanın dayanılmaz hafifliği eserinde: "gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığı ile özgürce ortaya çıkabilir. insan soyunun gerçek ahlak sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömüşmüş gözlerden uzak sınavı) onun, merhametine bırakılmış olanlara davranışında gizlidir: hayvanlara (doğa). ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır" demektedir.

    hadi milan kundera'yı siktir et, geçenlerde ganyan bayiinin ordan nedim abi de aynı şeyi söyledi: "benim varlığımın nedeni beygirlerdir" dedi. "beygirler olmasa ben yaşayamam" dedi "sikiş filan hep ikinci planda" dedi. vay be! adam hayvan haşata yani doğaya dönmüş ve hiç varoluş sıkıntısı çekmiyor amk.! deyip nedim abinin elini öptüm şerefsizin.

    henüz çocukluğunda ölümlülüğünün farkına varan insan, yeterli donanıma ulaşabileceği özgür bir düşünce ortamını yakaladığında, ilk olarak varlığının nedenini ve anlamını sorgular. işte arkadaşlar, insan bu sorgulamayla ve arayışla birlikte varoluşçu bir bunalım da duyumsamaya başlar. yani düşünsene: zibilyon çeşit adamın yaşadığı gezegende nedir yani? niye sen? bak düşün bunu dakkada sıkıntı basıyo mu basmıyo mu? görüsün. için şişer yani.

    ha! sen şimdi uzanmışsın şezlonga, güneş tependen cayır cayır vuruyor omzuna omzuna, takmışsın çerçevesi fırfırlı, çakma raybanları, paulo coelho okuyorsun onu da yalandan okuyorsun, zira veronica ölmek değil vermek istiyor kanısındasın, bir yandan da nane yapraklı, buzlu limonatayı kamıştan hürrüp hürrüp diye çekiyorsun, o halde senin varoluşçu sancıyla ne işin olur? varoluş bunalımıyla sen sadece para noktasında kesişirsin: "para olacak aga para. para yok para olsa var yaa!"

    peki dostlar, insan doğaya dönecek dedik, doğanın akıllı bir parçası olarak ona hükmetmeden onunla birleşecek, çiftleşecek dedik. (çiftleşecek demesek iyiydi zira aranızda hâlâ eşşek sikmeye kalkan hayvanlar var:) bundan gayri insan varoluşuna nasıl bir anlam bulacak? yani şimdi hepimiz de sanatçı, ressam, müzisyen, kahraman filan değiliz ki bir çeşit eserler bırakma gayretiyle hayatımıza anlam filan kazandırmaya çalışalım. netice de herkes kahraman olamaz ki bazılarının da onu alkışlayanlar olması lazım. o zamak geri kalanlarımız şakşakçı olalım he mi?

    evet he. estetiğe ve sanata dair güzel şeyleri bulup, destekleyelim, ellerimiz su toplayana kadar alkışlayalım. onlardan edebiyattan bilhassa haz almaya ve aldırmaya gayret edelim. domatiz yiyelim domatiz. hem prostata filan da iyi geliyor domatiz. pişmiş domatiz olacak ama.

    varoluş bunalımıyla mücadele edelim, felsefe terörüyle de müzakere edelim. çözüm süreci olarak asla kendimizi intihar etmeye kalkışmayalım. intihara karşıyım ben, hobi olarak ediyosanız başka. hepinize hayırlı var olmalar.
  • "kötü kader diye bir şey yoktur, 21. yüzyıl vardır ve bu yüzyıl yavrucuğum; bir kelebeği bile intihar ettirebilir."*

    yolu molu yok.
  • geçen gece 3'te şiddetli bir karın ağrısı ile uyandım. ağrı da değil, adeta varoluşsal bir sancıydı. yatakta bir o yana, bir bu yana dönerken yarın iş var stresi de bünyeye nüfuz edince sancım katlanarak artmaya başladı. şekilden şekilde girdim, birkaç ilaç yuttum ama bana mısın demedi. sonra sanırım saat 5 gibi yine kıvranırken aklıma aniden, durduk yere, tamamen alakasız bir şekilde "besyo neydi lan? besyonun anlamı neydi oğlum?" sorusu geldi. beynimin içi besyo besyo diye inliyordu adeta. merakım sancıma üstün geldi; gözlerim yarı açık, şiddetli bir sancı ile kıvranır halde ve hayattan bezmiş bir şekilde besyo'nun ne olduğuna bakarken buldum kendimi. beden eğitimi ve spor yüksekokulu demekmiş. ne eğitimliyim, ne spor yapıyorum, ne de yüksekokulla herhangi bir işim var. bilinçaltıma nereden yerleşmiş ve neden bu kadar alakasız bir şekilde ortaya çıktığına dair hiçbir fikrim de yok. ama işe yaradı. 5 dakikalığına da olsa her şeyi unuttum besyo'yu ararken. yeterince acı çekiyorsanız beyniniz size bir çıkış yolu gösteriyor. benimki bu kadar gösterebildi. yapacak bir şey yok. kapasite meselesi.
  • etrafini insanlarla dolu tutmak, "sosyal olmak" bir care olabilir. aile, dostlar filan insani mesgul tutar, derdini unutturur yaninizda oldugu surece. neden saniyorsunuz ki kuzey ulkelerinde insanlar surekli intihar ediyor? adamlar yalniz, adamlar farkinda, adamlar varolus acisini unutamiyor. annemin evinde kalaydim, dakka basi odama damlayaydi annem babam, sorsalardi neden niye nicin ne zaman diye, onlarla ugrasmaktan varolus acisi filan kalmazdi. ne zaman ki insan tek basina kalir, dusunecek vakti olur, neredeyim ben ne yapiyorum diye sorular sormaya baslar, o zaman pandoranin kutusu acilir. daha da geri donus yoktur.
  • ölüme inanmak.

    varolmanın acısı tüm insanların çektiği bir ızdıraptır. ama çok azı çektiği acının adını varolmanın acısı olarak koyar. günlük hayata dair yaşantıları, olmamışlıkları, sevilmemek, ihanete uğramak, başarısızlıklar, daha iyisini hakettiğini düşünme vs vs... bütün bunların temelinde yatan şey varolma çabasıdır. kendi benliğinin diğerlerinden farklı ve özel olması böylece kendini tanımlamak... amaç bu. bunu yapamadığın her durum büyük bir ıstırap kaynağı. varolmanın acısının farkında olanlar için hayat daha zor. çünkü bu hayat yalnız yaşanmıyor. diğerleri ile birlikte bunu anlamlandırman, onlara rağmen ve onlarla birlikte ifade etmek gerekiyor. ve biliyorsun ki, bu acı dünyayı gezmekle, eğlenceden eğlenceye koşmakla falan dinecek bir acı değil.

    işin sonucuna bakıldığında bu hayat bitecek. nasıl yaşarsan yaşa bitecek. inançlıysan şu an yaşadığı şekliyle bitecek. bu iraden inandığın öbür dünyada olmayacak. inançsızsan zaten bitecek.

    bilemiyorum çoğu zaman çok kısa bir hayata sahip olduğumuzu hissediyorum. zaman çok hızlı geçiyor. günlük yaşantıda yapılması gereken en alt düzey şey diğerleri ile kurulan iletişimi kaliteli tutabilmek. ne kadar hayal edilirse edilsin yalıtılmış bir hayat yaşayamıyoruz. sorunu kendi içimizde çözmemiz gerekiyor. ve bence en önemlisi kendimize alan ayırmamız...

    ölüme inanmak dedim çünkü insan yapısı gereği ölümü unutarak yaşamak zorunda. biteceğinin her an farkında olarak yaşayabilseydik kimse evlenmez. kimse çoluk çocuk yapmaz. kimse tükettiğinden daha fazlasını kazanmaya çalışmazdı.
  • insanın hergün yaptığı en iyi şey, intihar etmemeye karar vermektir demiş albert camus.