şükela:  tümü | bugün
  • zihni açan kitap gibi 500 felsefi film başlığında daha çok popüler filmlere yer verdiğim eleştirisi doğrultusunda oluşturduğum filmler. 500 felsefi filmde yer vermediğim (unuttuğum ya da önceden izlemediğim) filmlere yer verdim.
    500 film arasında en çok yer alan yönetmenler:
    stanley kramer
    sidney lumet
    coen kardeşler
    oliver stone
    spike jonze
    charlie kaufman
    darren aronofsky
    denis villeneuve
    paul thomas anderson
    wim wenders
    john cassavetes
    ingmar bergman
    stanley kubrick
    robert bresson
    michael haneke
    woody allen
    david mamet
    yorgos lantimos
    lars von trier

    not: film bilgilerini üyesi olduğum eski adıyla filimadami.com sitesinden aldım. kişisel görüşlerimi uzun uzun sonra yazacağım.
    kadın üzerinden varoluşu sorgulayan (godard), erkeği ekrandan silerek soyut sinemaya ulaşmaya çalışan (antonioni) ve rüya-gerçeklik sorunsallarıyla uğraşan (fellini ve bunuel) gibi usta yönetmenlerin filmlerine ağırlık verdim.

    (jean-luc godard)
    1) vivre sa vie
    vivre sa vie, varoluşsal sorunları olan bir kadının (anna karina'nın canlandırdığı nana'nın) "hayatını yaşamak" için verdiği çabayı konu ediyor. godard bu dramatik hikayeyi, o zamana kadar yaratılan bütün estetik kalıplarıyla inatlaşırcasına anlatıyor. sonuç ise kamera hareketleri, kurgusu, ses ve müzik kullanımı, diyalogları ile godard'ın eteğinde ne varsa döktüğü şiirsel bir başyapıt. bir düş(üş)ün hikayesi

    2) a bout de souffle
    michel marsilya'da bir otomobil çalar ve yolda bir polis öldürür. paris'te champ elysees'te new york harold tribune gazetesi için stajyerlik yapan patricia'yı bulur. daha önce birkaç kez birlikte olmuşlardır. michel polis tarafından aranırken eski arkadaşlarıyla buluşup roma'ya gitmek için gerekli parayı elde etmeye çabalar. ancak ikisi de duygularından bir türlü emin olamaz. başının polisle belaya girmesini istmeyen patricia büyük bir ikilemde kalır. onun bu kararsızlığına aldırış etmeyen michel ise tam bir güven içinde son hazırlıkları yapmaktadır.
    godard'ın yönettiği ilk film olan "serseri aşıklar" fransız yeni dalga hareketinin en ünlü işlerinden. filmde godard'ın hayranı olduğu fransız yönetmen jean-pierre melville'in de ufak bir rolü bulunuyor.

    3) masculin feminin
    dünya sinemasının en önemli yönetmenlerinden godard'ın filmleri arasında çok önemli bir yere sahip olan erkek ve dişi, politikayla ilgilenen genç bir erkek ile pop müzikten başka birşeyle ilgilenmeyen genç bir kadın arasındaki çekingen ilişkiyi anlatır ve her ikisi açısından da cinselliği sorgular. film bu sorunu, erkeğin ikilemi olarak ele alır. paul, parti politikasının erkeksi dünyası ile pop kültürü ve tüketimin dişi dünyası arasında sıkışıp kalmıştır. bu iki dünyanın olumlu yönlerini birleştirme çabası içindedir
    paul askerliği bitince, paris'e döner. yeni tanıştığı madeleine ona çalıştığı dergide bir iş bulur. madeleine şarkıcı olmak istemektedir. paul ve arkadaşları ise zamanlarının çoğunu, politikayla ilgilenerek geçirirler. dünyanın bir çok bölgesindeki siyasi olayları takip etmektedirler. paul kaldığı evden çıkarılınca, madeleine'in yanına taşınır.

    4) alphaville, une etrange aventure de lemmy caution
    jean-luc godard'dan marksist bir polisiye! godard'ın karanlıkta, elindeki filmlerin duyarlılığına hiç aldırmadan, korkusuzca ve tam bir avantgarde gibi kotardığı "alphaville", alfa şehrine gelen bir dedektifin öyküsü aracılığı ile, modern dünyayı, kapitalizmi, geleceği ve toplumsal-ekonomik ilişkileri sorguluyor.

    5) le mepris
    jean luc-godardın para, evlilik kurumu ve sanat üzerine film içinde filmi. tüketim içinde tüketimi.

    6) cleo de 5 a 7
    1962 ılında hem cannes hem de venedik film festivallerinden ödülle dönen, aynı yıl george meliee ödülünün de sahibi olan beşten yediye cleo , vardanın yönetmenlik adına ilk başarısı. kanser olduğu gerçeğiyle yüzleşen genç ve güzel bir fransız pop şarkıcısı cleonun öyküsü. kendince geri dönüşleriyle hayatını irdelediği doksan dakikayı cleoyla birlikte yaşıyoruz.
    aynı zamanda cleonun hayata dair sorularıyla da karşı karşıya kalıyoruz: böyle bir zamanda ne yapılabilir?, nasıl yapılır? . cleo, bu soruların cevaplarını ve kişisel ilişkilerini sorguluyor. bu soruların cevaplarını hem bugünde, yaşadığı hayatta hem de yeni tanıdığı insanlarda arıyor. kanser psikozunun, korkusunun çevrelediği filmde zaman ilerledikçe değişik insan yüzlerinin geçtiği paris sokaklarına, içeriğini kaybetmiş hareketsiz ve durgun bir zamana dönüyoruz.

    7) une femme est une femme
    ünlü bir oryantal dansçı olan angela çocuk doğurmanın zamanı geldiğine karar vermiştir ancak erkek arkadaşı emile isteksiz görünmektedir. bu yüzden angela emile'i terk edip yakın arkadaşı alfred'in peşinden koşmaya başlar. jean-luc godard'ın üçüncü uzun filmi olan 'kadın kadındır', yönetmenin stüdyoda ve renkli olarak çektiği ilk filmdir.

    (ingmar bergman)
    8) sasom i en spegel
    genç bir kadın olan karin bir akıl hastanesinde bir süre kaldıktan sonra ailesine geri döner. döndüğü adada onunla birlikte yalnız ağabeyi ve nazik ancak gittikçe umutsuzlaşan kocası da bulunmaktadır. aralarına gezgin ve çocuklarına bir yabancı olan dünyaca ünlü yazar babaları da katılır. karin'in gerçekler ile ilgili algıları gittikçe kayar ve aile üyeleri arasındaki bağlar bu hakikatin ışığı altında değişir.

    9) skammen
    jan ve eva rosenberg, isimsiz bir avrupa ülkesinde yaşarken, iç savaş çıkması sonucu çareyi bir adaya inzivaya çekilmekte bulurlar. klasik müzik eğitimi almış, keman çalarak mütevazi bir hayat süren rosenberg'lerin hayatı, asker dolu bir uçağın yaşadıkları adaya düşmesi sonucu alt üst olur.
    her iki tarafan askerlerin adayı bir savaş alanına çevirmesiyle, hayatlarını tehdit altında gören genç çift, başka bir yere kaçmaya karar verirler. ancak yakalanarak isyancı askerlere yardım ve yataklık etmekle suçlanırlar. çiftin eski bir dostu olan albay jacobi, adayı savunan ordunun başındadır ve onlara yardım edecektir. tabii eğer sadece... eva onunla yatmayı kabul ederse!
    genellikle siyasal olarak tarafsız bir izleği olan isveçli ünlü sinemacı ıngmar bergman'ın amerikan'ın vietnam'a müdahale etmeye soyunduğu sıralarda çektiği utanç; dünyaya, savaşın ve toplumsal olayların karşısında insan olma durumunun çaresiz penceresinden bakıyor. filmde eva'yı canlandıran ve bergman'ın filmlerinde oynatmayı çok sevdiği karısı liv ullmann'ın yanısıra; yönetmenin bir başka fetiş oyuncusu olan isveçli usta aktör max von sydow da yer alıyor. ikili, unutulmaz bir yönetmenin unutulmaz bir filmi için unutulmaz bir performans sergiliyor.

    10) en passion
    filmde, bir karı-koca, eşini trafik kazasında kaybetmiş bir kadın ve küçük bir kulubede yalnız yaşayan bir adamdan oluşan 4 ana karakterin öyküsü anlatılır. bu 4 ana karakter bazen beraber yemek yer, bazen birbirlerine gidip gelir ama hepsi o kadar yalnızdır ki... ne evlilik, ne flört, hiçbir şeyinsanın yalnızlığına çare değildir.

    11) höstsonaten
    isveç sinemasının dünyaca ünlü yönetmeni ıngmar bergman, insan ruhunun beklenti, umut, hayal kırıklığı ve sevgi gibi duygularını şiirsel bir akıcılık ve duyarlılıkla anlatıyor. filmde dünyaca ünlü bir piyanist olan charlotte kariyeri uğruna ailesini, özellikle iki kızını ihmal etmektedir. yedi yıl süren bir sessizlikten sonra, kızı eva, charlotte'u kendileriyle birlikte bir hafta geçirmesi için norveç'e davet eder. charlotte'un hasta küçük kızı helena da eva'nın yanında kalmaktadır. film, anne-kız yüzleşmesini işler. bu tema, yüzeyde fazla dramatik görünmese de, film, bergman'ın yazdığı güçlü ve dramatik sahnelerden, özellikle eva'nın annesine ulaşmaya çalıştığı, geceler boyu süren konuşmalardan oluşur.

    12) aus dem leben der marionetten
    zengin ve saygın bir adam olan peter egermann, sabaha karşı 5'te psikolojik danışmanı profesör mogens jensen'i arar ve ondan adresini verdiği eve gitmesini ister. telefonda kendine hakim ve kararlı bir tonda konuşan egermann, herkesi dehşete düşürecek bir suç işlemiştir ve bu suç, bilinçaltında saklı kalan bir takım olayların dışa vurumu olarak tanımlanmaktadır.

    (michelangelo antonioni)
    13) blowup
    oldukça yetenekli olmasına karşın işine karşı hiçbir ruh beslemeyen bir fotoğrafçı, amaçsız bir şekilde bir çok insanın ya da modelin fotoğrafını çekmektedir. birçok kez, şiddet içeren ya da acı dolu olayları da fotoğraflamasına rağmen bunları yaparken içinde hiçbir etkilenme duygusu hissetmez, olayların içine giremez.
    bir gün parktaki bir çiftin fotoğrafını çeker. eve dönüp karanlık odada fotoğrafı büyütünce hiç farketmediği bir durum dikkatini çekiverir. fotoğraf karesi, işlenen bir suçun en çarpıcı kanıtı olmuştur.
    usta yönetmen michelangelo antonioni'nin başyapıtlarından biri sayılan blowup, zenginlik ve şöhretin insanın yanlızlığına ve ruhunun ihtiyaçlarına doyum sağlayamayacak genel geçer değerler olduğunu anlatan önemli bir yapım olarak sinema tarihinde yerini alıyor.

    14) l'avventura
    anna, sevgilisi sandro ve en yakın arkadaşı claudia'nın da dahil olduğu bir grupla beraber bir yat gezisine çıkar. yat akdenize doğru açılırken, anna sevgilisine karşı hissettiği duygularını sorgulamaya başlar. yat bir adaya yaklaştıktan kısa bir süre sonra anna gizemli birşekilde kaybolur. anna'yı arayamaya başlayan sandro ve claudia'nın arasında ise bir aşk başlar.
    çok az dialog içeren film, gücünü yönetmenin hikayeyi anlatış tarzından ve filmdeki gizemi sürekli korumasından alıyor. film bu sayede verdiği aşk hikayesinin yanı sıra gerilimi de koruyup tansiyonu arttırıyor.

    15) la notte
    yazar giovanni pontano, yaratıcılık krizinin yanı sıra, varoluşsal bir bunalım geçirmektedir. karısı lidiayla olan ilişkisi de yolunda değildir; aralarında iletişim sorunu vardır ve yazarın dünyanın geri kalanıyla arasındaki başlıca sorun da budur zaten. çift, giovanninin son kitabının piyasaya sürüldüğü gün, bir hastanede kanserden ölmek üzere olan marksist editör tomassoyu ziyaret eder.
    daha sonra giovanninin kendisi için çalışmasını isteyen milanolu bir sanayicinin evinde verilen, erotik karşılaşmalarla dolu, gece boyunca süren uzun ve sıkıcı bir parti, genç çiftin evliliğinin giderek anlamsızlaştığı gerçeğini daha da belirginleştirir. gecenin sonunda sorunlarına ancak yüzeysel bir çözüm bulurlar...
    usta italyan yönetmen michelangelo antonioninin 1961 yılında çektiği gece , çağdaş insanın duygularının belirsizliğini vurgulayan psikolojik bir dramdır. filmde, boş ve çılgın bir dünyanın simgeleri olan çeşitli temalar iç içe geçer: yalnızlık, düşmanlar, ölüm, para.

    16) l'eclisse
    batan güneş 1962 italya-fransa ortak yapımı psikolojik dramatik filmdir. özgün adı l'eclisse olan filmi michelangelo antonioni yönetmiş, başrollerinde alain delon ve monica vitti oynamışlardır. "batan güneş" bir raymond ve robert hakim yapımıdır.
    film, gayriresmi olarak "michelangelo antonioni'nin iletişimsizlik üçlemesi" de denen üçlemesinin son filmidir. üçlemenin diğer iki filmi l'avventura (macera) (1960) ve la notte (gece)(1961)'dir (bazı eleştirmenler bu üç filme ıl deserto rosso (kızıl çöl) (1964)'yu da dahil ederler)
    roma 'nın banliyösünde yaşayan çevirmen vittoria (monica vitti),sorunlarla geçen bir geceden sonra yazar olan nişanlısı ricardo (francisco rabal)'dan ayrılır ve roma'ya bir borsa bağımlısı olan annesini ziyarete gider.burada borsa simsarı piero (alain delon) ile tanışırlar.bir materyalist olan piero ile mutsuz ve boşvermiş vittoria arasında başlayan yakınlaşma ikisinin de yanlızlıklarına son vermez.

    17) ıl deserto rosso
    soğuk, yağmur ve sis, ravenna'daki bir fabrikayı çevrelemiştir. fabrika atıkları çevredeki gölleri kirletmektedir. fabrikanın müdürü ugo'nun karısı, ev kadını guiliana psikolojik olarak rahatsızdır, ancak rahatsızlığını kocasından elinden geldiğince saklamaktadır. guiliana patagonya'ya gitmekte olan bir mühendis olan zeller ile tanışır. birlikte seksi oyunlarıyla dolu bir akşam yemeğine katılırlar; ardından ugo iş için şehir dışındayken guiliana oğlunun çocuk felcine yakalandığından şüphelenir. ancak oğlunun hastalığı uydurduğunu fark edince, kimsenin ona ihtiyacı olmadığına dair paniğe kapılarak zeller'a gider.

    (akira kurosawa)
    18) ıkiru
    kanji watanabe, genç yaşta dul kalmış bir adamdır. ikinci bir izdivaç yapmayan kanji, üzerine titrediği oğlunu tek başına büyütmeyi tercih etmiştir. aradan yıllar geçmiş, oğlu büyümüş ve evlenmiş, kendisi de zamanla terfi ederek; belediyenin, halkla ilişkiler şube şefliğine kadar yükselmiştir. bürokrasi değirmeni, kanji nin kocaman umutlarını öğüteli yirmi sene olmuştur. dairenin ve diğer dairelerin çalışanları gibi, kanji de aslında yirmi senedir hiçbir şey yapmamaktadır. imza atmak, kayıt tutmak ve kayıtları, bir daha dikkate almamak üzere arşivlemek dışında
    kanji nin iş hayatı, bulunduğu pozisyonu, oturduğu şef koltuğunu korumak üzerine şekillenmiştir. o da hiçbir şey yapmamayı gerektirmektedir. zaten kanji de istese bile bir şey yapacak gücü olmadığını, genç yaşında öğrenmiştir. zampara bir adam olmayan kanji, özel hayatını tümüyle oğluna adamıştır. oğlu koca adam olup evlenmesine rağmen, kendisini hala küçük bir çocuğun babası sanmaktadır. değişimi ve gerçekleri görebilse; ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeyeceği kocaman bir boşluğa düşecektir
    kanji nin hayatındaki tek yenilik, ara ara kendisini hissettiren ve giderek artan mide ağrılarıdır. doktora giden kanji, muayene sırası beklerken; başka bir hastadan doktorun koyacağı teşhisin mealini öğrenir. doktorlar, kimseye öleceğini söylememektedirler. muayene sonucunda doktorun kanji ye koyduğu teşhis uysal ülserdir. fakat kanji, muayene sırasını beklerken uysal ülserin, yaşayacak en fazla üç ay daha olduğunu öğrenmiştir. doktordan farklı bir frekansta ölüm ilanını dinleyen kanji nin aklına ilk gelen yine oğlu olur
    eve gittiğinde ise babasının evde olmadığını sanarak eşiyle konuşan oğlunun, kendisinin emekli ikramiyesiyle neler yapmak istediğini öğrenir. kanji, düştüğü karanlık çukurda bir yandan ömrünü neler uğruna harcadığını görerek pişmanlığı çok acı bir biçimde tadacak, diğer yandan ise hayatın her köşesinde, ruhunu ısıtacak bir ışık ile ölürken bile tutunacağı bir amaç arayacaktır.

    19) hakuchi
    dostoyevski'nin budala'sının (idiot) adıyla 1951 yılında sinemaya uyarlanmış halidir. 2 bölümden oluşur.

    20) dersu uzala
    rus kaşif viladimir arsenyev'in 1902-10 yılları arasında sibirya bölgesindeki araştırmalarını konu alan aynı adlı romanından uyarlanan film; arsenyev ve ekibinin araştırma ve haritalama çalışmaları sırasında tanıştıkları yaşlı bir yöre avcısı olan dersu uzala ile kurdukları derin dostluğu ve ondan hayatın anlamı ve hayatta kalmak gibi konularda aldıkları önemli dersleri anlatıyor.

    21) kagemusha
    ben sadece birkaç gümüş çaldım. küçük bir hırsızım.. ama sen yüzlerce insan öldürdün ve masum köylüleri soydun.. şimdi söyle bakalım, kötü olan ben miyim yoksa sen misin?"
    george lucas ve francis coppola'nın prodüktörlüğünü üstlendiği, cannes'da altın palmiye kazanan "gölge savaşçısı", 16.yüzyıl japonyasında geçen bir öyküyü anlatıyor. prens shingen, bir çatışma sırasında ölünce yerine o'na çok benzeyen bir hırsız geçiyor. "gölge savaşçısı", hükümdarlığın sırlarını öğreniyor ve iki yıl boyunca görevini sürdürüyor. fakat sıra göstermelik olarak kendisine sunulan tahtı bırakmaya gelince, adamın içindeki iktidar hırsı açığa çıkıyor ve gerçek bir karmaşa yaşanıyor.

    22) ran
    shakespeare'in kral lear'inde, 16. yy'ın yaşlı lordu lear krallığını üç kızı arasında paylaştırmaya karar verir. her biri ülkenin üç farklı yerindeki kalelerde yaşayarak sadakatlarini kanıtlayacaklardır. büyük kızları menfaatleri için sahte bir samimiyet içine girerken, babasına duyduğu bağlılıkla en küçük kızı onun gerçekleri görmesi için uğraşır.
    ran ingiliz edebiyatına ait bu eserinin japon uyarlaması. orjinalindeki kız çocuklar erkek olarak değiştirilmiş ve kral lear karakteri de lord hidetora ıchimonji olarak karşımıza çıkıyor.

    (c.t. dreyer)
    23) la passion de jeanne d'arc
    jeanne d'arc'ın tutkusu 1928 fransa yapımı sessiz filmdir. özgün adı la passion de jeanne d'arc tır. ingilizce konuşulan ülkelerde the passion of joan of arc adı ile gösterilmiştir.
    carl theodor dreyer'in yönettiği son sessiz film olan 'jeanne d'arc'ın tutkusu' danimarka'lı yönetmenin dünya çapında tanınmasını sağlamıştı. ingiliz film enstitüsü'nün yayın organı sight and sound dergisinin 1952 yılından bu yana 10 yılda bir yaptığı "tüm zamanların en iyi 10 filmi" derecelendirmesinde 1952, 1972 ve 1992 yıllarında olmak üzere üç kez listeye girmişti. dreyer filmin senaryosunu joseph delteil'le birlikte yazdığı gibi filmin kurgusuna da katkıda bulunmuştur. filmin başlıca rollerinde maria falconetti ve antonin artaud oynamışlardır. sinema tarihinin en olağanüstü oyunculuklarından birini sergileyen maria falconetti üçüncü filmi olan 'jeanne d'arc'ın tutkusu'ndan sonra bir daha film çevirmedi.

    24) ordet
    film batı jutland'de dini bir komünitenin bir parçası olan bir çiftçi ailesine odaklanmaktadır. sofu baba morten'in yanında üç oğlu vardır: dini inancı olmayan en büyükleri mikkel; dini inançları nedeniyle terzi peter'in kızının kendisiyle evlenmesine izin vermediği anders; ve akıl sağlığını yitirip kendisini isa zanneden üçüncü ve en gençleri johannes. morten kendi dininin "hayat" ile alakalı olduğunu düşünmekte, peter'in inancını ise "ölüm" ile alakalı olmakla suçlamaktadır.

    (fedorico fellini)
    25) la dolce vita
    la dolce vita", roma şehir yaşantısının modern yozluğunu ve sofistike ahlak çöküntüsünü yüksek sosyetenin peşinde koşan bir gazetecinin gözünden anlatır. genç gazeteci marcello rubini gerçek bir eser yaratmanın düşüyle yaşar; ancak çalıştığı bulvar gazetesinin ona sağladığı para ve prestijden de vazgeçemez. günlerini roma'nın en şık caddesi via veneto'da, bir sonraki skandalın peşinde koşarak geçirir.
    filmde marcello'nun yedi günü ve gecesini, birlikte olduğu farklı kadınlarla ilişkilerini, arka planda 1960'ların gençlik ve heyecanıyla kaynayan roma sokakları ve sosyete yaşantısından kesitlerle izleriz. marcello seks, içki, partiler ve alemlerle dolu bir dünyada savrulurken bile aslında haz almadığı bu "tatlı hayat"ı sonuna kadar yaşamaya devam eder. onunki ruhsuz ve heyecansız bir varoluştur.
    italyan sinemasının ilk 3,5 saatlik filmi olan "tatlı hayat" gösterime girmesiyle birlikte büyük skandallara ve polemiklere yol açmış, vatikan tarafından yasaklanmaya çalışılmış, halk tarafından kucaklanmıştır.
    fellini "tatlı hayat"ı yaratırken hiçbir ahlaki ya da eleştirel kaygı taşımadığını, tek amacının şartlara rağmen yaşamın kendine özgü, yumuşak bir akışı olduğunu anlatmaya çalıştığını söylemiştir. başka bir deyişle, eleştirmenleri ve gazetecileri hayal kırıklığına uğratma pahasına da olsa, bilinçli bir ironi sergilememiş ve tatlı hayattan çok hayatın tatlılığından bahsetmek istemiştir.

    (luis bunuel)
    26) viridiana
    rahibe okulunu bitirmek üzere olan viridiana, teyzesinin kocasını ziyarete gider. sıradan ziyaret adamın kadına aşık olmasıyla farklı bir hal almaya başlar.
    adam genç kıza aşık olmuş ve onla yaşamak istediğini söylemiştir. viridiana tam okula dönmeye hazırlanırken, adam kıza bir tuzak kurar ve kendisiyle yaşamaya zorlar.
    bunuel bir kez daha sarsılmaz kurumları silahının ucuna yerleştiriyor ve tartışmalı hikayesiyle, bir yandan hüzünlü, bir yandan da ölesiye komik bir masal anlatıyor. özellikle son akşam yemeği'ni canlandıran son sahnesi unutulmazlar arasındadır.

    27) el angel exterminador
    kentin ileri gelenleri, zengin birinin evindeki davette bir araya gelirler. bu soylu ve seçkin insanlar, her zamanki gibi çok önemli konuları konuşacaklar, muhtemelen çok önemli kararlar alacaklar ve bol bol da yiyeceklerdir. ama bir anda beklenmedik bir şey olur. tüm kapılar açıktır ancak bulundukları yerden çıkamazlar. sonunda kendi ritüellerine hapsolmuşlardır. biraz önce birbirleriyle en kibar dilleriyle konuşan insanlar artık birer vahşi hayvan gibi saldırmaya, kavga etmeye başlarlar.
    adeta robinson gibi adaya düşen bu yaratıklar kurtulmayı başarabilecekler midir? mahvedici melek, gerçeküstücü sinemanın en önemli ismi luis bunuelin pek çok sinemasevere göre en iyi filmi. burjuvazi ve ahlak sorgusunu, kendi gerçeküstücülüğünün nimetlerini sonuna dek kullanarak yapan bunuel'den yine hayal gücünü zorlayan ilginç bir film.

    28) le fantome de la liberte
    toplumun kurallarıyla boğuşan, cinsellik ve özgürlüklerinin karmaşasına düşen karakterlerle dolu, birbirine muğlak derecelerde bağlı olan bölümlerden oluşan bir bunuel filmi.
    filmde, bir yemek masası çevresinde klozetlere oturmuş insanların kimsenin görmediği yerlere çekilip yemek yemek için özürlerle sofradan kalkmaları gibi sahneler mevcut.
    komik ve çılgın öğelerin bulunduğu filmde, luis bunuel sürrealistliğini doyasıya ortaya çıkarmıştır. onlarca başyapıt çıkarmış bir yönetmenin en sıradışı çalışmalarından biri.

    29) simon del desierto
    simon del desierto, (çölün simon'u) yönetmenliğini luis bunuel' in yaptığı 1965 yapımı bir meksika filmidir.
    filmin konusu, 5. yy'da hayatının son 36 senesini bir sütun üzerinde çile doldurarak geçiren suriyeli aziz simeon stylites 'ın hayat hikayesinden izler taşımaktadır. ancak bunuel bu konuyu ele alsa da hikayeye tam bir bağlılık göstermek gibi bir amaç gütmemiştir.
    bu film, viridiana ve yokedici melek' ten sonra yönetmen luis bunuel , oyuncular claudio brook ve silvia pinal, yapımcı ve pinal' in kocası olan gustavo alatriste işbirliği ile çekilen üçüncü film olmuştur.

    30) nazarin
    iyilik ve güzellik peşindeki bir rahip, meksika'nın fakir bir köşesinde, hırsızların dilencilerin arasında yaşar. iyi niyeti ve masumluğu çoğu zaman diğerleri tarafından kullanılmaktadır. sadece bir sokak kadını rahibe iyi niyetli yaklaşır.
    cannes'da ödül kazanan film bunuel'in de kendi filmleri arasında favorilerinden biri. yönetmen bir kez daha din, inanç, masumiyet gibi kavramların, "çiğ süt emmiş" insanoğlunun dünyasındaki yerini tartışıyor.

    (andrey tarkovski)
    31) offret
    gazeteci, aktör ve filozof alexander'ın doğum günü, ailenin büyük buluşmasına ön ayak olur. günü küçük oğluna modern yaşam ve maneviyat üzerine konuşmalar yaparak geçiren adam, akşam saatlerinde nükleer savaşın başlamasıyla ciddi bir hesaplaşmaya girişir. dünyanın en önemli yönetmenlerinden birinin imzasını taşıyan bir başyapıt.

    32) nostalghia
    tanınmış bir rus şair olan andrei, 18. yüzyılda yaşamış ve bolonya'da eğitim görmüş memleketlisi müzisyen sosnovsky'nin hayatını araştırmak için italya'ya gelir. güzel italyan tercümanı eşliğinde toskana'dayken mutsuz evliliğinin, karısının ve çocuklarının rusya'daki hatırası onu avlar. seyahati giderek içsel bir serüvene dönüşürken mistik bir aydınlanma, şairin yolunu aydınlatacaktır.

    33) zerkalo
    türkçesi ayna olarak çevirilen andrei tarkovsky'nin en kişisel filmi.zaman kavramının tamamen yitirildiği şiirsel bir dille, ölmekte olan bir adamın ikinci dünya savaşı sırasında çocukluğu, ergenlik dönemi ve annesiyle babasının boşanması sırasında yaşadığı travmanın rusya'nın tarihi ve toplumunun evrimi fonunda verildiği bir başyapıt.

    34) andrey rublev
    andrey tarkovskinin büyük rus ikona ressamı andrey rublevin hayatından esinlenen bu başyapıtı aynı zamanda ortaçağ rusyasının gerçekçi bir tasvirini sunuyor. sovyetler birliğinde 39 dakika kısaltılarak şiddet, siyasal karmaşıklık ve çıplaklık gerekçesiyle sansürlenmişti. andrey rublev salt bir biyografiden ziyade sanatın özü ve inancın önemi ile ikiyüzlülük, zulüm ve teknoloji karşısında sanatsal özgürlüğün ifade edildiği bir manifesto niteliğinde.

    (bella tar)
    35) werckmeister harmoniak
    küçük bir macar kasabasına bir sirk gelir. bir kamyona yüklenmiş dev bir balina ölüsü "prens" adlı sunucu tarafından kasaba halkına gösterilecektir. ancak "prens" ortaya çıkmaz. sessiz bir kalabalık dondurucu soğukta kamyonun çevresine toplanır. bu bekleyiş kasabada büyük bir gerginliğe yol açar. insanlar içlerindeki şiddeti dışa vurmaya hazırdır. darbe söylentileri ortada dolaşmaktadır. ortam insanları ayartmak, yoldan çıkarmak için çok uygundur. karanlık armoniler bir süre komünizmle yönetilmiş bir ülkede düzeni ve barışı yok edip anarşik bir ortam yaratmaya çabalayanlara karşı sessiz bir çığlıktır.

    36) satantango
    macaristanın tahrip olmuş küçük bir köyünde, hayat fiili olarak durmuştur. bir yandan güz yağmurları başlar. ...o akşamüstü köylüler büyük bir ödeme beklemektedir. sonrasında da bazıları hakettiğinden fazlasını alma planlarıyla oradan ayrılmayı düşünmektedir.fakat o sırada iki yıl önce öldüğünü düşündükleri karizmatik ırimiasın konuşmasını duyarlar. geri gelmiştir...
    film ırimiasın köye dönüşünün etkisi ve sonuçları üzerinedir veolaylar aheste aheste gelişir.
    "dünyada ne kadar insan varsa o kadar hayal kırıklığı vardır" demeye getiren film, laszlo krasnahorkai'nin aynı adlı romanından uyarlanmıştır.bir girizgah ve ardından gelen 12 bölüm halinde kurgulanan film yaklaşık iki gün içinde gelişen olayları anlatır. her bölümde filmdeki karakterlerin hikayesini 'kendi' başlangıç noktalarından seyrederiz. olaylar doğrusal bir biçimde ilerlerken zaman atlamaları olmaksızın birbiriyle 'öteki'nin bakış açısından sürekli kesişir.

    (krzysztof kieslowski)
    37) karhozat
    karrer hayatını yoğun bir depresyon içinde gayretle sürdürmektedir. bulunduğu çevre monotondur ve yağmurlu ve çamurlu. yalnızlığın tükettiği karrer'in umutsuzluğu titanik bar'ın ve bu barda çalışan güzel, akıldan çıkmayan şarkıcısının varlığı olmasa çaresiz olabilirdi. ancak bu şarkıcı evlidir ve karrer onu kocasından ayırmaya kararlıdır.

    38) gadajace glowy
    15 dakikalık krzysztof kieslowski filmi. ingilizcesi talking heads. çok sayıda farklı insanın hayatları ve beklentileri hakkındaki soruları yanıtlamasından ibaret deneysel bir çalışma.

    tiyatro uyarlamaları, tek mekan vb. filmler

    a raisin in the sun
    oscar ödüllü sidney poiter'in (en iyi erkek oyuncu, lilles of the field, 1963) heyecan veren performanslarıyla birlikte, insan ruhunu ve cesaretini öven ve döneminde çığır açan bir drama. chicago da kalabalık evlerinde utanan younger ailesinin duaları 10.000 dolarlık sgorta çeki ellerine geçtiğinde kabul olmuştur. matriarch lena younger (claudia mcneil) hemen bir eve kapora yatırır. bu ev tüm komşularının beyazlar olduğu bir banliyodedir. lena, kızı ve gelinin isteğini aksine, kalan tüm parayı oğluwalter loe ye emanet eder. ve bu durum aileyi ikiye böler. afrika asıllı amerikalı ailenin gücü ve bütünlüğünün amerikan rüyası ndan onlara düşen payı kapmaya çalışan kuşağın zayıflığına karşı verdiği savaşa tanık olacaksınız.

    marat/sade
    dünyanın en uzun adına sahip olan marat/sade, çağdaş tiyatronun üzerinde çok tartıştığı, tiyatro dili oluşturma ve kullanmadaki zenginliği, ustalığı mutlak kabul gören oyunlardan biridir. film, peter weiss tarafından kaleme alınan ve kısa adıyla marat/sade olan oyundan beyaz perdeye uyarlanmıştır. jean paul marat gerçek hayatında suikast sonucu öldürülmüştür. hayatının son yıllarını akıl hastanesinde geçirmek zorunda kalmış marquis de sade akıl hastanesindeki hastalarla bu cinayeti oyunlaştırmak ister. ve işte oyun bundan ibarettir. sade'ın akıl hastanesindeki hastalara jean paul marat'nın cinayetini sahneletmesi. akıl hastalarını oynattığı bu oyunda elbette ki hastalar çığırından çıkacaktır ve oyun da çığırından çıkar sonunda.

    antonia'nın yazgısı
    marleen gorris'in feminist görüşünü en net olarak yansıttığı filmlerinden biri olan antonia'nın yazgısı, yönetmenin dördüncü uzun metrajlı filmi. dramın, komedinin, romantizmin, trajedinin, felsefenin ve sanatın gerçek hayatı doğrularcasına bir araya geldiği bu çarpıcı film 1995 yılında en iyi yabancı film dalında oscar almıştı. marleen gorris bu filminde aile kavramının aşındığı bir dönemi yansıtırken toplumun önemini vurguluyor; ikinci dünya savaşı'nın sonundan başlayarak yaklaşık 50 yıllık bir süreç içinde antonia'yı, kızı danielle'yi, torunu therese'yi ve torununun kızı sarah'ı içine alan dört kuşaktan kadını anlatıyor.

    sacco e vanzetti
    adil yargılanmadıkları kanıtlarla ayan beyan iken, ibret olsun diye idam edilen italyan anarşistleri sacco ve vanzetti'nin, pek çok esere konu olarak destanlaşan, trajik hikayesi.

    ın cold blood
    truman capote'nin gerçek bir olaya dayandırarak yazdığı romandan uyarlanan film, iki serserinin kansas'ın zengin ailelerinden birini öldürüp meksika'ya kaçışlarının hikayesini anlatıyor. gerçek olayın yaşandığı evde çekilmiş olan film, clutter ailesi ve onların katilleri (robert blake ve scott wilson) arasındaki ilişkiyi son derece etkileyici bir biçimde yansıtıyor. dört oscar'a birden aday gösterilmiş olan bu film siyah beyaz çekilmesiyle adaletin siyah ve beyaz kadar keskin olmadığını anlatmak ister gibi.

    seul contre tous
    hayatı pek yolunda gitmeyen bir kasap, hapisten yeni çıkmıştır ve yeni bir başlangıç yapmak istemektedir. zihinsel engelli kızını bir akıl hastanesine yerleştirdikten sonra, hamile sevgilisi ve onun annesi ile lillee yerleşir. sevgilisini sevmemektedir; fakat sevgilisi ona yeni bir kasap dükkanı açmayı vaat etmiştir. kısa zaman sonra kadının ona yalan söylediğini anlar, onu terk eder.
    tekrar parise dönmeye ve kızını bulmaya karar verir. yanındaki tek şey tabancasıdır ve yollara düşer artık kendi kendiyle baş başadır, hayatın amacını ve anlamını bulma çabaları arasında gelgitler yaşar.
    film, yönetmenin carne adlı kısa filminin devamı niteliğinde. ayrıca avrupanın çeşitli festivallerden de çeşitli ödüllerin sahibi oldu.

    no exit (1962)
    sartre’ın ünlü oyunu “çıkış yok” oyunun sinema uyarlamas. cehennem bir başkasıdır.

    una giornata particolare
    yıl 1938. hitler ile mussolini roma''da büyük bir törenle buluşurlar. şehirdeki hayat durur, halk bu tarihi olaya tanıklık etmek için tören alanına akın eder.
    boğucu bir evliliği olan ev kadını antonietta (sophia loren) da o gün kocası ve çocuklarını törene uğurlamıştır. apartmanda yalnız kaldığını düşündüğü bir anda, kendisi gibi törene katılmayan gabriele (marcello mastroianni) ile tanışır. çok geçmeden gabriele''nin cinsel tercihi ve antifaşist tutumu yüzünden işini kaybettiğini öğrenecek, kendisinden çok farklı bu erkeğin çekimine kapılacaktır. alışılmadık ilişki üzerinden son derece başarılı bir faşizm eleştirisi yapan özel bir gün, italyan sinemasının iki ünlü oyuncusunun benzersiz performansı ile akıllarda yer ediyor.

    ıl posto
    kariyerinin ilk yıllarında ağırlıklı olarak belgesel film çeken ermanno olminin ı fidanzati (1963) ile erken dönem başyapıtları arasında sayılan ıl posto, milanonun varoşlarında yaşayan, ailesinin geçimine katkı sağlamak için eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalmış, az vasıflı domeniconun iş bulma ve tutunma hikayesini anlatıyor. yalın bir sinema diliyle, profesyonel olmayan oyuncuların doğaçlama ağırlıklı performanslarıyla, tamamı gerçek mekanlarda geçen film, orta sınıfın günlük yaşamından kesitler sunuyor ve domenico ile aynı iş yerinde çalışmak için mülakata giren antoniettayı merkeze alarak küçük insanların büyük şehirde hissettikleri yalnızlık ve yabancılaşma sorunlarına dikkat çekiyor. david di donatello film ödüllerinde en iyi yönetmen, venedik film festivalinde de italyan film eleştirmenleri ödülünü kazanan ıl posto, her ne kadar yönetmeni olmi tarafından yeni gerçekçilik akımına dahil olmadığı savunulsa da pek çok özelliğiyle postneoralist dönemin en tipik örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.

    prestuplenie i nakazanie
    suç ve ceza üzerinde en çok konuşulan ve tartışılan dostoyevskinin başyapıtlarından biridir.
    bugüne kadar çeşitli dillere çevrilmiş ve öneminden hiçbir şey kaybetmemiştir.
    yoksul düşmüş bir öğrenci olan raskolnikov, toplumun yararına olacaksa kuralların, kanunların çiğnenebileceği düşüncesinden hareketle bir cinayet tasarlamıştır. yaşaması için hiçbir neden görmediği, yaşlı bir tefeci kadını öldürecektir.
    bu cinayet sonucu suç ve ceza kavramları derinlemesine tartışılmaya başlanır.
    raskolnikov ve çevresindeki karakterler aracılığıyla toplumsal, ahlaki, dini değerler derinlemesine irdelenir.

    mouchette
    on dört yaşındaki, hiçbir arkadaşı olmayan öğrenci mouchette, içki kaçakçısı alkolik babası ve ölüm döşeğindeki annesiyle birlikte bir köyde yaşar. sevgiden yoksun, taciz gören mouchette, ona yöneltilen aşağılamalara karşı isyanını dile getirmeyi beceremez. bir gece ormanda, köyün ayyaş kaçak avcısı arsene'e rastlar. arsene, az önce kırsal yöre polisi mathieu'yü öldürdüğünü sanmaktadır. kendine bir şahit bulmak için mouchette'ten yararlanmaya çalışır.
    bu ufak ve bütün ufak yerleşim birimleri gibi baskıcı kasabadan bütün insanlığın yaşadıklarına, insan olma halinin özüne ve insan ruhuna doğru genişliyor bresson. bütün çağdaşlarının yaşadığı şoku o da iliklerine kadar yaşıyor. ilerleme mitinin çatır çatır çöküşünü, tanımlamaların göreceliliğini, kendini insanlığın tarih boyunca ulaştığı son nokta olarak işaretleyen batının büyük kibrinin iki dünya savaşı ve yaşanan o kadar acı sonunda nasıl da çözülüp unufak olduğunu seyredip, onun hikayesini anlatıyor.

    (daha da ekleme yapacağım)
  • emeğe saygı.. yazar arkadaşa teşekkür ediyorum.
    izlenir ki bunlar..

    tanım: insanın yaşamını sorgulatan, radikal kararlar aldırtan ve hayatının analizini yapma fırsatı veren filmlerdir. benim en bi sevdiğim film türüdür.