şükela:  tümü | bugün
  • ayni yurtu paylasan anlamina gelse de genelde insan kavrami icin kullanilir.
  • pazarcıların halkı gaza getirmek icin kullandıkları nick:)
  • a. yurttaş.

    b. tahsin yücel'in can yayınları'ndan çıkan romanı. (ya da anlatısı)
    değişik bir kitap bu. 1954'te on sayfalık bir öykü olarak ortaya çıkmış, on sene sonra fransızca olarak daha uzun ve kapsamlı bir öyküye dönüşmüş, 1975'te roman haline gelmiş, 1996'da bazı ekleme ve değişikliklerle son halini almış.
    tahsin yücel'in önsözde belirttiği gibi "dünya, yaşam ve insan üstüne bir söylem" bu anlatı. bir don kişot havası seziliyor okudukça. devlet memuru şaban baş'ın volkan taş'a dönüşümü ve siyaset - toplum yaşamında görülen her türlü çürümeye, kirliliğe, yozlaşmaya karşı tek kişilik isyanı.
    anlatı da değil; bir masal belki de, günümüzde hangi babayiğit kariyeri, parayı reddedip "graffiti yazarı postmodern don kişot " olmayı tercih eder ki...
  • bir enver gökçe şiiri:

    vatandaş

    ne, bizden geri, deniz aşırı şarkılar,
    ne tadılır ne bölünür nimetler bizsiz.
    inan kardeşim inan
    ne yalan bu dünya,
    ne insan fani...
    acılar görmüşüz, geceler görmüşüz,
    ölmeyi görmüşüz.
    aydınlıklar görmüşüz, kahramanlar,
    dostlar görmüşüz.
    görmüyor musun, görmüyor musun?
    ellerimiz ellerimizde... gidiyoruz.
    sizlerden söz açıyorum
    teklifsiz, pervasız, işkilsiz.
    ateşe vurulu batıl ve eski kitaplar
    sizden öte...
    neler varsa
    mesut insanlık için bühtan edici
    sizden öte...
    ve bir yanda yıkılmış zulmün kalası
    bir yanda salınır devasa gövden.
    bir yanda sevmediklerin,
    bir yanda demir pencere, bir yanda tarih
    bir yanda sen.
    yani bir yanda
    yüzyıllar boyunca saflarında
    yangınlar çıkardıklarımız.
    bir yanda - hayal etmesi zor -
    ferah ve cömert dünyamız
    ve mürettip, hasatçı, öğrenci, öğretmen
    kınadık, yüz çevirdik, düşman kesildik
    şol aşkı bilmezlenenlere.
    dünyalar durdukça mesuduz
    bu dünya üzerinde.
    yaşamak aşkına, yıldızlar aşkına
    demir ve ekmek aşkına mesuduz...
    hey dağlara taşlara kar eden türküm
    aşikar etsen de kendini
    şöyle bir sular gibi salsak, boy versek
    uzun ömrümüzü, yiğit ömrümüzü, taze ömrümüzü,
    sefil ömrümüzü, deli ömrümüzü, gelin ömrümüzü...
    güneşte güneşlesek
    dal kırsak, toplasak, ateşlesek
    broy broy desek dağlarda
    gül gülistan içinde görseler bizi.
    ister öv, ister yer, ister sev beni
    güneşin taşlarda mavileştiği
    nehir boylarınca söylenir
    sevinç şarkılarım yoksa da
    şimdi, bütün kederli ezgileri
    ümide kurban ediyorum.
    satırlarımla olsa da çok mu, bir de ben seni
    bizden olan bütün dünya şairleri gibi
    yadediyorum.
    sen ne hakim, ne evliya, ne kul, köle, ne şövalyesin
    sen yirminci yüzyıl insanı!
    dost dediğim, yaren dediğim, kardeş dediğim
    ekmeğim benim,
    gülüm, bağım, bostanım benim :
    vatandaş.
  • "halk plajları doldurdu vatandaş yer bulamadı" önermesinde, bir seçkinler grubuna ya da kendisini seçkin hissedenler grubuna işaret eder vatandaş kelimesi.

    tdk sözlüğüne göre de vatandaş yurttaş, yurttaş da vatandaş demekmiş. ama acaba her ikisi de ne demek? yurttaş, bir de yurtları veya yurt duyguları olanlardan her biri demekmiş. demek ki yersizyurtsuzlar vatandaş olamıyo.

    modern vatandaşlık, alakasız insanları aynı şemsiye altında toplayabilecek eşitleyici ve evrensel bir kavram olarak ortaya çıkıyor. kuşkusuz bu bir ulus-devlet kavramı. ama küreselleşme ve sınırların belirsizleşmesiyle -aslında belki de kaskatılaşıp gerçekçi sınırlar olmaktan çıkmasıyla- kavramın bu hali de geçersizleşiyo. hala da bi konsensus yok.

    vatandaşlık dersleri ise, din derslerinin yerini alır bir biçimde ortaya çıkıyor fransa ve osmanlı imparatorluğunda. ama geç osmanlı döneminde, dinin birlik ve beraberliği sağlayıcı özelliğinden dolayı, vatandaşlık önemli oranda din birliği üzerinden tanımlanmaya başlıyor.*

    artık din üzerinden bir tanım da mümkün olmadığına göre -gerçekte bir çok karşılaşma/çatışma din üzerinden şekilleniyor,** o ayrı- bu durumda yine doğrudan antik yunana gidiliyo ve yine seçkinci bir tanımlama olan ama ulus-devletlikten sıyrılmış; "yönetmeyi ve yönetilmeyi paylaşanlar" grubu söz konusu oluyor.* o zaman, bir ülkede yöneten ve yönetilen herkes, yani herkes vatandaş -vatandaşlıktan çıkarılmadığı ya da çıkmadığı sürece. vatansız yaşanır mı?* peki o zaman sözde vatandaş da kim oluyo?
  • enfes bir zamirdir.

    insanlara isimleri yerine birtakım rütbelerle, statü belirten unvanlarla, pohpohlayıp kendini iyi hissettirecek sıfatlarla hitap etme geleneğinin yaygın olduğu ülke, kallavi bir binanın kurulduğu yerdeki her türlü yapıya ve yere bu binanın isminin verildiği ülkedir. nedir? bir şehirde müzenin önünden geçen yol "müze yolu", yanındaki apartman "müze apartmanı", etrafındaki rastoran "müze restoran", market "müze market" diye adlandırılır. yapılara isim verme konusunda bu kadar kısır olan ülke insanları, birbirilerine hitap etmede binbir çeşit sözü kullanır.. "müdür", "doktor", "bacanak", "hacı", "patron", "ajan" falan falan.. üst tarafa bu sıfatları gerçekten taşıyanları, alt tarafa da sadece bu şekilde hitap edilen insanları koyduğumuz vakit payı paydasından küçük olan bir kesir elde ederiz. hakkını da vermek lazım ki birine bu tür bir şekilde hitap etmek eğlenceli aktivitedir.

    herhangi bir kelimeyi alıp birinin ismi yerine koyma konusunda sınır olmadığı için vatandaş kelimesi de yerini bilir, görevini yapar. ortamda olan-olmayan biri için gayet kullanılabilirdir. ördek verelim, arkadaşını kastederek "bizim bıyıklı vatandaş nerde?" şeklinde soru soran şahsiyet, konsoloslukta çalışmadığı sürece vatandaş kelimesini ilk anlamı için kullanmıyordur.
  • dostoyevski'nin kaleme aldığı yeraltından notlar ve albert camus'nun la chute adlı kitabı ile aynı sınıf içerisinde anılan bir tahsin yücel romanı...
  • mersin'de 2003'ten beri haftalık yayın yapan bir gazete.
    http://www.vatandasgazetesi.com/
  • tahsin yücel'in "vatandaş"ı kısa bir öykü olarak yazılıyor ilkin "vatandaşın sesi" adıyla ("uçan daireler", varlık yayınları, 1954). daha sonra, 1964 yılında yazar fıransa'dayken kendisine bir öykü ısmarlandığında "vatandaş" bu kez fıransızca yazılıyor. 1975 yılındaysa bir roman boyutuna ulaşıyor, ki yazar yapıtını roman değil "anlatı" olarak anıyor (bilgi yayınevi). "vatandaş" 1995 yılında son biçimine (biçemine de) kavuşarak bir yıl sonra can yayınları'ndan yeniden basılıyor. uzun bir yazılış süreci olan bu yapıtla ilgili fethi naci "yüzyılın 100 türk romanı"ndaki yazısını şöyle bitirmiş (adam yayınları, 2000; s. 505) :

    //(...) 1975 ve 1996 baskılarının karşılaştırılmasının da göstereceği gibi, her sözcüğü üzerinde kılı kırk yararak çalışılmış, biçimi bakımından da, iletisi bakımından da mükemmel bir anlatı örneği, okuması da, eleştirisi de mutluluk veren bir başyapıt. vatandaş'ın eleştirileri, hepimizi özeleştiriye çağırıyor.//

    kitabın kahramanı vatandaş, toplumla, yöneticilerle, yarı-aydın kişilerle ilgili eleştirilerini, ayakyolu kapılarına yazdığı yazılarla, şiirlerle yapıyor; bir anlamda bu biçimde var oluyor. zamanla, yazdıklarıyla dikkat çekmeye başlıyor ama bir dergide, para karşılığı yazma önerisini tüm anlayışlarına ters düştüğü, olayının özüne aykırılığı nedeniyle geri çeviriyor. kısacası çağımızın kişisi değil, olamıyor vatandaş; olmak da istemiyor. duvar diplerindeki süpürgeliklerden çok da farkları olmayan, yazdıklarıyla bırakın incir çekirdeğini atom çekirdeğini bile dolduramayan günümüzün pek saygıdeğer boyalı köşe yazarları düşünüldüğünde güncelliğinden hiçbir şey yitirmediğini, tersine öneminin daha da arttığını düşünüyorsunuz "vatandaş"ın da, vatandaş gibilerinin de – her okuyuşunuzda.

    *

    beş yıl sonra gelen ekleme : yukarıdaki "pek saygıdeğer boyalı köşe yazarları" sözünü, "yandaş köşe yazıcıları" olarak da alabilirsiniz.
  • derbeder derler; bizim çaycı ali. küçük bir çay ocağı var.

    birkaç ay önce belediyeye müracaat etmiş, ruhsat için. bugün gidip almış ruhsatını. camcı aytekin’in dükkanında karşılaştık, çerçeve bakmaya gelmiş.

    ahşap olanlarından birini beğendi ali, ruhsatı içerisine yerleştirdi. şöyle iki eliyle kavrayıp kaldırdı çerçeveyi. yüzünde bir gurur, bir tebessüm; gözlerinde bir pırıltı ki sorma.

    vatandaş ali. ali vatandaş. ali kahraman. 3 tane çocuğu var. behçet’in kızıyla evli. behçet’i razı edemeyince kaçırmış kızı. kaçmışlar. 3 tane çocukları var. en büyüğü ilk mektepte 2. sınıf talebesi, birisi kundakta, ortanca henüz tay tay.

    boyacı ferhat var bir de. ferat derler.
    geçen hafta ali bunu bir dövdü, bir dövdü.. ağzına sıçtı resmen. neymiş, “müşterileri rahatsız etme lan orospu çocuğu”ymuş. ne yapsın ferat; bir iki diklendi, söverek karşılık verdi sonra, doya doya yedi sopasını. hunharlığı üzerindeydi ali’nin.

    vatandaş ali. ali vatandaş. ali zalim. hunhar ali. amınakodumunalisi.