şükela:  tümü | bugün
  • şükrü erbaş'ın düzyazıya yakın duran bir şiiri.

    "ve güz geldi ömür hanım. dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. insanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.
    yağmur ha yağdı ha yağacak. incecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. hüznün bütün koşulları hazır. nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı, yüzüm ömrümün atlası, düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. yaşamak bir can sıkıntısı mıdır ömür hanım?
    her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?
    göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? bir güz düşünün ki ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış. böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
    yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?
    yağmur yağıyor ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?
    dönelim...dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...olsun dönelim biz yine de. bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. ölçüsüz yaşamak bize göre değil ömür hanım. büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.
    yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı ömür hanım. bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir göz bebeklerimden. sahi nedir yaşamın anlamı? geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?
    yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama değil mi yoksa?
    öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise, bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...
    oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ben'e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. kim kimi ne kadar anlayabilir ömür hanım?
    susmak yalnızlığın ana dilidir, ömür hanım, şiiridir beni konuşmaya zorlama ne olur. sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...yalnızım ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...sularım toprağa sızıyor bak. yüzümü geceler örtüyor. binlerce taş saklanıyor içimde. kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?
    kendilerinden olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? yerini bulur mu gerçekten? sözü yasaklamalı ömür hanım yasaklamalı...kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?
    olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. yanılıyor muyum? olsun. yanıldığımı biliyorum ya...
    yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. sessizlik sesten hele de güncel ve kof her zaman iyidir, düş gücü, iç zenginliği verir insana. dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.
    kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile, bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur insanın küçücük ömrünün karşısında. istemenin kuralı yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz.
    biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. en büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...
    kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir, ufuklarımızsa sisler içinde...o kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, ağız dil vermez geceye? ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. çözemeyiz de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.
    dünya bir testidir, de, ömür hanım, ömür bir su...sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. ve bir gün ölümün balkonundan...dökülür toprağa el içi kadar bir su. yerde birkaç damla nem bir avuç ıslaklık...ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...
    sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. yıldım ömrümün kalıplarından. beni duy ve anla.
    yağmur dindi ömür hanım. gökyüzü masmavi gülümsedi yine. doğa aynı oyunu oynuyor bizimle. umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. ne aldanış! bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?
    gökyüzünü öpmek isterdim ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. delilik mi dedin? kim bilir...belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? kim ne diyebilir ki?
    kimseler görmedi ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. içimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan garip bir gülümsemeyle yüzümde, incelik adına ben geçtim...yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... yükümü yanlış bedestanlarla çözdüm.
    ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. ürperiyorum. bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. içimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın ömür hanım? "
  • "başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?"

    nasıl bir ilham gelip de yazıldığını merak ettiğim, neredeyse her cümlesinin altını çizdirecek güzellikte bir düzyazıdır**
  • hani böyle şiirimsiler var, şiirimsi düz yazılar var olağanca kasıntı ve özünde hiçbir şey anlatmayan...
    isterim ki onları yazanlar günde üç kere "ve güz geldi ömür hanım" okusun. okuyup görsün uzunca bir şiirimsi metindeki her metafor nasıl yerini bulur, nasıl anlamlıdır her bir yeri, nasıl böyle bir yazıyla hayat tartışması yapar insan.

    baş yazı olsun isterim okullarda ama edebiyat derslerinde mi, felsefe derslerinde mi bilemedim.

    "yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir" arkadaşım ötesi yok.
  • bu yazıyı (bu yazıya yazı demek tüm dinlerde günahtır) en az haftada bir okumak ibadettir. hayata yeniden inanmak, hayatı yeniden sorgulamak ve yeniden kurgulamaktır.

    isterdim ki ölmeden "ve güz geldi ömür hanım" ın yarısı kadar anlamlı bir yazı yazabileyim.

    "yaşamak bir can sıkıntısı mıdır ömür hanım?"
  • ömür hanım hayat hep güzmüş aslında. bahar etmek istermişiz dört bir yanı ama güzümüz varmış gücümüz yokmuş.

    bir yandan göze güzel gözüksek de ateşe çalan turunculuğumuzla, döküldükçe bir yaprağımız daha, içimiz biraz daha çürürmüş. göğe baktıkça ömrümüze ömür katar yere düşen her yaprakla göz göze geldiğimizde biraz daha ölürmüşüz.

    severmişiz sevdiğimizi sanarak,
    gülermişiz güldüğümüzü sanarak,
    kızarmışız kızdığımızı sanarak ya
    acı çekermişiz dibine kadar acı yaşayarak.

    biz en iyi acı çekermişiz ömür hanım, güzün hüzünmüş çünkü, hayat hep güzmüş biz hep hüzünmüşüz.

    her bir şeyi yapmışız yaptığımızı sanarak ya ömür hanım bir tek şeyi yapmamışız, yaşamı düz bir çizgide tutmamışız. zira ne demiş en doğrusundan şükrü abi size; "yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir..."
  • ''oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ben'e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. '' bolumuyle ozlemimi dile getirmis,her bir satirini beynime kazimak istedigim, herkes okusun dedigim yazi.
  • simdiye dek okudugum en samimi siirdir omur hanimla guz konusmalari.
    "kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? "
    http://www.vidibuk.com/…animla-guz-konusmalari.html
  • bu sabah uyandığımda aklıma gelen düz yazımsı muhteşem şiir. nerden aklıma düştü bilemedim. belki ışığı sevmememden dolayı perdeleri sıkı sıkıya kapatmamın vermiş olduğu karanlıktan içeriye bir tanecik bile ışık süzmesinin sızmasını engellediğim için olabilir dedim. havanın yağmurlu olduğu kanısındaydım. kediler üstümde yürüyerek sanki sabah masajı görevini üstlenmişlerdi. saate baktım daha uyanmak için 10 dakikam vardı. ağzımda dün geceden kalan pembe bir şarabın tadı. gözümde ki makyajı silmeden uykuya dalmışım. hiç kıpırdamadan sağa sola dönmeden öylece sızmışım.

    uyanmadan biraz önce sanki biri kulağıma bu şiiri okumuş ve bir anda gözümü açmışım. kim okudu bilmiyorum ama tek gözle yanıbaşımda duran bilgisayarı açarak şükrü erbaş'ın bu sonbahar sabahına uyandığım şiiri sanki bu sabah yeni yazılmıştı.. satırlar fırından yeni çıkan bir ekmeğin kokusu kadar taze geldi. kısık sesle geceden beri çalan radyo alttan alttan damarıma girmiş usul usul çalıyordu.

    okumaya başladım. ilk satırlarda kendimi kaybettim..satıraralarında kaybolmuşken bu şairin hangi psikolojiyle yazdığını düşündüm ve okumaya devam ettim. bir an sabahattin ali'nin kürk mantolu madonnası'nı okuyorum sandım. yazının yarısına gelmeden kurduğum 3. alarmım çaldı uçağa son çağrı alarmı o. eğer kalkmazsam servisi kaçırırsın alarmı..alelacele kalktım yataktan kediler alışık bu türlü hızlı kalkışlarıma artık şaşırmıyorlar. hatta geç kalmayayım diye ayaklarımın altında dolanmazlar çıkarken bi öpücük kondururum pembe burunlarına uslu pisiler olun etrafı çok dağıtmayın der çıkarım. gene böyle bir sabah yaşadık. ama ben büyülenmiş gibi, aklım yarım kalan bu yazıda kaldı. bir an önce işyerine gidip doyasıya okumak istiyordum zira yüreğime dokunduğunu hissettim bu kapalı ankara havasında.

    hepsini okudum sanırım birkaç kez okudum. son kararım sonbaharın tamamına mal edebileceğimiz bir yazı veya şiir artık ne derseniz ondan olmuştu benim için..

    kimsenin kimseyi anlamadığı sabahlara uyanıyormuşuz gibi, her sabah 1 tl'lik kağıt parçalarından 20 kusürlü gençlerin ölümünü okuyarak isyan ediyoruz. ben bunları henüz gözümü açamamış yarım zihinle düşünürken bu satırlar yaren oldu bana..

    "dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. insanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. yağmur ha yağdı ha yağacak. in-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    hüznün bütün koşulları hazır. nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. yaşamak bir can sıkıntısı mıdır ?"

    o kadar acı çekmeye alışmışız ki bu genç yaşlarda sanki hiçbirşey dindirmeyecekmiş gibi gelir bazı sabahlar..yataktan kalkmanın manasını bulamadığınız umutsuz sarı sonbahar kıvamında ki bu satırlar bu düşüncemi doğrular nitelikteydi..

    "her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? "

    hayatı kendi ördüğümüz çeperler arasında yaşayarak kurduğumuz mutsuz dünyanın arasında bir değişikliğe cesaretimiz yok. sen cesaret etsen buna engel bir sürü dış etken çıkabiliyor. aynı düpedüzlük ovada yaşamanın manası nedir? korkaklık baki sanırım insanda..yazı devam ederken ben bunları geçirirken aklımdan bu satırlar ne kadar doğru hissettiğimi kanıtlar gibiydi..

    "yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de? "

    hala perdeleri açmamış karanlık odada tavana bakarak yatakta zihin jimnastiği yaparken kesin bugun yağmur yağacağını etek giymemem gerektiğini üşütüp yataklara düşmemem gerektiğini bir başkası öğüt verir gibi kafa sallayarak onaylıyordum.yağmur hüzündü işte.biraz da yalnızlık..

    "yağmur yağıyor ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından? "

    hayatın anlamını sorguladığımız zamanlar ya sabah uyandığımızda yada gece yastığa başımızı koyduğumuzda gerçekleşir.yaşama tutunamadığınız kolunuzun kanadınızın kırık olduğu sabahlar olmaz mı sizin hiç? sizin rahatça gerindiğiniz temiz nevresimler içinde uyandığınız yatağınızda tanımadığınız insanların tecrit hücrelerinde tek istediği eski kirli bir battaniyenin olduğu fikri ,üşüyerek seheri zor etmiş insanların günışığına uyandıkları bir sabahınızın eşitliğini sorgulamatmaz mı? sevinsek ne eşitlik yok arkadaş eşitlik yok ben 10 mutlu sabaha uyanıyorsam 9'unu sorgulayıp kendime zehir ediyorum. kronik mutsuzluğum bundan. biz sorgulayanlar nasıl mutlu olabiliriz ki? ben bu sorgulamalar içerisinde uyanmaya çalışırken bu sabah yaşama sevincimi benden alanlar hakkında hiç iyi dileklerim bulunmuyordu.

    "yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı ömür hanım.
    bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    sahi nedir yaşamın anlamı? geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... değil mi yoksa? "

    ben değil miyim artık en iyi yapabildiğim şey susup dinlemek diyen ..ben de onu yapabiliyorum. henüz suskunluğumu bozguna uğratacak bir yürek çıkmadı karşıma.nedenlerini niyelerini düşünmeye koyulurken gözümün önünden geçip giden bu kelimelere takıldım.

    "susmak yalnızlığın ana dilidir, ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...yalnızım
    ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...sularım
    toprağa sızıyor bak. yüzümü geceler örtüyor. binlerce taş
    saklanıyor içimde. kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle? "

    gitmek istemediğim işyerinde, sokakta, otobüste, metroda belki de bazen en yakın dediğiniz arkadaşlarınızın çoğu zaman ne çok boş kelime israfında bulunuyor diye geçmez mi içinizden? ne anlatıyor acaba bu diye behzat ç bakışı atıp, dinlermiş gibi yapıp dinlemediğiniz zamanlar yok mu? dinlememek için kulaklıkla gezip müzik kültürünü geliştirmek diye bir hobinizin oluştuğunu fark ettiniz mi sizde? herkes kelimelerini hoyratça kullanıyor. kullanılan sözcüklerin kaba olması değil düşüncesizce o kemiksiz organdan savrulması sorun bu işte! neden bu soruna çözüm bulamıyor bireyler derken şükrü erbaş gene aslında senin demek istediğin tam olarak şunlar diyor:

    "kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? yerini bulur mu gerçekten? sözü
    yasaklamalı ömür hanım yasaklamalı...kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. yanılıyor
    muyum? olsun. yanıldığımı biliyorum ya... "

    tüm bu ses gürültüsünden yorulduğunuz anda birinin çıkıp bişeyler söylemesini istersiniz ya o hesap işte. henüz söylenmemiş sözler kaldıysa söylemesini istersiniz ya işte tamda ondan..

    "yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. "

    6 ay gece 6 ay gündüz olan yerlerde sabahlar nasıldır diye düşünmeden edemem bazen..günün en güzel zamanları akşam güneşinin batıp kızıllık-turunculuk arası verdiği o güzelliği sabahın seherinde soğuk sisli bir pembeli-mavi renklerle eşit tutarım ben.ilk izlenim son izlenimmiş gibi izlerim hepsini..

    "dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de. "

    sonrası hazan sonrası hüzün sonrası bu sabahın içimden ölen birinin yarattığı boşluk hala eskiye özlem ve son satırlar..

    "ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. ürperiyorum. bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. içimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın ömür hanım?

    ankara, güz/1983"
  • her okuduğumda başka tat aldığım,her defasında illa ki yüreğimi bulduğum ,çoğunlukla beni bana anlatan,kırgınlıklarımı ,umutlarımı döktüğüm şükrü erbaş'ın en içten,iyi şiirlerinden biridir.

    "öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise, bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...
    oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ben'e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. kim kimi ne kadar anlayabilir ömür hanım? "
  • şiirdir.

    uyuyamadan önce, acıya tok karnına alınız.
    çocukların ve yaşlıların erişemeyeceği yerlerde saklayınız.
    kalbinizde aşk, umudunuzda ömürlük bir sevda varsa bahar gerçekten gelip çiçek açıncaya kadar dizeleri aklınızdan çıkarmayınız.

    şiiriniz açık olsun.

    ve son olarak şunu da yazmak isterim ki "şükrü erbaş" sen tek bir şiirle ömrü güzel kılan bir insansın.