şükela:  tümü | bugün
  • paul messaris tarafından yazılmış kitap...
  • tasarıma bir anlamda bilimsel olarak yaklaşan, bir sürü terim katan ders.
  • gerekli bir suru, gereksiz hic bir terim katmayan ders.. guven incirlioglu idi hocasi bi ara.. hala o olsa gerek.. **
  • insanların etraftaki nesnelerin "şekillerini" ve "yerlerini" algılamaları farklı beyin bölgeleri tarafından yürütüldüğü için son zamanlarda altbaşlıklara bölünüp incelenen konudur bu genellikle. doğrudan bir örnekle açıklayacak olursak: yemekhanede elimizde yemekle yer ararken insanların yüzlerini tanımayız, görürüz ama algılamayız, bozulanlar da olur.. diğer yandan elimizde yemekle birilerini arıyorsak, o arada "bulamazsam bari oturacak yer arayayım" işlemini yapmak için tanıdık yüz aramayı bırakıp yer aramak gerekiyor, ikisi bir arada yapılabilirdi oysa ki. bazı hayvanlar, mesela kuşlar bu konuda insanlardan üstün olmakla birlikte onlar da aynı şeyi yapıyor: önce yakalayacakları nesneyi hedefliyor sonra ona doğru uçuyorlar. dur bakayım bir uçayım da birini görürsem atlarım biçiminde davranmıyorlar. son bir örnek de çocukların gelişiminden verilebilir: çocuklar önce nesnelerin şekillerini ifade etmeyi öğreniyor, mekan algısı, daha doğrusu nesnelerin yerlerini dille ifade etme olayı sonraki aşamalarda geliyor..

    bu ayrımın bir yansıması da dilde görülebilir. birçok dilde nesnelerin şekilsel özelliklerini tanımlamak için bin-onbin arasında terim varken nesnelerin yerlerini ifade eden terim sayısı yüz civarında oluyor ve terimlerin hepsi eksene bağımlı kullanılıyor. tabii denebilir ki aslında biz algılıyoruz ama dil üreten nöronlar engelliyor bu algıyı ifade etmemizi. bir de denebilir ki dilin bu eksikliği mekansal algının eksikliğinden kaynaklanmakta. artık hangisini seçerseniz.. şimdilik ikincisi nörolojik olarak destekleniyormuş.

    neyse uzatmayalım, nesnelerin şekillerinin ve yerlerinin algısı konusunda böyle bir ayrım vardır özetle..
  • daha çok göz ve görmeyi akla getirse de, beyin ve onun işlemleriyle açıklanabileceğini anladığımız ama beynin hangi mekanizmalarla bunu gerçekleştirdiğini henüz çözemediğimiz görsel algılama. nörofizyolojinin temel araştırma başlıklarından biri.
  • turkiyedeki duayeni umur talasli olan deneysel psikoloji dali.
  • görme sistemindeki bilgi işleme süreçlerine ilişkin nöral algıların tümü. sinirbilimin önemli bir araştırma dalıdır.
    görme insan beyninin ve bilinçli deneyimin çok önemli bir kısmını kaplar.
    görmenin kendisi bir nöral bilgi işlemedir. salt göz yeterli değildir.

    görme sistemi bebeklik ve çocukluk çağlarında edinilen görsel deneyimler tarafından şekillenir ve gelişir ve sonradan öğrenilir.
    gördüklerimiz daha önce gördüklerimizin belleğinde yankılanır. yeni deneyimler daima eski deneyimlerin süzgecinden geçer ve görme sistemi kendini geliştirdikçe yeni edindiği deneyimi üzerine ekleyerek daha farklı görmeye başlayabilir.
    bir nesneye ait bebeklikten gelen tüm veriler semantik bellekte saklanır ve görme sonucu elde edilen veriler ile desteklenir sürekli.

    bilindiği üzere bir nesneye ait belirtici özellikler gözün ayrı ayrı reseptörleri tarafından algılanır. örneğin bir arı düşünelim. arının üzerindeki siyah ve sarı çizgiler, derinliği, şekli, tüyleri vs. (bunun yanında ayrıca diğer duyu organlarından alınan veriler, ses gibi). görme bölgesine geldiğinde bu veriler farklı uzman bölgeler tarafından eşzamanlı olarak birleştirilir. bu birleştirme esnasında nöronlar eşzamanlı çalışır, kimyasallar eşzamanlı salınır. beyinde mekansal bir “arı” imgesinden ziyade görme işlemi bu şekilde gerçekleştirilir. bu birleştirme esnasında “arı” nesnesiyle ilgili “süreklilik” faaliyeti de devreye girer. şunu demek istiyorum. arıya ait farklı görünümler olsa da onun canlılar sınıfına ait bir “arı” olduğunu anlarız.

    yeni görmeye başlayan gözlerde (örneğin yeni doğan bir bebekte) görme edimi aslında sürekli kayan, yerinde durmayıp hemen yok olan görünüşler kaosudur.
    filozof john locke human understanding kitabında bu konuyla ilgili enteresan bir soru bırakmıştır ortaya. diyelim ki doğuştan kör bir adam aynı metalden yapılmış bir küp ile küreyi dokunarak ayırt edebiliyor. daha sonra görmesi sağlandığında masanın üzerinde duran aynı küp ve küreyi ayırt edebilir mi? (bu soru kitapta (bkz: molyneux’un sorusu) olarak geçiyor.)

    günümüzde doğuştan katarakt insanların gözlerine yapılan ameliyatlar neticesinde bu sorunun cevabı ortaya çıkmıştır. bu hastaların ameliyattan hemen sonra görme duyuları test edildiğinde renkleri ayırt edebiliyorlardı ancak biçim ve şekil hakkında bir fikirleri yoktu. derinlik ve mesafe hakkında ise hiçbir şey bilmiyorlardı.

    görme “algıları” bozuktu. aslında normal insanlar gibi görmüyorlardı. normal insanların bebekliklerinde yaşadığı sıkıntıyı çekiyorlardı.

    böyle bir ameliyat geçirmiş bir hasta ameliyattan bir süre sonra günlük hayatına alışabilmişti ancak arada hala bilinmeyenler çıkabiliyordu. bir gün balkonda gökyüzüne bakarken gökteki büyük ve beyaz, ışıltılı nesnenin ne olduğunu çevresindekilere soran hasta onun ay olduğunu öğrendiğinde çok şaşırdığını ifade etmiş. muhtemelen önceden ay ile ilgili algısı daha farklıydı. bebekler gibi yeni yeni görmeyi öğreniyorlardı.
    benzer bir durum şaşı bebeklerde gözlenmiş. bir gözünü daha az kullanan bebekler büyüdüklerinde kullanmadığı göze ait ilgili nöronlar köreliyordu. yetişkinliğinde kullanılmayan gözü kullanmak (gözü kullanmamak) adına yapılan denemelerde diğer gözün normal görme yetisine (ya da beyinde algısına diyelim ya da ikisine) ulaşması uzun bir çaba gerektirmişti. derinlik algısı oluşturması da cabası.

    normal şartlarda bir bebek birkaç gün içinde etrafındaki yüzleri ayırt edecek gelişime ulaşır. doğum öncesi görme ile ilgili yapısal özellikler çoğunlukla tamamlanmış olur ve birey bu şekilde doğar. doğum sırasında görsel beynin tüm nöronları mevcut iken; sinapsların yalnızca %10u mevcuttur. yani aksonlar, doğumdan sonra deneyimin baskısıyla şekillenirler ve yeni yollar, bağlantılar oluşur.

    tüm bunlar gösterir ki aslında görmeyi “öğreniriz”.

    david hubel ve wiesel amcaların kedilerle yaptıkları görme sistemleri üzerine deneylerde, beyindeki bazı basit ve kompleks hücrelerin belli yönelimdeki çizgilere tepki verdiklerini ve beraber çalışarak gözden gelen görüntüleri eşzamanlı işleyerek görme ve nöronal ağ işleyişi üzerine elde ettikleri sonuçlar onlara nobel ödülünü kazandırmıştır.
    sonrasında critical period olarak nitelendirilen erken görme döneminin önemi ve işleyişine dair yine kediler ile bir dizi deney icra etmişlerdir.
    doğumdan sonraki dönemde görmenin belirli bir süreliğine fiziksel olarak engellenmesini sağlayarak kedilerin uzunca bir süre engellenen gözünde körlük yaşamalarına sebebiyet vermişlerdir.
    sonrasında bu görevi onlardan devralan blakemore ve cooper amcalar yine erken dönem görmenin önemi üzerine yine kediler üzerinde farklı bir deneye girişmişlerdir.

    bu deneyin amacı “sınırlı bir görsel deneyimin fizyolojik ve davranışsal etkilerini ve beyin gelişiminin ve plastisitenin doğadan veya çevreden ziyade deneyimlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını” araştırmaktı.
    deneye göre yavru kedi, iç yüzeyi yatay veya dikey siyah beyaz çizgilerle kaplı uzun bir silindirin içinde bulunan şeffaf bir cam platform içinde durmak zorunda kaldı. çevrelerinde de hiçbir köşe veya kenar yoktu.
    yavru kedinin görme alanı, boyunlarına taktıkları geniş siyah bir çeşit huni sebebiyle 130 derece ile sınırlıydı. yani bu durum onların kendi bedenlerini görmelerini engelledi. sadece yatay ve dikey çizgilerden oluşan bir dünyaya sahiptiler. burada bir yavru kedi dikeysilindirel çevrenin içinde yaşarken diğeri yatay çizgilerin olduğu silindirel çevrenin içinde yaşadı.
    kendileri sağolsunlar yavruların tüplerin duvarlarını uzun süre incelediklerinden ötürü sıkıntılı görünmediklerini belirterek deneyin gayet etik olduğunu savundular.
    etik problemler bir yana 5 ay kaldıkları bu çevreden çıktıklarında blakemore ve cooper çok güzel bir sonuca ulaştılar.
    5 ayın sonunda normal bir odaya alınan kedilerden yatay çizgilerin olduğu odada yetişen kedi, sandalyelerin bacaklarına kafasını çarpmış; dikey çizgilerin olduğu silindirel çevrede yetişen yavru kedi hiçbir zaman sandalyenin rahatça uyuyabilecekleri bir “üstü” olduğunu “görememiştir”.

    bu deney, görme gibi deneyimlerin (bu deneyin sonucu değil ancak diğer dışsal ve hatta “içsel” deneyimlerin tümü de) erken dönem öğrenme sonucu edinildiğini, beyinde oluşan fenomenal dünyalar olduğunu gösterir.
    not: ki yukarıdaki entryde de körlük yaşayan kişilerin görebildikleri andan itibaren görmeyi nasıl öğrendiklerini de anlatılmıştır.

    bedeninin ve beyninin doğumdan hemen sonra öğrendiği bir şeyi bugün tekrar öğrenmek kendi adıma çok enteresan. muhtemelen o dönem korteksimiz henüz tam gelişmediği için hatırlayamadığımız bu tuhaf deneyimlerin bugün bizim için “normal” görünüyor olması aslında beynimizin içinde bir dünya yarattığımız gerçeğininin ne kadar tuhaf olduğunu değiştirmiyor.

    deneye ait kaynak: https://www.tutor2u.net/…/blakemore-and-cooper-1970 c c
    derlenen kaynak: adam zeman’ın bilinç kitabı.
    not: benzer başlıklardaki ilgili entryler birleştirilmiştir.