şükela:  tümü | bugün
  • fransız tv5'in, sunuculuğunu michel drucker'in yaptığı pazar eğlencesi programı. ünlü sanatçılar geliyor, şarkılar söylüyor, sohbet ediyor. işte trt'nin pazar stüdyosu gibi bişey.
  • bi sikime yaramaz program. adam cezayirliler gibi fransızca konuşuyor.
  • yillar once iki zenci kiz bu programda örovizyon sarkimiz "bana bana"nin bir kismini soyledilerdi, hem de turkce.
  • öğleden akşama kadar sürer bu program. zaplamak icin birebirdir.
  • kirmizi bir koltugu vardir bu programin...
  • france 2 de yayinlanan, bir oglen birde aksam uzeri olarak iki tane farkli bolumden olusan programdir.
  • noir desen değil, yeni dalga desen değil, yandan yemiş hitchcock tarzı bir truffaut filmi. bazı büyük yönetmenlerin son filmleri nedense şaşırtıcı düzeyde boktan olabiliyor.
  • françois truffaut'nun 1983 yapımı, türkçesi neşeli pazar olarak verilen filmi. son metro filmini ne zaman izlemiştim bilemiyorum, vivement dimance'yi ise daha yeni tanıyorum. son metro ile ilgili ilk milliyet haber kupürü 1984'e ait. ikisinin birlikte olduğu haber ise 1991. 4 ağustos'a kayıtlı:

    "truffaut'yu da, penceredeki fanny ardant'ı da özlemiştik gerçekten. truffaut'ya özlem moda sineması'nda 5-15 ağustos tarihleri arasında yönetmenin neşeli pazar, son metro ve penceredeki kadın filmleri..."

    belki de son metro'yu o zaman izlemişimdir. veya önceki aylarda/yıllarda ben izlemişim, sonra 5-15 ağustosta seçkisi, toplu gösterimi olmuştur. böyle zamanlarda saklamadığım film biletlerim için yanıyorum. yoksa köşede biriksin diye değil, umulmadık bir merak anında başvurmak için.

    bu sefer de arzunun aceleciliği ve anında doyum talebine geldik. demek ki kaba taslak ve yalancı bilgilerle yetinmek en iyisi. anımsayacağız da ne olacak? öyle veya böyle, belki de hiç olmadı.

    vivement dimanche hakkında izlenim yazmak istersem ciddi bir hollywood/amerikan filmi temposu yakalamaya uğraşı görüyorum, hitchcock etkisi, hayranlığı ve selam duruşu da besbelli. özellikle de güvenilesi, inanan/seven, her işi üstlenen, erkek fatma kadın tiplemesi damga gibi. truffaut kendisi kadınsever ama güvenmez bir yönetmendi, dönüşme çabası mı, barışma mı anlamalı. öte yandan, kendisi ve fransız ulusunun aşk, aşk skandalı fetişi/tapımı ile de güzel dalga geçmiş.
  • neşeli pazar olarak türkçe’ye çevrilen françois truffaut’un kadınları ön plana aldığı filmi.

    film komedi, gizem ve suç kategorisine alınmış. katili filmin son anlarında öğrenmemiz filmi hitchcock filmlerine benzetmiş. truffaut burada hitchcock’ a baya sağlam bir selam çakmış. filmin bir çok sahnesinde de göndermeler görüyoruz: ödünç arabanın kullanılması, apartmana gizlice girmek ve yine barbara’nın gözünden katilin ayaklarını görmek (rear window filmine). truffaut’un filmle ilgili röportajı var mı bilmiyorum ama “bu filmi hitchcock için çektim” derse inanırım. yine filmin içinde bir dönem fransada yasaklı olan kubrick’in zafer yolunu görüyoruz, hem de birkaç kere birincisinde gazetede, ikincisinde eden sinemasında ve üçüncüsünde yine eden sinemada ama bu sefer silah sesleri duyulan arka fonda ses olarak. yine aynı sinemada arka fona yönetmen william freidkin’in 1977 yapımı “la convoi de lapeur ( wages of fear/ dehşetin bedeli)” afişini koymuş. 1957 yapımı bir film olan “zafer yolu” ile 1977 yapımı olan “dehşetin bedeli”, aynı anda gösterimde (20 yıl sonra gösterildiğini gözümüze sokuyor).

    filmde bir çok sahne milimetrik olarak kurgulanmış, kahraman sadece bir saniye bir şey yapmaya geç kalsa olay çözülemeyecek. mesela julien vercel uykuya dalmasa barbara yerine nice’a o gidecek,nice'taki otelde hizmetçiyi kadın karşıdan çağırmasa barabara o notu almaya giremeyecek, barbara hizmetçiyle dialog kurmasa istediği odada kalamayacak, o odada kalamasa gece oraya giren adamla karşılaşamayacak, uyanmasa adamı kolundan tutamayacak, kolundan tuttuğunda ceketin yarısı yırtılmasa adamın cebindeki cüzdandan müfettişlik bürosunu bulamayacak. evet, hayat da biraz şans ve mucize değil midir zaten?

    bu arada barbara çok iyi işler çıkarıyor, polisin çözemediği ve çözemeyeceği bir çok işi başarıyor, neden peki? julien vercel’e olan aşkından. yaa işte bakın aşk insana neler yaptırıyor,truffaut burada “aşık kadın çok tehlikeli kadındır”, demeye getiriyor. son sahnesine kadar bir çok faklı kadını kadraja alan film, kadınları çok sevdiğini iddia eden ve öldürdüklerini sırf kadınlara olan sevgisi yüzünden yaptığını söyleyen katilin itirafları ile son buluyor.

    ve sonun sonu sahnesi, kadrajda barbara ve julienin evlilikleri var(kadın adamı temize çıkarmak için boşuna mı uğraştı?), yer kilise. sahnedekiler barbara ve onun müstakbel eşi - vercel- ile eski eşi (muhabir), daha önceden kafasını yardıkları rahip ve yine 10-14 yaş arası kızlardan oluşan bir koro, son sahnede barbaranın eski eşi fotoğraf makinasının lensini düşürüyor, küçük kızlarda kedinin fareyle oynadığı gibi adamla oynuyorlar, lens yerde bir o ayağa bir bu ayağa gidiyor. tabi arkada truffaut'un adamı georges delerue'den sahneyi daha da netleştiren bir ezgi var.

    kimbilir, truffaut bu sahnede,kadınların erkeklerle bütün hayatları boyunca oynayacaklarına atıfta bulunuyordur, belki de. ne de olsa filmde kadınlar, zaten bir çok kez erkeklerle oynuyor.

    son bir söz, barbara’yı canlandıran (brunette) fanny ardant ne harika oynamış, yahu.
  • fanny ardantın güzelliği uğruna sonuna kadar katlanabildiğim françois truffaut'ın bana göre başarısız bir hitchcock güzellemesi. olay kurgusunun gerçeklikten uzaklığından dolayı film noir'den soft bir komediye dönüşmesi beğenmememdeki en büyük etken olduğunu söyleyebilirim. sinefiller bir göz atabilirler ama izlemediğiniz de kaçıracağınız tek şey sadece taş gibi bir fanny ardant'ı izleyememek olacaktır.