şükela:  tümü | bugün
  • okurken dimağınızı genişleten kitaptır.

    --- spoiler ---

    bolluk içinde yüzmelerini bizimle birlikte tüm dünyanın kutsadığı koskocaman haydutları her allah' ın günü hayranlıkla izlemeyi alışkanlık haline getirdik. kaldı ki biraz yakından incelendiğinde onların varlıklarının kanıtı, her gün yinelenen upuzun bir cürüm dizisi olarak ortaya çıkmaktadır. buna karşın bu zatlar her türlü şerefe, şana, güce layık görülüyor. işledikleri suçlar yasalar tarafından da taçlandırılıyor. oysa tarihte ne kadar geriye gidilirse gidilsin -ve bildiğiniz gibi, bana tarihi bilmem için para veriliyor.- her şey bize şunu gösteriyor ki, basit bir hırsızlık yapılmışsa, hele sıradan gıda maddeleri, bir dilim ekmek, jambon ya da peynir çalınmışsa, o suçu işleyen kişi toplumun gözünde mutlak biçimde yüzkarası olarak damgalanıyor. kesinlikle kınanıyor, en ağır cezaları hak ediyor, kendiliğinden onurunu yitiriyor ve alnında ki kara leke ömrü billah silinemiyor, bunun da iki nedeni var. öncelikle bu tür cürümleri işleyen kişi genellikle yoksuldur ve bu zaten başlı başına utanç vesikasıdır. sonra da yapmış olduğu eylem, topluma karşı üstü kapalı bir tür suçlama da içermektedir. fukaranın hırsızlığı haince bir ihkakı hakka dönüşüyor anlıyor musunuz?

    öyle olursa da, bu işin sonu nereye varır?..

    ...dolayısıyla dikkatinizi çekerim, ufak tefek aşırmaların cezalandırılması dünyanın her yerinde en katı bir biçimde uygulanır!

    sayfa 83

    --- spoiler ---
  • '' her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır. özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derecede hırt olduklarını, asla anlayamadan gebermektir. bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız, öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız. insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da, yerimizi sıradakine bırakıp, uslu uslu inmeliyiz deliğin içine... ''
  • kitabı henüz okuma fırsatı bulamadım ancak internette rastladığım bu kitaptan bir alıntı bende çok büyük bir okuma isteği uyandırdı.

    -aaa! siz demek gerçekten de korkağın tekisiniz, ferdinand! bir lağım faresi kadar tiksindiricisiniz…

    - öyle büsbütün korkağım, lola, savaşı ve içinde ne varsa hepsini reddediyorum… ben savaş var diye üzülmüyorum… ben kaderime razı olmuyorum… ben bu konuda sızlanıp durmuyorum… onu olduğu gibi reddediyorum, içindeki insanlarla birlikte, onlarla, onunla hiçbir alışverişim olsun istemiyorum. isterlerse dokuz yüz doksan beş milyon kişi olsunlar ve ben tek başıma kalayım, yine de haksız olan onlar, lola, haklı olan da benim, çünkü ne istediğini bilen bir tek ben varım: ben artık ölmek istemiyorum.

    - ama savaşı reddetmek olanaksız ferdinand! vatan tehlikedeyken savaşı reddetmek için ya deli ya da korkak olmak gerek…

    - o zaman da yaşasın deliler ve korkaklar! ya da daha doğrusu bir tek deliler ve korkaklar yaşayabilecek! örneğin yüz yıl savaşları sırasında ölen askerlerden bir tanesinin bile adını hatırlıyor musun, lola?... bu isimlerden bir tanesini bile öğrenmeyi denediniz mi hiç?... hayır değil mi?... asla denemediniz? onlar sizin gözünüzde şu önümüzdeki herhangi bir eşyanın sıradan bir atom zerreciği kadar adsız, önemsiz, hatta daha bile meçhul, sabahki dışkınızdan bile değersiz… gördüğünüz gibi, lola, boşuna ölmüşler! bir hiç uğruna ölmüş o salaklar! iddia ediyorum! kanıtı ortada! tek değerli şey yaşamdır. bahse girerim ki on bin yıl sonra, bize ne kadar mükemmel görünürse görünsün, bu savaş tamamen unutulmuş olacak… olsa olsa bir avuç malumatfuruş, bu savaş ve onu süsleyen belli başlı katliamların kesin tarihi konusunda sağda solda kapışırlar, o kadar… insanların birkaç yüzyıl, birkaç yıl, hatta birkaç saat mesafeden birbirleri hakkından anımsanmaya değer buldukları biricik şey budur… ben geleceğe inanıyorum lola…

    gecenin sonuna yolculuk, louis-ferdinand celine
  • louis-ferdinand celine...... bukowski adamı sever tavsiye edermiş, hakan günday kinyas ve kayra dan önce epey okumuş....
    bu öyle bi kitap ki...... uzun bi yolculuk... mekanlar, insanlar, toplumlar, sınıflar, olaylar arasında uzun bir yolculuk......
    1. dünya savaşı... amaçsızca birbirini bombalayan öldüren cephedeki insanlar.... patlayan kafalar kopan kollar.... tam bir sefalet tam bir bok çukurunun dibinde durumu...... askeri hastanlerde yatan yaşamla tüm bağlarını yitirmiş insanlar.... paris in savaş zamanı kendinden geçmiş sokakları.... afrika.. sömürge döneminin son yılları... kara kıta da sıcak, sıtma, sex, aşırlığın ve savaşın başka türlüsü.. yine tüm atmosfer insanın gırtlağına çamuru doldurur gibi..... yüzyılın başında amerika .... tatlı bir hayatın farklı sınıflar ve boşvermiş insanlar arasındaki eğlencesi... ford fabrikasında köle gibi çalışan insanların sesleri öte yanda zevk ve eğlenceye boğulmuş şen kahkalara karışıyor... paris in fakir ve yokluk içindeki banliyöleri... fransa nın tükenmiş kentleri...... akıl hastaneleri deliler..... dünyadan daha güçlü bir fikir arayışı.... güzel bir fikir, muhteşem ve ölmek için de çok pratik bir fikir.....

    bu öyle bir yolculuk ... her anında her noktasında insanlar pislik, aşağılık, ahlaksız ve her şeyleriyle nefret uyandırıcılar..... farklı kıtalarda farklı zamanlarda hayat, insan olabildiğince umutsuz, iğrenç, başıboş ve amaçsız...... insanın özündeki umutsuzluk ve iğrenç sakatlık yaşamın ve kaderin her yerine sızmış....

    louis-ferdinand celine öyle bir nefret öyle bir tiksinme yaşıyor ki insana ve yaşamına karşı romanın her sayfasında o havayı kokluyorsunuz..... b. vian gibi sistemin insanlığın tüm hallerine, mezarlarımıza tükürüyor....
    karanlık ve boğucu bir dünyada umutsuz, amaçsız bardamu nun yolculuğu bu.....

    her sayfasından bir sürü alıntı yapılabilecek bir sür satırın altı çizilerek okunacak bi kitap.... 3-5 gün eve kapanıp yüksek miktarda nescafe ve uygun bir ruh haliyle cebelleşerek eşlik edilmesi gereken bir yolculuk.......
  • o kadar ağır ilerliyor ki sanki elimde çoğalıyor sayfalar. okumaya korkuyorum.
  • tarafımdan ve birçok kişi tarafından ilk okunduğunda piç edildiğine inandığım kitap. bu nedenledir ki tekrar tekrar okumak ve alt çizmek gerekiyor zira bir romandan çok daha fazlasıdır kendisi.
  • çok nadiren.
    bazı kitapları okurken müthiş bir yazma isteği hasıl oluyor. bu, bir filmi çok sevince yönetmenliğe, bir vokale tapınca şarkıcılığa soyunup arsız öykünmelere girişmek gibi. bu kadar nefis bir anlatım karşısında büyülenip hemen birer kopyası olmak duygusuyla cebelleşiyor insan. ''bu kadar güzeli yazılmışsa geriye ne kalmıştır'' diye doyumluluk içinde çaresizlik akıtan bir sıkıntıya düşüyor. çok klişe bir insan olmaktan ileri gidemeyeceğim ama tutunamayanlar'da bunu en keskin haliyle hissettikten beri böylesi kıskançlık sızdıran hayranlığa erişmemiştim.
    hangi cümlesinin altını çizecek olsam gerisindeki tüm tümleyenlerinin hakkı kalıyor. külliyen kara kaleme bağlayıp duvara asmak gerek.
    kitabın belki de tüm hissiyatının ''tagline''ı çok öncesindeydi :
    ''sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur. bu böyle gidemezdi.''
  • okumaktan paramparça edilebilen kitap.

    "insanlar o boktan anılarından, çektikleri sıkıntılardan bir türlü vazgeçmek istemezler ve ne yaparsanız yapın bunun dışına çıkmalarını sağlayamazsınız. ruhlarını böyle oyalarlar. bugün yaşadıkları haksızlıklardan intikam almak için geleceği bokla sıvamaya uğraşırlar kendi içlerinin derinliklerinde. hem adil hem de ödlektirler aslında. doğaları budur"
  • mide bulandırıyor. ustalıksa ustalık. psikolojiye çalışıyor. yumruklar mide boşluğuna.
    ilk 400 sayfayı okuyup turşu kavanozuna koymuştum. çıkarıp ara sıra tadına bakıyorum. yine midem bulanıyor.
hesabın var mı? giriş yap