şükela:  tümü | bugün
  • v.bahadir bayril (1962 manisa)
    güzel sanatlar akademisi’ni bitirdi. reklamcılık yapıyor.
    şiirleri 1982’den itibaren üç çiçek yönelişler, gösteri gibi dergilerde yayınlandı. şiir atı yayınlarını kurdu şiir kitapları yayınladı. şiir atı dergisini arkadaşlarıyla yayınladı.
    şiir eleştirileri yazdı. şiir kitapları; melek geçti (1992), şer cisimler (2000).
  • mediacatonline.com sitesinin tartışma köşelerinde ağzını bir açıp pir açmasıyla ünlü bir abimizdir. bu ülkede mesleğini "en güzel sevmeyen" reklamcılardan biridir.
  • melek geçti adlı şiir kitabı ile 1992'de behçet necatigil şiir ödülü'nü aldı. ayrıca şer cisimler adlı bir şiir kitabı daha var. hilmi yavuz'a yakın bir tarzı olduğu söylenebilir.
  • 80'li yıllara damgasını vuran şiiratı dergisinin kurucularındandır. 2004 yılında tekrar yayına başlayan derginin halen yayın kadrosundadır.

    melek geçti, şer cisimler, eksik tay isimli üç kitabı var. 2000 yılında şer cisimler adlı şiir kitabıyla türkiye yazarlar birliği şiir ödülü'nü aldı.
  • "kalbini kalbime yasla...kurtulalım tahmmül mülkünden... göğün kapıları aralık... hamle etsek... nereye? çıkış var mı gerçekten... beklemek sönen bir şarkı gibi... beklemek bunca neden?... kalbini kalbime yasla... neydim ki ben eğer sen değilsem... "
  • çok basit ve net olarak yaşayan en büyük türk şairidir. ölüleri bilmem.
  • (bkz: #25281370)
  • şiir nedir? belki üç-dört bin senedir soruluyor, türlü türlü cevaplar veriliyor. demek ki şiirin bir tanımı yok. bu puslu durumda her söylenene şiir denilebilir mi? sanırım evet. peki ses ve ahenk nereye kayboldu? bu noktadan bakınca bayrıl bana son derece soğuk ve başarısız geliyor. onda şiirin müziğini, seslerin ahengi görülmüyor. satırları alt alta dizip mısra demek, böylece şiir yazmış olmak mümkün mü? bence değil.

    melek geçti adlı şiir kitabı sonuncusu temmuz 2012'de olmak üzere dört baskı yapmış. türkiye için çok iyi bir tablo.
  • anthony hopkins öldü, diye yalan haber paylaşan şair, troll.
  • levent karataş'ın gösteri dergisi'nde w. bahadır bayrıl ile yaptığı söyleşidir:

    artık hepimizin tırnak içine almadan kabul ettiği bir 80 şiiri akımı dahası dönemi var. şiiratı dergisinde a. ilhan için yazdığınız bir yazıda 80 şiirinin suya sabuna dokunan bir şiir olduğunu, daha doğrusu olduğu tezini zarifçe savunmuştunuz. öncelikle bunu öğrenmek isterim, uzak okur adına...sonrasın da 80 şiiri diye nitelendirilen şiirin edebiyatımızdaki diğer dönem ve akımlar arasındaki farkı, farklarını sormak istiyorum size...

    — attila ilhan, 80 şairlerini üçüncü yeni olarak nitelemiş ve hiçbir ayrım gözetmeden 50’lerde ikinci yeni için neler söylediyse, neredeyse aynı kelimeler, aynı argümanlarla değerlendirmişti. oysa ortada çok farklı şartların oluşturduğu yeni bir somut durum vardı. aslında derdi başkaydı, biz ikinci yeni’den de beslenmiştik. buna kızıyordu. ikinci yeni’ye olan ilgimizden dolayı bize vuruyordu. “toplumcu gerçekçi” cepheye muhimmat desteği niyetine.. o zamanlar moda olmuştu bu… hele de bizi “arkaik kelimeler” kullanmakla suçlaması vardı ki, söz konusu kişi attila ilhan olunca, bu sahiden komik kaçıyordu. neyse, şiir değerlendirmelerine, polemiklerine katılmasam da, attila ilhan benim için büyük bir şairdir. allah rahmet eylesin diyelim. 80 şiirine gelince; basitçe üç noktada yoğunlaşıyor getirdikleri bence: 1. şiir, ait olduğu alana çekildi, 2. şiir ile dil arasındaki ilişki tekrar hatırlandı, 3. şiir akacağı bir çok kanala kavuştu, çoksesli bir yapı kazandı, çeşitlendi. bugün yazanlar, yazmaya başlayanlar için ikinci yeni’den yola çıkmak “normal”dir fakat unutulmasın ki, bu bizim verdiğimiz mücadele sonucunda olmuştur. ikinci yeni ile türk şiirinin bugünü arasındaki ilişki bizim kuşak tarafından kurulmuş ve geliştirilmiştir. o dönem için bu da epey bir tartışma, direnme ve sahip çıkmayla olmuştur. hiç öyle kendiliğinden olmamıştır.

    ahmet oktay 80 şiiri için "öteki yaşam izlerini şiirleştiriyor" demişti...cümle tam böyle olmayabilir ama içerik doğru...80 şiiri bir bellek yitimini mi yeniden gündeme getirdi yoksa a. oktay'ın dediği gibi ya da önermesi gibi alemler arası metafizik bir şiir mi?

    — 80 şiiri, içinde bir sürü eksik, hatalı ve bir kısmı da tümüyle alakasız argümanlarla bulutsu bir ortak payda üzerinden değerlendiriliyor genellikle. artık tek tek o dönem şairlerinin eserleri üzerine yazılmalı, yaptıklarına bakılmalı. zira, bunu yapabilecek kadar “malzeme” var ortalıkta şimdilerde. bu konuda şunu söyleyebilirim, türk şiiri ilk kez güncel politikanın tasallutundan kurtuldu. şu sıralar onu politikanın yedeğine, kapıkulluğuna alma girişimleri görünüyor ama o paradigma çoktan yıkıldı artık. bunu yapabilecek güce ne kimse sahip ne de doyurulması gereken toplumsal bir ihtiyaç var bu konuda. ahmet oktay’ın görüşlerinin bir kısmına katılıyorum, cumhuriyet şiirinin uzunca bir süredir uzak durduğu metafizik alan ile tekrar bağ kurdu. bu da şiire dair bir alan genişlemesine işaret ediyor bence…

    kronolojik olarak ikinci yeni'yle ya da birinci yeni'yle sınırlandırırsak, "türk şiiri teknokrat mıdır, bürokrat mıdır?"

    — edebiyat sosyolojisi, edebiyat tarihi bağlamında türk edebiyatı bomboş bir alandır. bu konuda yapılmış şöyle dört başı mamur bir inceleme, kitap hatırlamıyorum. bu ülkede üniversitelerin onca sosyoloji bölümü, tarih bölümü, edebiyat fakültesi vardır, ama ne yaparlar gerçekten bilmiyorum. ülgener’in “iktisadi çözülmenin ahlak ve zihniyet dünyası”, yenilerde çıkan halil inalcık’ın “şair ve patron”, haluk ipekten’in “divan edebiyatı’nda edebi muhitler” kitabı ile alpay kabacalı’nın o şimdi çok eskiyen “türkiye’de yazarın kazancı” kitaplarının dışında bir örnek ben hatırlamıyorum ya da bilmiyorum. bu saydıklarım da “sosyoloji” olarak görülmez elbette, ama ona baz teşkil edebilirler en azından… elbette bir yerlerde bir takım makaleler çıkmıştır, fakat bunların edebi kamuya ulaştığını görmedim. yani bu alan çok bakir. çalışılsa neler neler çıkar. soruna dönecek olursam; cumhuriyet dönemi türk şiiri büyük ölçüde “devlet memurları”nın yazdığı bir şiirdir. bu durum 60 ile 80 kuşaklarında bir ölçüde kırılmıştır. bunun şiire nasıl yansımaları olmuştur bak bu hiç bilinmeyen bir şeydir. bunun üzerinde duran, bundan yola çıkarak ve bu durumu yazın kuramlarıyla birleştiren bir sosyolojik araştırma bile bize çok farklı bakış açıları kazandıracaktır. ama biz burada belirsiz genellemeler, veriye dayanmayan kanılar, çok tartışılır gözlemler, alakasız kavramsı laflarla boş konuşmayı severiz. başka türlüsüne gücümüz yetmez çünkü. moretti okudum bir süre önce; “edebi teoriye soyut modeller”, “modern epik” gibi kitaplarında yer alan makaleleri çok zihin açıcı buldum açıkçası…

    "peki ama gerçeklik nereye gidiyor / aşk ve şiir nereye" diye sormuştu ece ayhan...

    — hepsinin cehenneme kadar yolu var bence! gerçeklik’in de, aşk’ın da, şiir’in de!... hep beraber mahşere doğru yürüyoruz. ne güzel!

    fransızlar "dikkat o ciddi bir serseridir" diyor. sizin seyhan erözçelik üzerine -bir reklamcılık dergisinde- yazdığınız bir yazıda "koşullarımız olsa reklamcılık yerine, serserilikte kariyer yapardık" diyorsunuz...
    — sen istemez misin? hangimiz günde mesaisiz on-oniki saat çalışmak isteriz ki? ki çoğunlukla cumartesi günlerimiz de piç olur… kaç ekonomik kriz geçirdi bu ülke? bu krizlerin tümünde reklam ajanslarındaydım ben… yaşanan insan kıyımlarını, trajedileri yakından gördüm. bak bir anımı anlatayım sana. doksanların sonu, ikibinlerin başı. o zaman uluslararası bir ajans ağında çalışıyordum. avrupa’nın on-oniki ülkesinden çağrılan kişilerle networkiçi eğitimlere gidiyorduk. bu eğitimlerden biri de “ekonomik krizde ajans nasıl yönetilir”di… eğitimden sonra da bir kriz planı hazırlayıp sunuyordunuz. bunu ikişer kişilik ekipler halinde gerçekleştiriyordunuz. benim partner’im rus bir kızdı. iki saat süre verilmişti hepimize… biz yarım saatte planı yapıp, dışarıya sigara -kahve içmeye çıktık. sonra sunum sırası geldi. planı sunduğumuzda ortalık karıştı. ikimize nasıl baktıklarını hâlâ hatırlarım: aman allahım, barbar bunlar!.. insanlara böyle şeyler yapılır mı? fakat 2008 krizinden sonra amerika ve avrupa’da bizim yaptığımız kriz planını kat kat aşan şeyler yapıldı bu sektörlerde… gerçeğe çarpınca insanın nasıl bir mahluk olduğunu çok iyi bilirim. kim flaneur olmak istemez ki ya da “şahane bir serseri”… fakat ne yaşadığımız asır ne de seyhan ile benim ailemin şartları böyle bir lüks’e izin vermedi hiç… delirme lüksüm bile olmadı yahu.

    bir ilk kitapla (melek geçti) behçet necatigi ödülünü daha sonra şer cisimler adlı kitabınızla yazarlar birliği ödüllerini aldınız. ödül almış bir şair olarak hem bu ödül mekanizmasına bakışınızı merak ediyorum, hem de bu ödüller tartışmalara yol açtı mı? bunu öğrenmek istiyorum...

    — hah…hah…haaa… bu işin en güzel tarafı nedir bilir misin, ödül aldıktan sonra; “ ödüller o kadar da önemli değil” diyebilmek. bunu ancak ödül aldıktan sonra söyleyebilirsin. o zaman bir anlamı olur çünkü…. öbür türlü “kedi ulaşamadığı ciğere mundar der” olur… genel algı, yaklaşım bu… elbette gereğinden fazla büyütüldüğünü söyleyebilirim. bir şairin en büyük ödülü, ona şiir yazabilme yeteneğinin bahşedilmesidir. bundan daha büyük bir ödül bilmiyorum… geçenlerde güzel olduğuna inandığım bir şiiri bitirdim, son noktayı koyduğumda, dünyadaki tüm ödüller bana verilse bu kadar haz alamazdım. insanı ancak şiir yazmak şair yapar. ne ödül almak, ne dergi çıkarmak, ne kitap çıkarmak, ne düzyazı yazmak. şair olmanın sırrı çok basit, şiir yazacaksın, o kadar… evet, ödüller aldım. her ödül düşman sayımı, hased eden insan sayısını katladı açıkçası… bir de hilmi hoca ne zaman bir söyleşi de adımı verse, otomatikman düşman sayım katlanıyor… ilk şiir ödülümü de melih cevdet anday, necati cumalı, hulki aktunç, şavkar altınel ile birlikte aldım. en gençleri bendim aralarında. melih cevdet ile necati cumalı törene katılmadılar sonra… necatigil ödülü’nü aldıktan sonra ise “uzun bir sessizlik” oldu. sonra özdemir ince yazdığım şiire değil ama şiir hakkındaki düşüncelerime dair yirmi sayfayı aşan bir eleştiri yazdı. birçok dergi, mahfil görmezlikten geldi. normaldir. bunlar hep olur. bütün bunlar benim derimi kalınlaştırmaktan başka bir işe yaramadı açıkçası. yakınlarda melek geçti’nin üçüncü baskısı yapılıyor. şiirim üzerine yazılmış yazılardan derlenen bir kitap da yolda… yazdığım yeni şiirler bir kitaba doğru yürüyor çevik adımlarla. yani sonuçta,“it ürüyor, kervan yürüyor”.

    i. özel "artık şiir değerlendirmelerine paranın, koltukların, apoletlerin gölgesi düşmüştür" diyor. sizin -çoğul olarak- son yıllarda ya da başından beri hazırlanan şiir yıllıklarına olan tavrınızı biliyoruz. acaba şiir yıllıkları da farkında olmadan sözkonusu üç insiyatifin etkisiyle mi hazırlanıyor, ne dersiniz?

    — bu gözlemi de, bu tartışmayı da doğrusu umursamıyorum. ne parası, ne koltuğu, ne apoleti allasen… şairlik ne zaman meslek oldu, ne zaman baştacı edildi, hayal, kuruntu bunlar? sen kitap satışlarından, telif haklarından yıllık yüz, ikiyüz, üçyüz bin lira alan herhangi bir şair tanıyor musun?... antoloji, yıllık dediğin de bir toplam… içinde olsan ne olur, olmasan ne olur… bunlar şiirden, gerçek şiirden ve şairden ne alır, ne götürür, ne kazandırır… baştan aşağıya zırvalık bu tür düşünme, tartışma biçimi… ne ödüller, ne yıllıklar bir insanı şair yapamaz. açın nesin vakfı yıllığı’nı… o yıllıktan kaç kişi kalmış şimdi. veya daha eski yıllara ait olanları. öte yandan her şiir yarışmasının sonucu da baştan “hileli” , “değersiz” olmak zorunda değildir. bu da bir klişe açıkçası… bak bir ayrıntı sana; 1946 chp şiir armağanını kazananları hatırlatayım ; 1. cahit sıtkı tarancı, 2. attila ilhan, 3. fazıl hüsnü dağlarca… o tarihte tarancı 36, ilhan 21 ve dağlarca 32 yaşındadır. ki cahit sıtkı “otuzbeş yaş”ı , dağlarca da “çocuk ve allah” ı yazmıştı o zamanlar.. fakat ikisinin arasında attila ilhan diye 21 yaşında bilinmedik bir delikanlı girivermiştir. ne olacak şimdi? bunlar klişe düşüncelerdir. ödül mekanizması olmayan birşeyi varmış gibi gösteremez. şiirin kendi adaleti vardır. bu adalet şaşmaz bir biçimde çalışır. kimse merak etmesin. birileri yıllık yapacaktır. hiç bir yıllık da “mükemmel” olamayacaktır. boş tartışmalar bunlar. asıl derdimiz zaten “yıllıklar” filan değil, “beni neden şair yerine koymadınız” derdidir. şairliğinin onayını, başarısını ancak aldığı ödüller ve yıllıklara girme sıklığıyla ölçüyor veya değerlendiriyorsa birileri, yolları açık olsun bu “şanlı kariyer” yolunda. yıllığa giremediği için şair olmadığını düşünen, bu yüzden şair sayılmadığını farzedip, bunalıma giren, bundan gocunan bir ahmak varsa, ona da uğurlar ola…

    facebook'ta "kahrolsun dünya şiir günü" diye yazmıştınız duvarınıza ve altına genç bir şair "niye abi?" diye sormuştu...

    — levent, benim mesleğim “pazarlama iletişimi”. neredeyse çeyrek yüzyıldır bu sektörde çalışıyorum… bu işte, yani kapitalizmin beyninin içinde çalışan bir insan şunu çok iyi bilir; dünyada pazarlanamayacak hiçbir şey yoktur. bu bir mal da olabilir, bir düşünce de, bir ülke de… insan eylemine dair herşeyi pazarlayabiliriz. dinden politikaya, gösteriden imaja, herşey kurgulanabilir ve ticari bir “nesne” haline getirilebilir. yeter ki ortada “kâr” olsun… onbeş sene önce bir arkadaşım sevgilisine “ay’dan arsa” aldı. şaka değil gerçek, amerika’da bir şirket satıyor bunu. tapu bile gönderiyorlar?)) elbette şiir de “pazarlanabilir”. anneler günü, babalar günü, sevgililer günü vb… kapitalizmin bu şahane günlerine bir tane daha eklemenin anlamı nedir allah aşkına!.. bu fikir türkiye pen’den çıktı. hadi biz yaptık böyle bir mallık, uluslararası pen’e ne oluyor? onlar da kabul etti… şiirin “pazarlanması” eksik kalsın yahu. kitap tüccarlarının, yayın endüstrisinin girdi sağlayıcıları olmak zorunda mıyız biz? romancıların işi o… bırakalım onlar takılsın böyle şeylere… şiiri ve şairleri rahat bırakalım… bu sistemin çeperinde duralım biz, bir ayağımız dışında kalabilsin diye, içine dalmayalım, dahil olmayalım. roman sanatını yalayıp yuttu kapitalizm. romancılar da tüccar-terzi gibi birşey oldular, büyük bir şehvetle, mennuniyetle… şiir yeterince getirisi olan bir “ mübadele/ değişim değeri” taşımadığı için bir ayağını sistemin dışında tutabiliyor şimdilik. mazallah, bu alanda da bir “kâr bölgesi” oluşursa yandık. şiir kitabı yayınlama bu sistemi örtmek, mazur göstermek için kullanılıyor genellikle. buna da dikkat çekmek isterim.

    şairin şiir yazmak dışında yeryüzü görevi, görevleri nedir sizce?
    — şairin hiçbir görevi yoktur!.. ne topluma, ne kültüre ne de başka bir şeye karşı görevi olamaz. ancak dindar biriyse, allah’a karşı görevi olabilir. o da iyi bir “kul” olmaktan daha fazla birşey değildir.

    siz yeni yazılan şiiri de izliyorsunuz. hem 90 kuşağından hem de yeni yazılan şiirden şairleriniz, daha doğrusu izlediğiniz ve sevdiğiniz şairler kimler?

    — levent isim vermeyeceğim. korktuğumdan değil, onları koruma isteğinden. zira isim verirsem, zulüm görüyorlar, yaşıtları düşman oluyor onlara nedense .... tanınmak, bilinmek. genç şairlerde böyle bir istek hep vardır. bizden öncekiler bizi izlesinler diye... ya da niye izlemiyorlar diye söylenirler... 80’lerde de böyle şikayetler seslendirilirdi. bunun arkasında “bizi ciddiye alın, onaylayın” isteği vardır. normaldir. fakat şöyle de pratik bir şey var. bütün zamanlarda genç şairler önce bir güruh oluştururlar. karmaşık, renkli, abuk subuk bir kalabalıktır bu. zaman içinde o güruhtan birileri sıyrılır. ancak o zaman dikkat çekerler. 80 başlarında da böyleydi bu, bundan sonra da hep böyle olacak. öte yandan ortayaşa gelmiş şairler ise kendi şiirlerindeki yolculuklarını sürdürüyorlardır. kendi yaptıkları şeye odaklanmışlardır. kendinden öncekilerle olan meselelerini halletmiş gibi görünseler de hiç bir zaman tamamlanmaz bu. bu kargaşa arasında “yahu gençler ne yapıyor?” gibi bir dertleri olmaz açıkçası. şu sıralar kimi dergiler aracılığıyla “ağabeyliğe” soyunmuş ortayaş şairlerine bakıyorum, ki bunlar genellikle vasat şairler. yazdıkları şiirle etkili olamadılar. etkili olmayı bu “ağabeylik” yoluyla sağlayacaklarını düşünüyorlar sanırım. boşa çaba tabii... şiirinin etkisi yoksa, bunlar zavallı çırpınışlardır... neyse, soruya döneyim ben. bilirsin ki, şairlik tek kişilik bir iştir. kim ne derse desin, senin kendi yaptığın işin içine gömülmen gerekir. eğer dergi çıkarmıyor, eleştirmenlik gibi bir şeylerle uğraşmıyorsan, çok bakamazsın etrafına. sana ulaştığı kadar farkına varırsın... benim durumum da bundan pek farklı değildir açıkçası... yılda ortalama ikiyüzelli- üçyüz şiir kitabı yayınlanıyor bu ülkede. ne dağıtım ne dergiler ne de edebiyat ortamı sana oradaki gelişmeleri layığıyla iletemez... ancak sana ulaşan birileri varsa, biraz da dergilere bakıyorsan, ortalama bir fikrin olur. şiir yıllıkları da bu anlamda işe yaraması umulan bir araç aslında. uzattım farkındayım ama bazı şeyleri böyle apaçık yazmak gerekiyor. genç şairler ilgiyi, onayı dışardan değil kendi içlerinde bulacaklar, sabırla yazacaklar. dayanıklı olacaklar. başka yolu yok bunun. ha öte yandan, insan şiir yazmayı bırakabilir hatta bazen bırakması kendi yararına bile olur. adalet ağaoğlu mesela şiirle başlamıştır, sonradan romana, hikayeye geçmiştir. böyle örnekler çoktur. neyse, gevezeliğim tuttu. ikibinlerde bence en önemli çıkışı “şaireler” yaptı. türk şiirinin hiçbir döneminde şiir alanına bu kadar şairenin girdiğini görmemiştim açıkçası... şimdilik keçiboynuzu çiğnemeye benziyor onları okumak, anlamaya çalışmak, ama yer yer çok ilginç örnekler, potansiyeller, sıradışı olmaya eğilimli şeyler görüyorum... zamanla daha da netleşecek, kristalize olacaktır. bu önemli, bir toplumun diğer yarısının dil’e gelmesi bence çok önemli bir toplumsal durum... oradan iyi şeyler çıkacaktır diye umuyorum. erkeklerin durumu biraz vahim, hepsi hala testesteron dönemindeler. bu enerjiyi şiirlerine yansıtabilseler, belki bir şeyler çıkar. ama gördüğüm kadarıyla itişip kakışmaya, horozlanmaya aktarıyorlar bu enerjiyi... heba ediyorlar bence. sonra çok arayacaklar o ateşi... anlıyorum da öte yandan... kendilerinden önceki şairlerin olduğu kadar bir de şairelerin bu atağına karşılık vermeleri gerekiyor... iki taraftan da sıkışıyorlar. kadın cinayetlerinin artması ile genç şairlerin genç şairelere uyguladıkları dilsel şiddet, kabalık bence doğrudan bağlantılı. utanç verici, aşağılık cinsel ayrımcı ve çok vahim bir dilsel şiddet uyguluyorlar şairelere karşı, bundan süratle kurtulmaları gerekiyor. bu nobranlık ve öküzlükten şiir veya bir şair tavrı çıkmaz çünkü...