şükela:  tümü | bugün
  • bir jazzamor parçası. boa - duvet sevenler bunu da sevebilir. şahane.

    buyrun sözler:

    no looking back
    face the facts you said
    fait accompli (it's over)
    get out of my face
    i prayed

    remembering the old schoolyard
    cheek to cheek and heart to heart
    you and me so crazy
    really thrilled to bits

    we've been young and we've been free
    been having confidence in love and honesty

    hey babe
    the simple things and time were on our side
    way back when love was on your mind
    was on your mind

    friday night we made grade
    dressed to kill couldn't hardly wait
    in the early morning rain
    we've been searching for a place to stay
    the old oak gave us shelter then you took my breath away

    we've been young and we've been free
    been having confidence in love and honesty

    hey babe
    the simple things and time were on our side
    way back when love was on your mind
    was on your mind
  • (bkz: the way back)
  • mükemmel bir jazzamor şarkısı. içe işleyen bir melodi. yeliz'imle karşıyaka'da, küçük, sevimli, çalışanları melek gibi olan cup cafe'de güzel ve serin bir akşamda duymuştuk.. hatırası başkadır bende. karşıyaka'nın şarkısıdır bana.. hem way back, hem cup yüreğimde kendilerine daimi bir köşe ayırdılar o akşam.. az kişi bilir, yazık olur. ağlatır da, güldürür de.. duygulandım, ağlamadan bitireyim entry'yi bari..

    bu arada izmir'i çok özledim be.

    (bkz: http://www.youtube.com/watch?v=kvmlswwzt7o)
  • bende çok ayrı hikayesi olan bir şarkıdır. normalde böyle şeyler yapmam ama, yazmazsam çıldıracaktım, zamanında onun için yazmıştım. şimdi de bunu yapmazsam çıldıracağım. the pierces'tan the power of'un etkisi de oldu biraz. okuyun madem. hikayenin ismini de way back koydum, ironik.

    "bugün, bir şarkı dinlerken, bundan belki 8, belki de 9 ay önce unutulmaz ve çok hoş anlar yaşadığım kafeyi düşündüm tekrar, hep aklımda ve yüreğimde olmasına rağmen, nedendir bilmem, ilk defa bugün beni bunu yazmaya teşvik edecek kadar derin düşündüm. kayboldum içinde, şarkıyı dinlerken, orayı hayal ederken, ve bunu yazmaya karar verdim. sabahattin ali’nin söylediği gibi, hayatımda çok az mekan burası kadar sarsılmaz bir yer edinmiştir zihnimde ve yüreğimde. karşıyaka’da, sahilde, şu köhne köy kahvelerinin kentliler için olanı agora’nın yanında, küçük ama kendine büyük ve sessiz, sakin, tatlı bir kafedir burası. mütevazılığı, küçük ama bu yaşıma kadar yediğim en güzel şeker olan şu dışı bembeyaz, şekerli bademleri getirir aklıma hep. cup cafe’yi bir şeye benzetecek olsam badem şekerine benzetirdim değil mi? öyle küçük ve hoş, insana pürüzsüz mutluluğu tattıran bir mekan burası zira. evet buranın, bu bana en mutlu anı olan yerin adı cup cafe. buraya kiminle gelmiştin diye sorarsanız, bu yerinde bir soru olur. çünkü eğer beni tanıyorsanız, cup cafe’ye tek başıma gitmiş olamayacağımı bilirsiniz. o gün oraya yeliz’le gitmiştim. yeliz’i tanıyorsunuz. gözlüklü şirin kız. şu benim büyük sevdam, beni büyüten aşkın kumral saçlı yeliz’i. hayatımda tanıdığım en büyük kadın. bakışları yaşlı, yüzü gülücükle dolu yeliz. biricik aşkım.

    güzel, güneşli ve neşeli bir izmir günüydü. yaz mevsimiydi, veyahut yaza yeni giriyorduk. nedendir hatırlamıyorum ama o gün yapacak pek bir şey bulamadık. hep yaptığımız gibi yine karşıyaka’da buluştuğumuz günlerden biriydi. hafızamı zorladığımda yeliz’in o gün hasta olduğunu hatırlıyorum. kırmızı elbiseli misafirleri uğramıştı yine. uzunca yürüdük kordon’da. güneş en cömert haliyle temizliyordu bizi, kesafetimize saldırıyordu. sonra karşı tarafa geçip, yan yana dükkanların, mağazaların ve kafelerin uzandığı kaldırımda yürümeye başladık ve cup cafe’nin önüne geldiğimizde fark ettim ki biz izmir’de yaşadığımız bunca yılda bu minik ve güzel yere hiç gelmemişiz. tamamiyle hislerimin yönlendirmesine uydum ve yeliz’e “cup’a oturalım, bir çay içelim bugün de.” dedim. kabul etti elbet. birer çay söyledik hemen. masaları ve sandalyeleri ve hatta diğer başka yerleri de ağırlıklı olarak ahşap ve kahverengi tonlarında bir yer burası. mütevazılığını ve tam aksine olan büyüklüğünü bu renkle ve malzemeyle yansıtıyor dışarıya. atmosferi zaten ruhani bir etki bırakabilir üzerinizde, eğer ruhunuz basit şeylerde bile yücelikler gören olgun bir ruh ise. hem zaten, belki de bize “neden buraya hiç oturmadık?" dedirten şey de buranın bu bahsettiğim havasından kaynaklanıyordu.. kafede yaşadıklarımı pek açık seçik hatırlamıyorum bugün. öyle ya, şimdi o anlara bu kadar büyük anlamlar yüklüyor, bunları çok değerli görüyor olsam da, o gün çok da önemsememiştim. gerçi yine de az sonra bahsedeceğim şarkı halet-i ruhiyemi epey etkilemişti ama, işte yine de bugünkü kadar farkında değildim yaşadıklarımın. hem ben artık buna alıştım kendimde. hep böyle değil miyim ben? anılarımda hayal meyal yaşattığım şeylere sonradan değerler katıyorum, onlara anlamlar yükleyip yüceltiyorum. benim de geçmişimi yaşatma yöntemim bu.

    yeliz’le hoş sohbet ediyorduk. gözleri her zaman dilinden çok daha fazlasını anlatır yeliz’in. yine öyle bir gündü. gülümseyen dudaklarına gözlerimi, söylediği şeylere kulağımı verirken, zihnim içeride çalan müziğe kaydı bir an.. o an, o günün, o şarkının, bu anıların hayatımda bu denli büyük yer edineceklerini hayal bile etmedim. o kadar etkileyiciydi ki şarkı, artık hem şarkıyı, hem yeliz’i hem de kendimi dinliyordum. karşımdaki gözlerde dudaklardan dökülenlerin daha gerçeklerini, daha fazlasını görürken, hissederken, bu çalan şarkı bu anlara eşlik etmek için kulağıma çalınmıştı adeta.. hususiyetle bu an için seçilmişti sanki. karşıyaka’nın serin rüzgarı saçlarını okşarken çay içen güzel kadının, ben yaşadığım o tereddütsüz mistik ve eşsiz ruhani hali gözlerime yansıtabildim ancak. şimdi düşündüğümde yeliz’in bunu görmüş olabileceğini var sayıyorum. ama görmemişse de bu onun hatası değildi. zira bu öyle bir andı ki şimdi bile ben, bizzat yaşadığım o anı tam olarak hatırlamakta güçlük çekiyorum. bu sanki biraz ilk kez aşık olduğumda hissettiğim yürek çarpıntılarına, göğüs sıkışmalarına benziyordu.

    iyi midir, kötü müdür bilemediğimiz anlar veya hissiyatlar olur ya, işte o türden bir şeydi bu. kendim bile anlamakta zorlanıyordum. neydi bu? her ne idiyse, o günü unutacağımı, bu unutulmaz anların hafızamda küçücük bir zedelenmeye bile uğrayacağını zannetmiyorum. oysa ne kadar küçük bir gündü, ne kadar basit ve sıradandı. insanların hafızalarında senelerce yer eden ya da yer edecek olan bir takım şeyler, şahsiyetler, olaylar, mekanlar, ve buna benzer daha bir sürü şeyler, bazen ne kadar da küçük ve basit oluyor. hayatlarımıza hiçbir etkisi olmayacak diye düşündüğümüz birçok şey, seneler geçtikçe arkamıza baktığımızda zihinlerimizde ve hatta kalplerimizde en sarsılmaz yeri sahiplenmiş oluyorlar. büyürken, gerçi hala büyüyorum ya, işte ilk gençliğimde, küçük mutluluklar ifadesini bir safsata, insanların uydurduğu boş bir laftan ibaret olduğunu düşünürdüm. bunu bir tür kendini kandırma olarak görüyordum. oysa ne kadar da yanlışmış bu fikirler. o kadar küçük şeyler ki, bazen hayatımızdaki en büyük şeylerin yaşatamayacağı mutlulukları yaşatıyor bize. yıllarca unutmuyoruz sonra. seneler geçse de, o küçük anların yarattığı küçücük gülümsemeler eksik olmuyor suratlarımızda. burada şimdi şunu da itiraf etmeliyim ki küçük mutluluklar kavramını bana öğreten de yeliz’dir aslında. bu konudaki küçük düşüncelerimi onun attığı temel üzerine inşa ettim. işte o gün yaşadığım basit ve sıradan anlar benim kendi kendime düşünüp gülümseyebildiğim en değerli şeylerden biri oldu bugün. çaylarımızı içerken duyduğum şarkıyı öyle beğenmiştim ki, hatırlıyorum, o gün bir anda vapurla karşı tarafa geçip sinemaya gitmeye karar vermiştik, her zamanki maceracı ve eğlenceli halimizin aldığı bir karardı, sinemaya gitmek bahanesiyle görece erken kalkıp şarkının ismini öğrenmek için harekete geçtim. içeri girdim ve oradaki hanımefendiye çalan şarkının ismini sordum. bilgisayardan baktı, şarkının ismini küçük, beyaz bir not kağıdına yazıverdi ve elime tutuşturdu. ister inanın, ister inanmayın, o kağıdı hala atmadım, saklıyorum. hatta neredeyse her gün, yanımda, cebimde taşıyorum.. her neyse, kağıdın üzerinde karakteristik bir kadın el yazısıyla şunlar okunuyordu: way back. şarkıyı icra edenin ismi yoktu. müşterilerle meşgul olan ve sürekli içeri girip çıkan kadına tekrar sordum, sadece şarkı isminin yazılı olduğunu söyledi. bu defa vazgeçtim ve kağıdı pantolonumun cebine tıkıştırdım.

    o gün, belki o günden aylar sonra bile o şarkıyı bulup tekrar dinlemek aklıma neden gelmedi bilmiyorum.. gelmedi işte. yapmadım. daha sonra, fakat epey zaman sonra, birkaç kez aklıma getirdiğim halde hep bir meşguliyetim bana engel olduğu için yine şarkıyı bulmaktan uzak kaldım. maalesef. bundan yine bir süre sonra, inanın bu defa gerçek bir yürek dürtmesiyle o gün ve kadının elime tutuşturduğu kağıt geldi aklıma.

    tüm hücrelerimle o müziği hissetmek istiyordum. harekete geçtim, şarkının ismini bulmaya çalıştım ve buldum. o an yaşadığım şey paha biçilmezdi. o izmir sabahına, serin rüzgara, yeliz’e, cup cafe’ye, karşıyaka’nın hoyrat kordonuna gitmedim sadece, tüm bunları içimde hissettim o an. müzik ne ilginç şey değil mi? öyle büyük, önemli, değerli ki aslında. insan, normalde yemeyeceği iğrenç yemekleri nasıl yememesi gerekiyorsa ve yemiyorsa, müzik için de böyle, bunu ruhlarının bir besini, belki de tek besini olarak görüp öyle dinlemeli müziği. lakin bunu yapmıyoruz. ne yazık. gelelim o ana. işte o dakika, jazzamor’un artık bana kutsal olan şarkısı way back’i dinlerken, gerçek bir hayat yaşadığım için mutlu oldum ama, hafızamın bana yaptığı bu hain saldırı beni can evimden vurdu. o an, artık hiçbir şeyin beni gerçek bir mutluluğa eriştiremeyeceğini hissetmiştim, çünkü yaşadığım ve katlanmak zorunda olduğum şeyler gerçekten ağırdı. dün gece, bir kadın, “aşk için yaptığın en büyük fedakarlık nedir?” diye bir soru yöneltti bana. ben de ”tam şuanda yaptığım şey, belki de yapabileceklerimin en büyüğü.” dedim. “sevdamı yaşayamıyorum, istemediğim bir ayrılığı, sevdiğimi daha huzurlu kılabilmek için yaşıyorum.” bundan aylar önce o gün, cup cafe’de duyduğum o şarkıyı bulup tekrar dinlediğimde, artık ömür boyu mutsuz olacağımı zannetmiştim ki, şimdi bunu atlattım. elbette böyle bir şey yok. şimdilerde geleceğime umutla bakabiliyorum. içimde yemyeşil, taze bir umut var. bunu kendim yaratmış olsam da, umut hep var.

    o günden sonra way back’i defalarca dinledim. izmir’deki yalnız ve sıkıntılı zamanlarımda bu şarkı kulağımdaydı. ankara’daki yapa yalnız yürümelerimde way back hep yanımdaydı. hep yanımda yürüdü. elimden tutan bu şarkıydı, düşmek üzereyken. düşerken. şarkının ve yeliz’le olan aşkımızın kötü kaderinin de etkisiyle way back ve karşıyaka sahilindeki o küçük kafe, cup cafe, hayatımda bir benzeri daha görülmeyecek bir yer aldılar. o anları hatırladıkça şarkıyı dinledim, dinledikçe orayı hayal ettim, hayal ettikçe özledim. dinledikçe ağladım kaderime, kaderimize, ağladıkça dinledim, tekrar tekrar. ve tekrar tekrar daldım en derin düşüncelere, hislere, tekrar tekrar ağladım. ama şimdi artık göz yaşlarımı silmeye ve yazmaya karar verdim. çünkü yazdıkça geçmişimle, beni ağlatan, gözlerimi sulandıran yeni ve güzel şeyler yaşadıkça, yaşamaya çalıştıkça, önüme baktıkça, içimi sızlatan anılarımla, hatıralarımla barışacağım. bunun zamanı epeydir gelmişti. artık yapmaya hazırım da. bu bir hikaye olsun hem bana, hem sen her kimsen sana. ve umarım devamını da okursun. zira hikayenin tamam olması için yapmam gereken birkaç şey daha var. önümüzdeki hafta, cup cafe’ye tekrar gideceğim. bakalım neler olacak..

    şubat 7, 2012. maraş.

    aylar önce yazdığım bu şeyi daha güzel bir sonla bitirmeyi ummuştum. oraya gidip güzel şeylerle dolmayı arzulamıştım. ama olmadı. cup cafe’ye gittim, tek başıma. ilk gün önünden hızlıca geçtim. bakmak bile istemedim. içimde tarif edemediğim bir ağırlık, bir kurşun vardı çünkü, yüreğime çökmüştü. sonra oturdum bir masaya. sadece bir çay içtim. kalktım. aylardır içimde biriktirdiğim şeyleri aklıma bile getiremedim. beceremedim. onca zamandır ne aklımın, ne de yüreğimin sırrına erişemiyor dilim. artık beynimde oluşturamıyorum o sözleri, dudaklarıma dökemiyorum. şimdi de susuyorum, söyleyebileceğim çok şey varken susuyorum. zira susmamayı beceremiyorum. çürüyorum, eriyorum. yüreğimdeki eskimiş aşkla acı çekiyorum. kimse duymuyor, görmüyor. o bile. lakin ben o'na yine de hep teşekkür ediyorum. her an için.

    biliyorum ki ölmeyeceğim, biliyorum ki hep sürünmeyeceğim. bu aşkın acısı beni yok etmeyecek. ama sevgilim, sana söylüyorum, belki bundan 1 ay sonra, belki 1 yıl, belki de 5 yıl sonra yüzüme bakıp sevgilim diyecek güzel insan, senin gözlerine bakarken bu aşkın yarası hala orada olacak. çünkü ben o’nu hiç unutmayacağım, unutamayacağım. biliyorum ki bir gün mutlaka ayağa kalkacağım. ama şimdi.. şimdi ölmekle meşgulüm. belki yeniden doğarım, o zaman yürümeye devam ederim, ama şimdi ölüyorum. bir gün elbet kalkacağım, yeni şeylerle güleceğim. lakin yüreğimin en derinlerinde, gözlerimin en soluk köşesinde o'un izi daima var olacak."

    22 haziran 2012, izmir.

    way back..
  • tlc ve snoop dogg ortaklığı, çok yakında klibi gelir muhtemelen.

    https://www.youtube.com/watch?v=rerfozivo0o
  • sonunda klibi gelmiş olan snoop dogg destekli tlc parçası.

    klibi
  • çok eskiden beri yakın arkadaş olduğunuz kişiler için kullanılabilecek kelimedir.