şükela:  tümü | bugün
  • robert altman'in short cuts'ina kaynaklik eden (diye hatirladigim), zafer aracagok tarafindan cevrilmis, iletisim'den cikmis raymond carver kitabi.
  • anlatıcının sesinin minimalize edildiği öykülerdir. şok edici, yaralayıcı, alışılmadık, hayrete düşürücü olaylarla sıradan, olağan, tekdüze olaylar aynı yalın ve ekonomik dilin içinden konuşur. olayın ve kârın maksimizasyonu okura bırakılır. en sevdiğim öykü "bay kahve ve bay hünerli"dir.

    aradığım zamanlarda zorlukla bulduğum ama şimdi sahaflarda sıklıkla gördüğüm bir kitaptır aynı zamanda.
  • her kitap kendine bir alan açar yaşaamda; yıllar sonra şimsi okuma zamanı diyerek okumaya başladığım; olağandışı yalın anlatımıyla, yazarının kalemine hayran kaldığım kitap
  • (orijinal dilde) uzunlukları zaman zaman 1,5 sayfaya kadar inen hikayelerin vuruculukları, etkileri olağanüstü. favorim tell the women we're going.
  • baskısı tükenmiş, deli gibi aradığım ama bulamadığım kitaptır.
  • “bay kahve” için:

    (bkz: unheimlich)
  • yeni bir çeviriyle can yayınları'ndan çıkan hikaye kitabı. yalnız iletişim yayınları'ndan çıkan çevirinin adı 'aşktan söz ettiğimizde sözünü ettiklerimiz'. gelin görün ki yeni çevirinin ismi 'aşk konuştuğumuzda ne konuşuruz'. biraz tuhaf tabii.
  • (bkz: birdman)
  • "jerry’le tanıştığımız gece, vasat bir roman kahramanı gibi hissettiğim o her zamanki renksiz gecelerden biriydi. bilirsiniz, dünyanın geri kalanı gecenin o saatinde, o güne kadarki hayatlarının en mutlu anını yaşıyorken siz burnunuzdan akan sefaletle son bir umut olarak televizyondan medet umuyorsanız, payınıza düşecek şey az çok bellidir. steven seagal, kumaş pantolonu ve kafa derisine yapıştırılmış saçlarıyla, yanlış amerikalıya çatan bir uyuşturucu kartelinin anasından emdiği sütü burnundan getiriyordur ya da michael dudikof, hakan peker montu ve doğuştan briyantinli saçlarıyla, uzatmalı sevgilisini avrupa’nın el altından desteklediği lübnanlı bir terör örgütünün elinden kurtarıyordur. hem de kızın yüksek bel kot pantolonu ve vatkalı bluzuyla beraber.

    işte böyle bir gecede, yıllar sonra bizim gibi sinamekiler dışında kimsenin hatırlamayacağı bir filmle vakit öldürmeyi planlarken, karşımda bu pimpirikli adamı bulmuştum. ormanda on sincap tedirginliğinde olan jerry fletcher, olanca hızıyla akan curcunanın ortasında arabasını yolun kenarına çekmiş dürbünüyle karşıdaki evlerden birini izliyordu. dürbünün diğer ucundaysa alice, besbelli gözlendiğinden habersiz, koşu bandında salınıyor, bir taraftan da henüz bizim duymadığımız bir müziğe eşlik ediyordu. jerry’le beraber, kalbimiz dürbünün diğer ucunda, bir süre radyonun kanal arama düğmesini kurcalayıp alakasız dalgaların üzerinde savrulduktan sonra nihâyet alice’in kalbini titreten şarkıya ulaşıyor ve o umutsuz balinalar gibi karaya vuruyorduk: gerçek olamayacak kadar müthişsin bebeğim, gözlerimi senden alamıyorum…

    kadınların pikaplarında dönen bazı plaklar, ne pikabın ne de kadının farkında olduğu bazı çaresiz hayaletlerin kalbini çizerler ve bu hayaletler, şarkının plaktan mı yoksa kalplerinden mi geldiğini anlayamadıkları için, bir gölgenin peşinde umutsuzca dolaşmaya devam ederler. tıpkı benim vaktiyle iki sene boyunca yaptığım gibi: o güzel günlerde, kalbimde dönüp duran şarkının kaynağını soranlara, kadıköy poyrazında kırmızı bir düğmeye dönüşen küçük burnundan, perşembeleri giydiği deniz mavisi gömleğinden, kampüsün ortasında dikilen sevimsiz kulenin önünden geçerken yüzünde beliren memnuniyetsizlikten ve böyle bir sürü yalnızlık oyuncağından usanmadan bahsediyordum. ama gül benim iskelenin yakınlarında belirince film en heyecanlı yerinde kopuyor, salon sessizliğe gömülüyordu. sanki ağzımda çevirip durduğum zokadan, yıllar geçse de bıkmayacağım, tarifi imkansız bir lezzet alıyordum.

    jerry ise bir hayalet gibi peşinde sürüklenmekten sıkılıyor ve alice’i yıllar önce babasının ölümüyle düştüğü tavşan deliğinden çıkararak kendi krallığına götürüyordu. ardından kahrolası federaller peşimize düşüyor, metruk hastaneler, terk edilmiş fabrikalar, dört temmuz kalabalıkları arasında yolumuz jerry’nin tımarhaneden bozma evine düşüyordu. komplo teorilerine kafa yormaktan hafiften debriyajı sıyıran ve her nevi kıl tüyden nem kapmaya başlayan jerry’nin evinde şifreli kilitle korunan kahve kavanozlarının, üzerlerinde böceklerin gezindiği yemek artıklarının, gizli servislerin kirli işlerinden bahseden gazete küpürlerinin arasında alice kitaplıkta aynı kitabın birbiri ardına sıralanan kopyaları önünde dikilip jerry’ye soruyordu: nedir, mesele nedir?

    meseleyi jerry de bilmiyordu. tek bildiği kitabın durduk yere aklına geldiği ve her aklına geldiğinde de gidip kitabı satın almadan rahat edemediğiydi. jerry’nin kitaplığının bir rafını baştan sona şenlendiren söz konusu kitap, sahtelikle dolu bir dünyayla baş etmekte zorlanan bir çocuğu anlatıyordu ve alice ile jerry birbirinden kötü adamların iflahını kesmek üzere evden ayrılırken benim filmim başlıyordu.

    gecenin köründe jerry’le karşılaşmamdan çok uzun zaman önce, o lezzetli zokayı ağzımda gezdirip durduğum yılların ardından, iki senedir olup biten her şeyi anlatan bir hikâye yazmaya karar verip masanın başına geçmiştim. kahramanım, içler acısı sümsüklüğünden kaçacak yer kalmayınca, bir hikâye yazmak için masanın başına geçiyor, birkaç saat sonra odanın köşesinde buruşuk kâğıtlardan oluşan yığına bakıp tısıldamaya başlıyordu.

    birkaç saat sonra, odanın köşesindeki yarım kalmış kurgulardan oluşan mezar taşlarına bakıp tısıldamaya başlamıştım. yazma konusunda zerre yeteneğim yoktu. pes edip aradan çekildim ve meydanı kahramanıma bıraktım: bizim sünepe o çok sevdiği şarkıdaki çiftin hafif fandango'yu neden atladıklarını merak ettiğinden, çaya batırılmış madlen yedikten sonra yedi ciltlik külliyat çıkaran o nanemollanın hikayesini duyunca, eski güzel günleri hatırlamak için birkaç gün boyunca ezilmiş muz yediğinden (kahramanımız altı yaşında bademcik ameliyatı olduğunda, boğaz ağrısı sebebiyle birkaç hafta boyunca sadece ezilmiş muz yemek zorunda kalmıştı) ve geçmişe dair hiçbir şey hatırlayamayınca da hayal kırıklığına uğradığından, eski siyah beyaz filmlerdeki güzel rastlantıların tatlı su balıklarının kısa süren hayatlarında asla gerçekleşmediğinden, sürekli uzun bir yolda yürürken gördüğü bir gölgenin, gecesini ve gündüzünü nasıl altüst ettiğinden bahsediyor ve hikâyenin sonunda yazdıklarını götürüp gölgeye vererek şöyle diyordu: kendini tekrar edip duran bu hikâyeye bir son yazsan ne kadar güzel olurdu.

    ertesi gün, akşama doğru kantinde oturduğu masaya yaklaşıp, doldurduğum sayfaları gül’e uzatmış ve sigarasından çıkan dumanın yaşarttığı gözlerimi güç bela aralayıp şöyle demiştim: kendini tekrar edip duran bu hikâyeye bir son yazsan ne kadar güzel olurdu…

    “ne kadar” sözü beynimde sanki yıllar süren bir yolculuğa çıkmıştı: ne kadar? ne kadar? ne kadar? ne kadar? bir hikâye daha ne kadar saçma bitebilirdi?

    gül, kâğıtları alıp okumaya başlamıştı. elinde tuttuğu sanki bir ucu benim ağzımda olan lanet bir misina değil de buruşuk bir yarış bülteniymiş gibi umursamazdı. ağzını aralayıp "yedili plasenin ilk ayağı için seni düşünebilirim," demesini beklerken "bu hikâyeye ben son yazamam," dedi. "sende bu yüzgeç, denizinde de bu dalga varken açıklarda daha çok şıpırdarsın sen." ne denirdi ki? haklıydı. her şeyi bilen o düşüncesiz balık değildim. göldeki en büyük balık değildim. sudan habersiz, ağzındaki zokayı ordan oraya taşımaktan başka bir marifeti olmayan, herkesin açığında şıpırdayan bir hayalettim.

    ne mi yaptım? “bu hikâyeye ben son yazamam” dalgasına kapılıp gül’ün açıklarında şıpırdamaya devam ettim. açıkçası, sonradan düşündüğümde söz konusu cümleden gül’ün hikayeme bir süperkahraman olarak dâhil olmak istediği anlamı çıkmayabileceğini de farkettim. yani “canım, bu güzelim hikaye bitmesin...” den ziyâde “hastalıklı ve tek taraflı bir tutku, bu hikâye benim harcım değil…” demeye getirmiş olabilirdi ama artık çok geçti. ben can sıkıntısından teknelerin peşi sıra dalıp çıkan yunuslar gibi gül’ün dümen suyuna girmiştim bile.

    misinanın diğer ucunu gül’ün eline tutuşturduğum o yaz kendimi yeni bir medeniyetin iki nadide temsilcisinden biri gibi hissetmeye başlamıştım. gül, topraklarımıza yaptığımız ziyaretlerde sağ olsun yalnız bırakmıyor, tebaasını selamlamaya çıkmış bir soylu gibi istanbul sokaklarını benimle beraber arşınlıyordu. kadıköy’den vapurla karaköy’e atlıyor, her daim sidik ve rutubet kokan o rezil alt geçidi aşıp ara sokaklardan kuledibine ulaşıyorduk. kitap, defter, su, fotoğraf makinesi, ekmek arası nevale gibi türlü ıvır zıvır benim çantamda olduğu için yokuşlarda gül elini uzatıp yokuşu çıkmama yardım ediyordu. bunu yaparken elimi tutmak falan istediğinden değil de sanki bana yardım etmek için, incelik kabilinden yapıyor gibi görünmesi beni bitiriyordu. bazen düz yollarda da soluk soluğa bir duvar kenarında duruyor, dilim dışarda yorgun sokak köpeği pozlarına bürünüyor, sahibimin gelip başımı okşamasını bekliyordum. gül ise bana mısın demiyor, uzaktan alaycı bir ifadeyle gülümsüyor, ben de ofsayta düşmüş ümit karan bakışıyla öteberimi toplayıp tekrar yola koyuluyordum.

    hâlâ arada bir sesimizi aramaya gittiğim kuledibi’ndeki kahvehanenin masaları dile gelip konuşsa size nelerden bahsedecektir bir bilseniz. çocukluğumu annemin beni bırakıp gittiği eski bir apartmanda madam roza adlı yaşlı ve şişman bir kadının yanında geçirdiğimden, küçükken en büyük hayalimin uçurumun kenarındaki bir çavdar tarlasında dikilip, bilmeden uçuruma doğru koşan çocukları yakalamak olduğundan, ama şimdi, yani artık gül varken, gül’le beraber küçük bir çiftlikte yaşamak istediğimden söz edecek ve benim sesimle seslenecektir o tahta masalar: “bana bir kez daha tavşanlardan bahsetsene gül…”

    jerry’yi aynı kitabın başına sürükleyip duran amansız hastalığın bir benzerini işte böyle günlerin birinde kapmıştım. bir cumartesi günü, çok sevdiğimiz bir ingiliz yönetmenin filmine gitmek için sözleşmiştik. aslında altmışların sonunda çekilmiş eski bir filmdi ve bir emekçi filmleri festivali kapsamında gösterilecekti. gül gelmeden önce ara sokakların birindeki bir kitapçıya dalıp rafları karıştırırken işte o kitapla karşılaştım. kapağında hayranı olduğumuz ressamın, evinin kapısında dikilmiş uzakları izleyen mavi sabahlıklı bir kadını resmettiği tablosu yer alıyordu. yazarı daha önce duyduğum biri olmasa da sözünü ettiğim ressamın hatırına kitabı alıp çantama attım ve gül gelene kadar göz atma fırsatı buldum.

    doğrusunu söylemek gerekirse adamın üslubu, benim gibi, insanın iliğini kurutan ruh tahlillerine ve uzun doğa tasvirlerine tutkun biri için ilk bakışta biraz yavan gelmişti. kahramanları anlatmaktan ve dinlemekten imtina eden, artık mücadele etmekten vazgeçmiş karakterlerdi. yorgun insanların “mani oluyor halimi takrire hicabım...” havasında geçiş yaptığı hikayelerin içinde, artık pek çok şeyi tüketmiş bir çifti, holly ve duane’i anlatan o hikâyeyi çok sevmiştim. bir zamanlar birbirini müthiş seven bu ikili, adamın yediği naneler yüzünden sıfırı tüketmişti ve şimdi, dağınık bir otel odasında o duruma nasıl düştüklerini anlamaya çalışıyorlardı.

    kadın adama beraberliklerinin ilk zamanlarında yaptıkları bir yolculukta su istemek için durdukları evin yanındaki o virane kameriyeden söz ediyordu. kendilerine su veren yaşlı çift, holly ve duane’e bir zamanlar, yani gençliklerinde, pazar günleri müzisyenlerin gelip kameriye’de müzik yaptıklarını ve insanların bu müziği dinlemek için kameriyede toplandıklarını anlatıyordu. holly dönüş yolunda, iyice yaşlandıklarında bu çift gibi onurlu ve birarada olacaklarını, insanların onların kapılarına geleceklerini düşünmüştü. oysa şimdi bunun artık ne kadar uzak bir hayal olduğunu anlatıyordu duane’e. ikisi de o kameriyenin silik bir hayalden öteye gitmediği şu bunaltıcı günde, her şeyin sonuna geldiklerinin farkına varıyor ve yıllar sonra o kameriyeyi değil de, pislik ve çaresizlik dolu otel odasını hatırlayacaklarını biliyorlardı.

    filmden çıktıktan sonra sinema salonunun yakınındaki gece kuşları adlı kafeye gitmiştik. ara sokakların birinde, tamamen camla kaplı, sokaktan gelip geçeni görebildiğiniz bir kafeydi. gül’le ben kahve makinesine bakan adamın önündeki tezgaha dayanmıştık. diğer tarafta yalnız bir adam sokağa arkasını dönmüş kahvesini yudumluyordu. beyaz önlüklü görevli bir yandan kendi işlerini görüyor, bir yandan da fenerbahçe’nin transfer ettiği yeni yugoslav liberodan bahsediyor, bense adamı dinliyormuş gibi görünmeye çalışırken, izlediğimiz filmdeki çocuğu düşünüyordum.

    film ingiltere’nin yoksul mahallelerinin birinde oldukça zor bir hayat süren billy adındaki çaresiz bir çocuğu anlatıyordu. yıllar önce babasız kalmış, annesinden, abisinden sevgi görmeyen, okulda öğretmenlerinin ve arkadaşlarının zorbalıklarına maruz kalan çocuk, evinin yakınlarındaki yüksekçe bir duvar kalıntısından aldığı bir kerkenez yavrusunu eğitiyordu. onca sefalet varken, billy’nin kerkenezle beraber göklere yükselmesi nefesimi kesmişti.

    bir an için billy’nin göklerinden gece kuşları’na düştüğümde, beyaz önlüklü görevlinin benim ilgisizliğimden sıkılarak diğer adama yapıştığını ve geçen haftaki lig maçında verilmeyen bir penaltıdan söz ettiğini, gül’ünse o muhteşem kırmızı elbisesiyle tezgaha yaslanmış sinema çıkışında aldığımız “gelecek program” broşürünü incelediğini gördüm. sokaktan geçen sarhoş sayısı oldukça azalmış, kalabalık insan toplulukları, yerini sokak köpeklerine bırakmıştı. oldukça kısa süren bir aydınlanma anında, kitabı çantamdan çıkarıp ilk sayfasına “günün birinde hayatım sana gerekirse gel de al.” yazdım ve gül’e uzattım. kitabın ismini ve kapağını gören gül’ün yüzünden belli belirsiz bir gülümseme geçti. kapağı açıp da yazdığım cümleyi gördüğündeyse, dudağının kenarındaki ince gülümseme o yugoslav liberonun bile varlığına itiraz etmeyeceği bir memnuniyetsizliğe dönüştü. şimdi, yani başıboş bir göktaşının gezegenimi tuzbuz ettiği o uğursuz geceden yıllar sonra, gül’ün o uğursuz cümleyi okur okumaz öteberisini toplamaya başlamasını, kırmızı elbisesiyle çıkıp gittiği kapının bir asır falan süren kapanışını, ardından bıraktığı leylak kokusunu, tezgahta aralanmış kapağıyla duran suç aletini düşündükçe içten içe sırrın ona kantinde hikâyemi verirken bana söylediklerinde gizli olduğuna inanıyorum. bir son yazamazdı çünkü onun okuduğu hikâyenin bir başlangıcı bile yoktu. bir son yazamazdı çünkü benim gibi sefalete aşırı ilgi duyan bir uçurtmayla işi olmazdı. bir son yazamazdı çünkü gerekirse ona hayatını verecek kadar çaresizce âşık bir adamın sevgisine hiç mi hiç ihtiyacı yoktu.

    gül’ün dudaklarının kıvrımındaki o memnuniyetsiz ifadede geçirdiğim birkaç uykusuz gecenin ardından her katilin yaptığı gibi suç aletlerini ortadan kaldırmaya başladım. eflatun renkli bir kaşkol, yeşil bir dolmakalem, ona mektup yazarken tükettiğim mürekkep kartuşları, içine sızdığı birkaç hikaye taslağı ve elbette kapağında mavi sabahlıklı kadının olduğu hikaye kitabı. kitap dışında hepsi kentin çöplüğünü boylamıştı. kitabı ise, o çok sevdiğim ressamın hürmetine, başka birkaç kitabımla beraber akmar’dan bahariye’ye çıkan ara sokakların birindeki çınardibi sahaf’a bıraktım.

    benim filmimin jerry’ninkiyle kesiştiği nokta da bundan birkaç gün sonra başlamıştı. döşemenin altına gömdüğü adamın gözlerini aklından bir türlü çıkaramayıp kendini ele veren o geveze yürekli kaçık gibi, kitabın ağırlığına dayanamaz hâle gelmiştim. sanki aslında gül temelli gitmemişti de ben o kitabı ıssız bir sahafa terk ettiğim için dönüşünü erteliyordu ve kitabı tekrar bulduğumda, gül de bana dönecekti. çınardibi sahaf’a büyük bir umutla gittiysem de kitabın yerinde yeller esiyordu. huysuz satıcının dediğine göre kitabı hemen ertesi gün yeşil parkalı bir genç satın almıştı. elbette yılmadım. birkaç hafta boyunca çınardibi’ni ve etraftaki diğer tüm sahafları yokladım ancak hepsinden eli boş döndüm ve açıkçası bir kısmından da kovuldum.

    aramalarımı önce anadolu yakasındaki sahaflara sonra sırasıyla beşiktaş, beyazıt ve galatasaray’daki sahaflara doğru genişlettim. durum tamamıyla umutsuz değildi. kitabın birkaç kopyasına rastlamıştım ancak benim ilk sayfasına, kendilerine acı çektirecek insanları seçme konusunda ustalaşmış o hüzünlü insanların hikâyesinden aldığım cümleyi yazdığım kopyayı hiçbir yerde bulamıyordum. her şeye rağmen satıcıların gönlünü yapmak için bulduğum bu kopyaları da alıyordum. aradığım kopyadan herhangi birine bahsedersem sonsuza kadar ortadan kaybolacağından korkmaya başlamıştım. sürekli aynı kitabı alıp durmamdan işkillenen satıcılara çok sevdiğim bir kitap olduğunu ve alıp arkadaşlarıma hediye ettiğimi söylüyordum. bu arada internet üzerinden eski kitap satışı yapan sitelere de el atmıştım. yeşil parkalı genç başka bir şehre taşınmış ve kitabı da yanında götürmüş olabilirdi pekala. farklı şehirlerden aldığım sekiz kopya arasında da yoktu ama bunların içinde antalya’dan aldığım kopyanın ilk sayfasında hayatımda okuduğum en güzel şiir yazılıydı. kitabı benim gibi birinin arıyor olabileceğini düşünerek gazeteye, kitabın elimde olduğunu, arayan biri varsa benimle iletişim kurabileceğini belirten bir ilan verdim (posta gazetesi’nin 1 mayıs 2008 tarihli nüshasına bakabilirsiniz.) arayıp dalga geçenler olduysa da umursamadım. şimdi, sanırım yirmiye yakın kopyam var. boydan boya doldurduğu rafı görüp de “nedir, mesele nedir?” diye soranlara cevap vermekten bıktığım için biri dışında hepsini bir kutuya koyup tavanarasına kaldırdım ve kutunun üzerine de büyük harflerle “unutulan” yazdım. böylece bir gün hâkikaten unutabileceğimi umuyorum.

    şimdi, bâzı geceler rüyamda gül’ü görüyorum. ikimiz beraber bir ormanda o yıkık dökük kameriyeyi ve huzur dolu yaşlı çifti arıyoruz. rüyanın sonuna doğru, uykuyla uyanıklık arasındaki o hüzünlü boşlukta gül’ü kaybediyorum ve sonra her şey birbirine karışıyor. gökyüzünde sonsuza kadar yükseliyormuş gibi görünen ağaçların arasında tek başıma dolaştığım bu uykunun, gül’ün dudaklarının kenarındaki memnuniyetsiz kıvrımda mı yoksa şenlikli bir orkestranın karşısında mı akıp gitmekte olduğunu pek anlayamıyorum. gül’den söz ettiğimde sözünü ettiğim onca şeyden sonra kendimi size bahsettiğim o şiirdeki gibi “çocuk yüzü gibi az ve acıklı” hissediyorum ve tüm bu olup bitene rağmen, ormanın sonundaki o uçuruma doğru ilerlerken, hiç beklemediğim bir anda gül’ün ortaya çıkacağına ve bana bir kez daha o tavşanlardan bahsedeceğine inanıyorum."*
  • kese kağıdı, babamın canını alan üçüncü şey ve elbette kitaba adını veren aşk konuştuğumuzda ne konuşuruz güzeldi. sanırım raymond carver'ı okurken bi şeylerin eksik olduğunu hissettim. şöyle açıklamaya çalışabilirim. kısa hikayeciyi fotoğrafçıya benzeteceksek raymond carver'ın fotoğraflarında hep aynı pozu, ayarı, uzaklığı, kompozisyonu kullandığını, bunun da bazı hikayelere cuk oturup bazılarında ise kayda değer pek bir şey olmadığını söyleyebilirim. mesela daniil kharms neredeyse fıkra gibi bi anlık flaşlarında neşeli ve ürkünç bir çılgınlığı, espri anlayışını, canlılığı hissettirir. mesela kundera bir point of view ustasıdır. konuyu nereden ve nasıl ele alacağını çok iyi bilir. hikayeleri aynı problematik etrafında şekillense de çok güzel yerleştirdiği kameralardan ballandıra ballandıra anlatmasını bilir. bunun eksikliğini hissettim biraz. diğer hikayelerini de okumak gerek sanırım.