şükela:  tümü | bugün
  • daron acemoğlu'nun james a. robinson ile yazdığı kitap. coğrafi olarak pek farkı bulunmayan ülkelerin arasında neden ekonomik olarak büyük farklar olduğuna dair güzel açıklamaları var.
  • nyt'den thomas friedman'ın bugünkü yazısında çok etkilendiğini ifade ederek bahsettiği kitap: http://www.nytimes.com/…tions-fail.html?ref=opinion
  • yaklasik yarisini okuduktan sonra bir kisim fikirlerimi paylasmaya karar verdigim kitap.

    tezin kendisini degil, ortaya atilis seklini begenmedigimi cok rahat bir sekilde soyleyebilirim.

    alternatif teorileri inceledikleri ikinci chapter'da cok yuzeyseller. bir counter-example ile gidiyorlar hep ama bu alternatif teorilerin bir kombinasyonu dusunemeyecek kadar saf olamayacaklarina gore bu ihtimali gormezden geliyorlar. oturup iki sayfa tartismasini yapsa daha iyi olurdu. hadi bu neyse, sanki kendi teorileri + inceledikleri alternatifler mumkun olan tum teoriler kumesi icin collectively exhaustive bir alt kume kumesiymis gibi yapiyorlar. ayip lan. koca koca profesorlersiniz oglum, yakisiyor mu? "o yanlis, bu yanlis, su yanlis demek ki bizim teori dogru." yok ya?

    bu hocalarimiz kesinlikle cok zeki, cok super insanlar. bundan hicbir sekilde suphem yok. methodology konusunda da benden kat kat fazla teknik bilgileri vardir. fakat tum bunlara ragmen correlation & causation konusunda biraz cakallik mi yapiyorlar, bana mi oyle geldi bilmiyorum. fark etmemis olamazlar, bagiriyor ortada bu durum.

    tez de su: uzun vadede failure veya success ekonomik ve politik institution'larin inclusive veya extractive olusuna baglidir. eger kurumlar daha inclusive ise, ulke uzun vadede daha basarili olmaya yatkindir. tamam eyvallah fakat (1) milletleri daha inclusive veya extractive kurumlara sahip olmaya yonlendiren bir seyler olamaz mi? (2) ayni derecede inclusive kurumlara sahip iki ulke kesin bir sekilde reddedilen alternatif teorilerin bakis acilarindan cok farkli seviyelerdelerse bunun hic etkisi olmaz mi?

    belki benim soyleyebilecegim bir sey degil bu ama koskoca daron acemoglu'nun co-author oldugu bir kitapta kafamda bu tur soru isaretleri kalmasini beklemezdim. yine de kitap devam ediyor.
  • tek basina yeterli degil ama toplumlarin ortalama zeka duzeyi ile birlestirildiginde bir insan toplulugunun neden gelisip gelisemeyecegini bize buyuk oranda anlatan bir kitap. peki neden toplumlarin zeka duzeyi olmadan tek basina yeterli degil? soyle aciklayayim:

    guney kore ve kuzey kore'yi cok iyi biliyoruz. guney kore son derece gelismis, surekli icatlar yapan, yuksek teknoloji ureten, her gecen gun zenginlesen bir ulke. guney kore'nin kisi basina dusen milli geliri kuzey kore'nin 20 katindan fazla, kuzey'deki aclik ve yoksulluk yuzunden guney kore'liler kuzeylilerden daha uzun boylu, daha uzun omurlu. kuzey kore'nin birakin teknoloji uretmeyi dis yardimlar olmadan halkini doyuracak gucu yok.

    butun bunlara sebep olan sey ise acemoglu'nun bahsettigi extractive (dislayici) ve inclusive (kapsayici) yapilanmalarin etkisi. guney kore kapsayici kuzey kore ise dislayici kurumlara sahip. bunun sonucunda guney fezaya giderken kuzey acliktan kiriliyor.

    ancak bir tane bilmemiz gereken onemli nokta var, o da iki ulkedeki ortalama iq duzeyleri. kuzey korelilerin butun sikintilarina, geri kalmisliklarina ragmen ortalama iq duzeyleri guney kore'lilere cok yakin. ayrica sunu da bilmek lazim guney kore'lilerin ortalama iq duzeyleri dunyanin en yukseklerindendir.

    bu ne anlama geliyor? su anlama geliyor, son 50 kusur yilda dislayici kurumlarin baskisiyla geri kalan kuzey kore'de zeka duzeyleri hala guney kore kadar yuksek yani 105 civarlarinda. eger kuzey kore'deki dislayici kurumlarin baskisi yarin ortadan kalkarsa (kuzey kore guney'e katilirsa) kuzey koreliler kisa zaman icinde ayni guney koreliler gibi teknoloji ureten, zengin ve basarili bir millete donusecektir.

    kuzey korelilerin iq duzeyinin onemi bu noktada ortaya cikiyor, kuzey koreliler dislayici yapilanmadan kurtulduklari anda dunyanin en gelismis ulkelerinden biri olma yolunda ilerleyebilecek bir ortalama iq duzeyine sahipler. oysa ayni guney kore gibi kapsayici kurumlarla yonetilen pek cok guney / orta amerika, dogu avrupa ulkesi guney kore'nin gelismislik duzeyine ulasamiyor. iste burda benim bahsettigim toplumlarin zeka duzeyi devreye giriyor.

    brezilya her ne kadar guney kore gibi kapsayici kurumlara sahip olsa da ortalama iq duzeyi guney kore gibi 105 degil 90 oldugundan guney kore'nin gelismislik duzeyine ulasamiyor. yani kapsayici / dislayici kurumlar bir ulkenin gelisimi icin tek sebep degil, ortalama zeka duzeyleriyle birlikte iki sebepten biri.

    bu yuzden brezilya gibi ulkelerde kapsayici kurumlar var olsa da ortalama iq duzeyleri guney kore duzeylerine cikmadigi muddetce brezilya'nin g.kore kadar gelismesi asla mumkun olmayacaktir. oysa kuzey kore'de ortalama iq duzeyleri yuksek oldugundan k.kore dislayici kurumlarindan kurtulup kapsayici kurumlara gectigi an g.kore duzeyine yukselecektir.

    tabi kapsayici kurumlari kurabiliyor olmak da bir zeka duzeyi gostergesi. toplumu yoneten elitler hicbir zaman gucu baskalariyla paylasmak istemediginden dislayici kurumlar yaratir, bu noktada elit olmayan kismin yani halkin cok buyuk bolumunun elitlere baski uygulayip onlari dislayici kurumlari kapsayici kurumlara cevirmeye zorlamasi gerekir. iste elit olmayan halkin bu durumu algilayabilmesi ve uygulayabilmesi icin belli bir duzeyde olmasi gerekir. g.amerikalilar bunu yapabilirken kuzey korelilerin bunu hala yapamamasini uzak dogu'nun asiri muhafazakar, bireyden cok topluluga onem veren kulturune bagliyorum.

    uzakdogulularin asiri muhafazakar ve bireycilikten uzak kulturu yarataciligi koreltiyor. buna basit bir ornek olarak apple/samsung mucadelesini verebiliriz. bati kulturunun urunu olan apple icat eder, yenilik getirir, dunyayi degistirir, samsung ise apple'in urettigi urunleri optimize edip yeniden uretir. belki samsung optimize ettigi urunlerle apple'i asar ama asla apple gibi dunyayi degistiricek icatlar yapamaz. iste bunun sebebi muhafazakar uzakdogu kulturudur. peki bu kulturun / davranissalligin genlerle alakasi var midir? belki olabilir ama henuz bu alandaki arastirmalar cok yeni ve bir karar vermek icin yeterli degil.
  • daron acemoğlu'nun james robinson'la birlikte yazdıkları kitabın üzerine, aynı konuyla ilgili yazılarını yayınladıkları bir blog da var bu başlıkta. yakın zamanda türkiye hakkında da bir dizi yazı vardı:

    http://whynationsfail.com/…ats-afoot-in-turkey.html
    http://whynationsfail.com/…12/ottoman-heritage.html
    http://whynationsfail.com/…tional-continuities.html
    http://whynationsfail.com/…k-turks-white-turks.html
    http://whynationsfail.com/…l-economy-of-turkey.html
    http://whynationsfail.com/…ad-ahead-for-turkey.html
  • kitabın tezi özetle şöyle; bazı ülkelerin diğer ülkelere göre müreffeh olmasının sebebi din*, coğrafya* veya kültür* farklılıklarından ziyade (1) kurumların (mülkiyet hakkı, serbest piyasa vs.) ne ölçüde kapsayıcı* olduğu, ve (2) kuralları istisnasız uygulayabilecek bir merkezi otoritenin olup olmadığı ile alakalıdır.

    yani bu adamlara göre demokrasi zenginliği değil, zenginlik demokrasiyi takip ediyor. bunu söylerken de çin, sscb gibi sömürücü* kurumlarla gerçekleşen büyüme örneklerini inkar etmiyorlar, fakat bunların potansiyelinin altında ve kısa sürdüğünü/süreceğini söylüyorlar.
  • daron acemoğlu'nun nobel adaylığını pekiştireceği söylenen kitap.
  • neden bazı ülkelerin gelişmiş, diğerlerinin fukara olduğu üzerine bir eser. bu eseri literatüre kazandıran elbette bir türk. bu tefekkür, dört yüz senedir ne olacak bu memleketin hali, yok yok biz adam olmayız diye en çok düşünüp sızlanan milletten çıkacak tabii ki.

    sorunun cevabı toplumların ekonomik ve siyasi kurumlarının nasıl oluştuğu etrafında aranıyor.kitabın tezi ulusların tarihsel seyrini de dahil ederek çok derinlikli bir yapıda, adeta her şeyin teorisi yaklaşımıyla geliştirilmiş. bu açıdan bu çalışma, bireylerin neden başarılı olduğunu izah ederken içlerinde yetiştikleri kültüre, ulaşabildikleri imkanlara kadar ilgili her konuyu inceleyen, bunların tümünün başarıda etkili olduğunu örneklerle ortaya koyan outliers’a benziyor.

    kitap akademik bir dille yazılmamış. iktisat teorileri üzerinden izahat, isimlerle ve dipnotlarla dolu literatür atfı olmaması, akademik olmayan biz faniler için kitabın okunabilirliğini artırmış. mevzu etraflıca ele alınmış, bütünlük ve tutarlılık açısından bir sorun yok. fakat çok sık tekrar var. “mük-kemmel bir film, zımba” şeklindeki tavsiye reklamları akıcılık övüyor ancak hiç akıcı değil. vaktim yok diyen, birinci bölüme hızlıca göz atarak kitabın verebileceğinin %80’ine ulaşabilir.

    adeta bir dosya kağıdı hacminde özetlenebilecek teze göre, gelişmiş bir ülkenin sahip olması gerekenler:
    -düzeni sağlayabilen merkezi otorite,
    -mülkiyetin ve fikri hakların bu otorite tarafından etkin şekilde korunabilmesi,
    -yenilikçiliği destekleyen, teşvik eden ve yerleşik odakların yaratıcı yıkımla zarara uğramasını engellemeyen, adil ekonomik kurumlar
    -toplumdaki her kesimin ortak çıkarını gözeten, çoğulcu ve katılımcı siyasi kurumlar

    gelişmemiş ülkelerde görülense:
    - otorite boşluğu yahut mülki hakların bulunmaması
    - gücün ve paranın yönetici zümrenin elinde toplandığı, dışlayıcı ekonomik siyasi ve kurumlar

    yazarlara göre bu kurumların bazı toplumlarda oluşurken bazılarına hala bile çok uzak olması; veba salgını, sanayi devrimi gibi dönüm noktalarının toplumsal yapıyı ne kadar etkileyip ne ölçüde dönüştürdüğüne bağlı.

    toplumdaki ekonomik ve siyasi kurumların kapsayıcılık ve dışlayıcılık arasında geçiş yapmasının zor olduğu, bizim gibi gücün zümreden halka geçemediği gariban milletler için elem verici bir şekilde ortaya konmuş. her iki durumda da sistem geri besleme mekanizmalarıyla kendini korumaya çalışıyor, elektrik ve manyetik alanların birbirini indükleyerek tem dalga yayınımı yapması gibi kendini doğurarak sürdürüyor.

    bu çıkarım kümesi aslında sağduyu denebilecek kadar temel. çalışmanın bir başka güzelliği ise, gelişmişliği bazı temel özelliklere vehmeden teorilerin örneklerle çürütülmesi. “sıcak memlekettekiler tembel olur, çalışıp adam olmazlar” hipotezini ben epey tutuyordum misal fakat sıcakta gelişmiş, soğukta fukara milletler de mevcutmuş.

    bir başka teori, bizim tarih algımızın en sevdiği olan dirayetli lider teorisi. osmanlıcısı da “sarhoş selim geldi devlet bitti” der, levent kırca da “başımızda bu yöneticiler oldukça biz daha çook sürünürüz” diye öfletir. bu indim dereye aydınlanamadım serzenişinin de yersiz olduğu pek güzel izah edilmiş. geri kalmış memleketlerde politik gücü konsolide etmek, kamu yararına icraatte bulunmaktan önde geliyor. görünen cehalet esasında tutunma çabası.

    meraklısı için güzel bir başka bahis de sovyetler ve çin incelemesi. sovyetler’de görülen hızlı kalkınmanın, yenilikçilik ve üretkenlik yeteri kadar teşvik edilmediği için sürdürülemediği öne sürülerek bugün çin’de görülen büyümenin de aynı şekilde sonlanacağı tahmin edilmiş.

    naçizane eksik bulduğum kısımlar da var. fi tarihinde (1890) amerika’da standard oil tekeline karşı çıkan sherman antitrust act dışında, dev firmaların etkisi üzerine bir inceleme yok. bugün küresel firmaların gücünün sınırları muğlak. satılmış medyayla toplumlar, rüşvetle idareciler uyutuluyor mu belli değil. o yüzden yaratıcı yıkımın bugün tam güçle geniş ölçekte olduğunu söylemek zor.

    ayrıca yenilikçiliği teşvik etmek maksadıyla ortaya çıkmış olan patent düzeni artık monopol oluşturmakta kullanılan bir silah ve yenilikçiliğin önünde ciddi engel teşkil edebiliyor.

    patentlerini sopa gibi millete sallayanların önüne geçmek için obama yönetimi harekete geçmişti vaktiyle ama yaygın kanaat, patent sisteminin yeniden düzenlenmesi gerektiği yönünde. fikri mülkiyetin korunmasının müreffeh bir toplumun temellerinden olduğu iddia edilirken ve uluslar arası farklılık tarihten örneklere dayandırılırken, bugünkü ölü durumla ilgili hiçbir laf olmaması çok anlaşılır değil.

    occupy wall street olaylarına hiç değinilmemiş olması şaşırtıcı. kitabın blogunda şuncacık bir şey var sadece: http://whynationsfail.com/…titutions-in-the-us.html

    amerikan düzeni esnekmiş.

    politik gücün yüzde 1’lik müreffeh bir kesimin kontrolünde olmasına isyan eden,kapsayıcı politik ve ekonomik kurumlar talep eden bir harekete karşı hiç laf etmemek kitabın tezini havada bırakan bir nokta. yıllarca süren çalışmayı tekrar ele almak belki çok olası değil ama 2013’te basılmış bir kitabın, 2011 sonundan bu yana süregelen son derece mühim etkiler yaratmış bir olaya dair bir kaç kelam etmesini bekleriz. yoksa kalkıp “bu kitap işgal et hareketine karşı yazılmış” diyen bile çıkabilir. neticede bu çalışma “yönetici elitin halkı ezdiği memleketler tarih boyu sürünürken, adil düzeniyle amerikamız öyle mi!” propagandası olarak görülebilir pekala.

    bunun dışında, doğu avrupa devletlerinin geri kalmışlığı toptan izah edilmiş. denilmiş ki vebayla batı avrupa nüfusu kırıldı. böylece tüm avrupa’daki pratik kölelik düzeninin esirleri olan serfler, batıda azalıp sayıca efendilerine denk geldiler ve tedricen eşit haklar elde ettiler. bu hak dağılımı neticesinde ekonomik kurumlar da mülkiyeti korudu, hür teşebbüsü teşvik etti. böylece james watt gibi kafası çalışan adamlar buluşlarından para kazanabildiler ve sanayi devrimini ortaya çıkardılar. doğudaysa feodalite incinmeden devam etti. osmanlı, rusya ve bugünkü balkan halkları bu devinimleri yaşamadan birinci cihan harbine kadar geldiler.

    bu izahat dışında osmanlı özel olarak fazla incelenmemiş. işte matbaanın gecikmesi denilip geçilmiş. esasen insanı yaşat ki devlet yaşasın gibi son derece kapsayıcı bir anlayışıyla yola çıkıp cihanşümul hale gelmiş bir devletin, yükseliş ve inişinde ekonomik ve siyasi kurumların ne ölçüde etkisi olduğu, kitabın tezi için güzel bir test olurmuş.

    mesaiyi tatil ettiğimiz bu kutlu günde, cumhuriyetimiz için biraz vakit ayırıp, kendi kurumlarımız nicedir deyu gelin tefekkür edelim.
  • kitabın tezi bağlamında evvela siyasi kurumlarımızı inceleyelim.

    al-i osman’ın ardından gelen güç, tüm erkleri elinde toplamış olan millet meclisi. cumhuriyet’i meclisin kurmuş olmasıyla, yeni devlet kapsayıcı kurumlar üzerine inşa ediliyor.

    (bülent ecevit, o dönemde dış politikada elimizi son derece güçlendirmiş olması dolayısıyla bu demokratik kuruluş döneminden büyük ibret aldığını belirtir. ona göre, gücünü tamamen milletten alan bir idare uluslararası müzakere masasına oturduğunda olabilecek en sağlam durumdadır. haşhaş krizinden kıbrıs sorununa kadar hep bu ilkeyle hareket etmeye çalıştığını açıklar. bugünkü ekran yıkayıcılara sorsan 28 şubatçı derler.)

    acemoğlu ve robinson’a göre, mutlaki rejimler yenilikçiliği teşvik etmediklerinden sürdürülebilir refah ve kalkınma sağlayamaz. büyük ihtimal, demokrasiye geçme arzusu olmadan sürdürülecek bir dikta rejimi sovyetler benzeri bir sonla karşılaşırdı.

    diğer ülkelerde iki yüzyıla yayılan güç dağıtım süreci, bizde yirmi sene içinde tamamlanmış. örneğin ingiltere’de glorious revolution’ın ardından gelen on yıllarda, toplumda huzursuzluk arttıkça ve hak talepleri yoğunlaştıkça aşama kaydeden reformlar sayesinde demokrasi tekamül etmiş.

    bizde imparatorluğun son döneminde, kim hangi adaletsiz uygulamalardan bunalmıştı ve hangi hakkı için mücadele etme azim ve kararlılığındaydı sorusu önemli.

    dönüm noktalarının ne kadar önemli olduğu ve ülkelerin kaderlerini ne kadar derinden etkilediğini vurgulamak için feodalite’nin ingiltere’de ve batı avrupa’da önce vebayla zayıfladığı, sonra ingiltere’de glorious revolution’la, kıta avrupasında fransız devrim ordusu’nun ve napolyon’un ihraç ettiği fransız devrimiyle yıkıldığı anlatılmış. bu etkilerden uzak kalan doğu avrupa ülkeleri avusturya-macaristan, osmanlı ve rus imparatorluklarının birinci dünya savaşı’na kadar büyük bir toplumsal-siyasi dönüşüm yaşamadan geldikleri hatırlatılmış.

    bizde ferman padişahın dağlar bizimdir diye isyan edenlerin başı; belki de taht tatarındır nidalarını bir daha duymamak için ya devlet başa, ya kuzgun leşe denilerek ezilmiş. emsalleri aristokratlar, soylular, tüccarlar tarafından tahttan indirilip tahta çıkarılırken, bizim hakanlarımız hanedan hiç değişmeden tanrı’nın gölgesi olmaya devam etmişler. nihayetinde onların tebaası gücü adım adım eline alıp, hakanlarını önce törensel bir makama indirip sonra tamamen yok ederken, bizim hakanlarımız tüm mülkü elinde tutup tebaaya keyfince dağıtıp, tepeden ıslahatlerle dünyaya yetişmeye çalışmış. budanıp yeni filiz veren ağaç gibi, devlet hal edilip yeni bir devlet kurulmuş. özetle devlette reform yapmaya çalışan da, sonunda yıkıp yenisini kuran da, gücü elinde bulunduran yönetici kesim.

    en kayda değer güç değişikliği yeniçeri ocağının kaldırılması. belki bir hanedan değişikliği yaşansaydı, veya zanaatkarların ve zengin tüccarların nüfusu, servetleri ve gücü; tahtı korumak için askerlere, paşalara verilen tavizlerden ve rüşvetlerden pay koparabilecek ölçüde olsaydı, siyasi gücün bir kısmının zamanla önce bu zümrelere, sonra tüm halka dağılması mümkün olabilirdi.

    öyle olmadı. halk bunaldığı ve buna karşı mücadele gücü olmadığı için devleti devirmedi; yıkılmış devletin yerine, elden giden vatanı kurtardığı için yeni rejime bağlandı. cumhuriyet halka eşit yurttaşlık, mülkiyet hakkı, teşebbüs hürriyetini verdi, gücü dağıttı. atatürk bu aşının ancak yurttaşlık bilinciyle tutacağının farkında olsa gerek ki, bulgar köylüsünün tavrına hayran oluyor: http://www.milliyet.com.tr/…013/1782859/default.htm

    bu zahmetsiz sürecin sonunda, günümüzde siyasi partilerin kravatlı tarikatlerden başka bir şey olmadığını görüyoruz. kimsenin seçtiği milletvekilini tanımadığı bir soytarılık düzeninde, dört senede bir en başarılı retorikleri seçip başa getiriyoruz. toplumun her kesiminin eşit temsil edildiği ve taleplerini dile getirip bunlara çözüm aradığı bir düzenden maalesef hala çok uzağız.

    70 yıllık seçim tarihimizde, şaşmaz bir şekilde hizmet vaatlerinin ideolojik partileri ezmesi de belki bu hak kavgasızlığının güzel bir örneği. tutarlı bir şekilde, atatürk dönemindeki propagandanın da pek ideolojik bir tarafı yok, hizmet ağırlıklı. son on yılın denetimsiz icraatlerine karşı halkı bilgilendirme çalışan tmmob’yi saymazsak, mesleki ve toplumsal örgütlenmeler son derece güçsüz ve etkisiz. sendikalar arpalık.

    halen tebaa olma eleştirisi çok basmakalıp fakat lütfen (bkz: court packing)

    bugünkü güç odaklarının samimi bir zavallılıkla onun bunun komplosu olarak gördükleri 28 mayıs 2013 taksim gezi parkı direnişi; tarihimizde ilk defa hak taleplerinin kaynama noktasına geldiğini gösteriyor. bugün demokrasiyle idare edilen hiçbir memlekette geri dönüşü olmadığı görülen bu süreci paketlemek uzun vadede mümkün görünmüyor. muhakkak daha kapsayıcı siyasi kurumlarla neticelenecektir.
  • acemoğlu ve robinson'ın tezine göre adil ekonomik kurumlar ve fırsatlar, kapsayıcı ve çoğulcu siyasi kurumların oluşumuna ön ayak oluyor. diyebiliriz ki teşebbüsün önünde büyük bariyerler olmadığında ve devlet yenilikçiliği desteklediğinde, ekonomik kazanç getiren yenilikçi ürünler pazara daha rahat girebiliyor, bunlardan kaynaklanan ekonomik canlılığın ve hareketliliğin etkilediği toplumsal kesimler genişliyor ve güçleniyor, nihayetinde temsilde hak ve eşitlik arayışı başlıyor.

    yaman törüner’in tertemiz özetinin gösterdiği gibi bizdeki genel ekonomik vaziyet fena: http://ekonomi.milliyet.com.tr/…1773737/default.htm

    big mac endeksi gibi fantastik çabaları göz önüne alırsak, ekonominin genel durumunu değerlendirmek öyle kolay bir iş değil. ihracatın kilogram fiyatı gibi bazı parametreler fikir verebilir.

    biz günlük durumdan ziyade, ekonomide ne kadar eşit bir oyun sahası var, uzun vadede memlekete sınıf atlattırabilecek teşebbüsler bizim ekonomimizde filizlenebilir mi ona bakalım.

    bilimsel ve teknik araştırmaları sınıflandıran, pasteur’s quadrant denilen bir notasyon var: http://openeducationresearch.org/…adrant-gliffy.png

    biz pasteur gibi değil, edison gibi çalışıyoruz. bunun bir nedeni, temel bilimdeki büyük yetersizliğimiz. bohr gibi çalışanımız olmadığı için, edison’dan pasteur’e geçiş yapamıyoruz.

    oysa elin oğlunun yetişmiş temel bilimcilerinin yanında bir de darpa yaklaşımı var. sanayi ve üniversiteden seçilip en fazla beş yıl süreyle bir araya getirilen bağımsız araştırmacılar, 20 yıllık bir vadede uygulamaya geçirileceği öngören pasteur ve bohr tipi araştırmaları yürütüyor. üstelik bu çabanın maliyeti, amerikan ekonomisi için ihmal edilebilecek kadar az: yaklaşık 200 civarında projenin yıllık ortalama bütçesi 3 milyar dolar.

    hükümetten çok hükümet övücülerin övündüğü hedef 2023 vizyonu, cari açığa acil derman baskısı altında edison tipi araştırma ağırlıklı. bohr ve pasteur tipi araştırmalara kapı kapanmamış olsa da, zaten çok yeterli olmayan araştırmacı-girişimci havuzumuzdan bu tipte nitelikli çıktı elde etmek için daha kararlı ve net bir vizyon ve daha fazla kaynak gerekli.

    dünyada ar-ge destekleriyle ilgili şuradaki veriler biraz eski, şu anki ar-ge bütçemiz zannediyorum %1’den biraz fazla. yüzde olarak da, toplam tutar olarak da son derece zayıf. gelişmiş ülkelerden daha fazla, daha kapsamlı ar-ge destekleri olması gerekirken, onlarınki kadar bile değil. amerika’da ikinci dünya savaşı dönemlerinde, sırf radar geliştirmek için görevlendirilen araştırmacı sayısı, neredeyse bugün türkiye’de savunma sanayiinde çalışan toplam mühendis sayısından çok. savaş halindeki bir süper güçle biz elbette bir olmayız fakat geçmişteki bu vizyon ve kaynak orantısızlığı, bugün de aşağı yukarı paralel şekilde devam ediyor.

    yalnız şunu da eklemek lazım ki, bugünkü destek ve teşvik yapısı bile tam verimle kullanılamıyor. nüfusumuz genç fakat buna rağmen nitelikli insan kaynağı ve ufku geniş müteşebbis-sanayici sıkıntısı var. bu durumun sebebiyle ilgili yaygın kanı, temel ve üniversite eğitimimizin yetersiz olmasıdır herhalde. fakat bizde serbest piyasanın, kapitalist düzenin çok geç oluşmasının da bu işte bir payı olabilir. neredeyse iki yüz yıldır iyi fikirlerin ve ürünlerin devasa şirketlere dönüşüne tanıklık etmiş, kapitalizmin beşiği toplumlarla, gördüğü en büyük kapitalistler devlet destekli büyümüş sabancılar koçlar olan bizlerin teşebbüs algısı aynı olmaz.

    onlarda gates, jobs, zuckerberg olamadıysan hiçsin var, get rich or die tryin’ var: http://www.waitbutwhy.com/…yuppies-are-unhappy.html

    çünkü onlara göre mükemmel bir ekosistemde filizlenememenin tek sebebi bireysel yetersizlik. bizde success is my only motherfucking option, failure’s not yok, kanaatkarlık var. kpss çılgınlığı var.

    hatta ilginç bir şekilde, eğlence sektöründen zengin olmuş cem yılmaz’a ve -hiç hazzetmediğim- acun ilıcalı’ya daha çok alt sınıf özenirken; okumuş orta üst sınıf bunlara kızıyor ve toplumda bozulmaya yol açan kolay yoldan köşe olma erdemsizliğinin mesihleri olarak bunları kınıyor. çünkü hizmetleri faydasız.

    oysa abdurrahman çelebi dolu çok faydalı reel sektörümüz, ondan iş alıp buna yaptırayım, çin’den getirip etiket bastırayımcı tokatçıdan geçilmiyor.

    bu toplumsal algıyla bağlantılı olarak, girişim ve yatırım kültürü eksikliklerimiz de çok. yatırımcıların neredeyse tek kriteri, bir şirkete yapılan yatırımın bir yıllık mevduattan çok para getirip getirmeyeceği. tübitak ve kosgeb’in, teşvik ve destek sağladıkları projelerin nasıl ticarileştirilebileceğiyle ilgili neredeyse hiçbir fikri yok. görev tanımları net olarak bunu kapsamadığından diyecek çok bir şey yok. ama bu eksiklik, iyi niyetli girişimcilerin bile geliştirilip satılacak mala değil, verilen hibeye odaklanmasına neden oluyor.

    ölçeği ne olursa olsun, sanayicinin en büyük sorunu finansman. çok sağlam diye günde beş vakit övmeyenin adam yerine konulmadığı bankacılık sistemimiz, reel sektörün finansmanında sıfır risk alıyor. eh, o zaman sistem pek sağlam oluyor tabii de, reel sektörü büyütemeyen ekonominin nasıl gerçekten büyüyeceği sorusu ortada duruyor.

    fatih altaylı neredeyse ilk kez işe yarayarak, yabancı bankaların sanayiciye finansman sağlama konusunda yerlilere göre daha isteksiz olduğunu ortaya koyuyor: http://www.haberturk.com/…abanci-banka-fazla-olursa

    büyük sanayicilerimiz bile onlarca yıllık yatırımlarını kenara bırakıp, kolay rant olduğunu düşündükleri inşaat sektörüne giriyor:
    http://ekonomi.milliyet.com.tr/…1781508/default.htm
    http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/24983634.asp

    varı yoğu satıp betona gömdüğümüz yıllar da bir gün elbette bitecek. peki gidilebilecek istikamet ne olabilir?

    kayda değer bir çıktı üretebilecek yenilikçi yaklaşımı getirmek için sahip olunması gereken bilgi birikimi artıyor. işlem gücünün ucuzlayıp yayılması, doğrudan doğruya yenilikçiliğin maliyetini düşürmüyor. ama devrimsel nitelikte yenilikleri ortaya koyacak kaynağa sahip olmayanların da, böyle yeniliklerin farklı uygulama alanlarında yarattığı fırsatlarla yapay icatlar ortaya koyması ve bunlardan dolaylı fayda sağlaması mümkün.

    bir örnek olarak 3b yazıcıları ele alabiliriz. son yıllarda ortaya çıkmış en yenilikçi ürün diyebiliriz, üretim paradigmasını değiştirmek için büyük potansiyeli var. 1000 dolara kadar düşen fiyatlarıyla son derece ulaşılabilir hale gelen bu üretim aracını biz geliştirmedik ama, bununla bir şeyler yapabilmeyi finanse edebiliriz.

    bizim gibi zayıf memleketler ve küçük firmalar için, maliyeti düşürerek niş pazarlara hitap eden ileri teknoloji ürünleri daha geniş pazarlara açma yöntemi de gözlemleniyor ve tavsiye ediliyor.