şükela:  tümü | bugün
  • "yaşamak, hayattan tat almak için kaynayan güçlü kanı sonunda toprak emiyor. elbette aynı zamanda keder ve acı da var; ama gene de, her şeye karşın, hayat yaşayana bir şeyler, pek çok şey veriyor; çünkü sonuçta acı çekmek olduğuna inandığın bir şeye katlanmak zorunda değilsin; her zaman bunu durdurmayı, buna bir son vermeyi seçebilirsin. ve acı çekmek, kederlenmek bile hiçlikten iyidir; yaşamamaktan kötü yalnız bir tek şey vardır, o da utanç. ama sonsuza dek yaşayamazsın ve hayat her zaman sen tüm olanakları yaşayıp tüketmeden önce biter. ve bütün bunlar bir yerlerde var olmayı sürdürmeli, bütün bunlar yalnızca bir yana atılmak için icat edilmiş, yaratılmış olamaz. ve toprak derin değildir; kayaya gelene dek çok fazla toprak yoktur. ve toprak nesneleri alıp kendinde saklamak istemez; onları yeniden kullanmak ister. tohuma, meşe palamutlarına baksana, gömmeye kalktığın kokmuş ete bile ne olduğuna bak: o da yok olmayı reddeder; yeniden ışığa, havaya erişinceye dek kaynaşır, savaşır, durmadan güneşi arar."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "her erkek ve kadın, o anda evli olsunlar olmasınlar, o zaman ya da daha sonra evlensinler ya da evlenmesinler, ikisinin birlikte olduğu o anda tanrıdırlar."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "bana öyle geliyor ki insanların karşılaştıkları gerçekler evrenseldir. başka bir deyişle kara, beyaz, kızıl, sarı derili, ne olursa olsun, insan aynı umutlara bağlanır, aynı akılsızlıkları yapar, hep aynı zaferleri kazanır. insanın giriştiği savaşım, ya kendi yüreğine karşıdır, ya başkalarınınkine; ya da çevreyle savaşılır. bu anlamda yöresel yazar diye bir şey olamaz."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "zaman, akıcı bir durumdur; kişilerin geçici varlıklarının dışında var olamaz."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "insanın bu dünyada geçireceği yetmiş yılı var. bu süre içinde bir dolu şey isteyebilir insan; istediklerinin bir dolusu da ona gelebilir, vaktinde istemeye başlarsa. ben başlamak için fazla bekledim."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "insan ancak başkaları onu gördüğü için düzgün davranır."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "kadınlar o kadar çok şey umarlar ki.. tutkuyla istedikleri şeylere sahip olabileceklerini tutkuyla umarlar; ömürleri bunun hiçbir zaman olmayabileceğine inanmayı öğrenecek kadar uzun değildir."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "biz hepimiz kayıp doğmuşuz."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "güçlü ve insafsız olan kişi, kendini beğenmişliği, gururu ve gücü konusunda kuşkucu bir önbilgiye sahiptir ve can verdiği herkesi küçümser."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "koşulların bile durduramadığı insanlar vardır."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "bir insanın özgürlük ile başıboşluk arasındaki ayrımı yapabilmesi için acı çekmekle kazanılan bilgelikten fazlası gerekir."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    "ormanın intikamı, onu yok edenlerin kendisidir."
    (bkz: kurtar halkımı musa)

    ekstra:

    "insan çok küçük bir etki yaratıyor. dünyaya geliyorsun, bir şeyler için didinip duruyorsun ve neden sadece kendin didindiğini bilmiyorsun ve aynı zamanda pek çok insanla birlikte dünyaya gelmiş oluyorsun, onlarla karışmış oluyorsun, sanki kollarına bacaklarına ipler bağlanmış da onları hareket ettirmeye çalışıyormuşsun, mecburmuşsun gibi; ama aynı ipler bütün diğerlerinin de kollarına bacaklarına bağlanmış ve hepsi didiniyor ve onlar da nedenini bilmiyor, sadece iplerin herkese engel olduğunu biliyorlar; aynı tezgahta halı dokumaya çalışan beş altı kişi gibi, tek farkı herkesin kendi desenini işlemeye çalışması ve bunun hiçbir önemi yok, biliyorsun, yoksa tezgahı kuranlar daha iyi bir düzenleme yaparlardı, yine de bir önemi olmak zorunda; çünkü didinmeyi sürdürüyorsun ya da didinmeyi sürdürmeye mecbursun, sonra birdenbire her şey sona eriyor ve geriye tek bıraktığın üzerine bir şeyler çiziktirilmiş bir taş parçası; tabi mermere yazı yazdırmayı, onu dikmeyi hatırlayacak ya da buna zaman bulacak birisi varsa; sonra bu taşın üzerine yağmur yağıyor, güneş yakıyor, bir süre sonra ismi ve yazıların ne anlatmaya çalıştığını bile hatırlamıyorlar ve hiç önemi kalmıyor."

    "bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür."

    "aşkı kitaplara soktukları iyi oldu; yoksa belki de başka bir yerde yaşayamayacaktı."

    düzeltme: yeni pasajlar eklendi
  • ” günde sekiz saat boyunca yemek yiyemezsiniz. sekiz saat boyunca hiç durmadan bir şeyler içemezsiniz. sekiz saat boyunca seks yapamazsınız. ama sekiz saat boyunca hiç durmadan çalışabilirsiniz.
    işte insanlığın mutsuzluğuna neden olan en büyük şey budur… “ buyurmuştur.
  • sanctuary, as i lay dying, the sound and the fury isimli kitaplarin yazari. alkolik . 1949 edebiyat nobel odullu. 1900-1962.
    amerika nin guneyindeki yoksul ve cahil insanlarin yasam tarzi ustune kitaplar yazan. asil onemli olanin savaslari kimin kazandigi degil -ikinci dunya savasi civarinda yasamistir- insanin kalbinde olup bitenler oldugunun ustunde durmus. tarziyla insan beynindeki dusunce akisinin hizina erismeyi amaclamisr. ayni olayi bircok kisinin agzindan anlatarak gercegin nasil degisken olabilecegini, ve okuyucunun kendi gercegini yaratmasi olgusunu vurgulamis.

    the sound and the fury kitabinda 3 yasinda cocuk iqsuna sahip 33 yasindaki bir adamla harvard a giden buyuk ihtimal 110 iqlu kardesinin agzindan ayni olaylari anlatmis ve farka ragmen anlatim tarzinin benzerligiyle vay canina insan olmak dedirtmistir
  • faulkner'a atfedilen spiral anlatı denebilecek bir teknik var: merkezde meçhul bir durum vardır; gizli akrabalıklar olabilir, cinayet olabilir, big bang olabilir, gelgelelim kıytırık bir mesele de olabilir. ancak üstad sürekli bu bilinmezin etrafından dolaştırır okuru ve nihayetinde dahi ancak sezdirmekle yetinir; asla açıkça dile getirmez. ancak faulkner'ın ellerinde bu bir düsturdan ziyade yazınsal bir maharet, üslup ve teknik olmuştur. kullandığı kimi teknikler joyce menşeli bulunsa da, ki öyledir, faulkner tarz sahibi bir yazardır ve başlı başına bir ekoldür. asla joyce'un gölgesinde kalmamıştır.

    bu teknik yüzünden tüm faulkner karakterleri sükut içerisindedir diyebilir miyiz peki? bu noktada biçim ve içeriğe dair bir tartışma mümkündür. belli ki hemen hemen hiçbir faulkner karakteri dostoyevski'nin en suskun insanı katresinde dahi gevezeliğe bulaşmaz. onlar sadece işini yapar, eyler. ancak bu tipoloji güneyin beşeri ikliminden mülhemdir ve bu suskunluk faulkner'ın yazınsal biçimini birebir etkilemiştir. bir bakıma suskunluğu tetiklemiştir güney ambiyansı. bu nedenledir ki southern gothic diye bir şeyden bahsedilebilmektedir. ancak faulkner'ın mahareti insanları sadece hareket halinde betimlerken, hikayenin yükünü kendi gevezeliğine yüklemeyip kendisini de suskun bir anlatıcı rolünde kabullenmesine rağmen bangır bangır dramatik etki verebilmesidir. yine de spiral anlatı halen daha öteye götürülememiş bir tekniktir.
  • 1940'ta yapmış olduğu ama sanki yaşadığımız şu günleri anlattığı o ünlü nobel edebiyat ödülünü kabul konuşması aynen şöyledir:

    "bu ödülün insan olarak şahsıma değil, daha çok çalışmama verildiğini düşünüyorum - başarı ya da kâr kaygısı olmaksızın, yalnızca, insan ruhunun her bir zerresinden daha önce var olmayan bir şeyler yaratmak amacıyla sürdürdüğüm, insan ruhunun çektiği acılar ve döktüğü terlerle bir hayat boyu süren çalışmama. bu nedenle bu ödül sadece emaneten benimdir. ödülün para kısmının, amacına ve çıkış noktasının önemine uygun şekilde bağışlanabileceği bir yer bulmak da zor olmayacaktır. ancak, bu ânı aralarında şimdiden günün birinde benim durduğum yerde duracak olan o insanın da bulunduğu, kendilerini aynı acılı ve zahmetli işe adamış genç kadınlara ve genç adamlara seslenmek için bir platform olarak kullanarak, aynı şeyi ödülün getirdiği şöhret için de yapmak isterim.

    bugün yaşamakta olduğumuz trajedi hepimizi içine alan evrensel bir can korkusudur ve bu korku öyle uzun zamandır sürüyor ki nerdeyse onunla yaşamaya alıştık. artık ruhani sorunlar yok. yalnız şu soru var: ben ne zaman bombalara hedef olacağım? bu yüzden genç adamlar ve genç kadınlar insan kalbinin kendiyle çatışması, kendine özgü sorunları üzerine yazmayı unuttular- ki bu başlı başına iyi bir yazı olmaya yetecektir; çünkü üzerine yazmaya, bu uğurda çekilen acıya ve harcanan emeğe değecek tek konudur aslında.

    yazar hepsini baştan öğrenmelidir. her şeyin fazlasından korkmak gerektiğini öğretmelidir kendine ve bunu sonsuza dek unutmamalıdır. çalışmalarında hiçbir şeye değil ama yalnız insan kalbine dair o eski gerçekliklere ve doğrulara yer vermeyi, o eski evrensel doğruları -aşkı ve onuru ve merhameti ve gururu, şefkat ve fedakârlığı - barındırmayan her öykünün geçici ve kaybetmeye mahkûm olduğunu öğretmelidir kendine. bunu yapmadığı sürece bir lanetin gölgesinde çalışmaya devam edecektir. aşktan değil ihtirastan bahseder yazılarında. kimsenin değer namına bir şeyler yitirmediği yenilgilerden, umutsuz ve en kötüsü şefkat ve merhametten yoksun zaferlerden bahseder. acıları evrenin kemiklerinde sızlamaz, hiçbir iz bırakmaz. insan kalbi üzerine değil hormonlar üzerine yazar ancak.

    tüm bunları yeniden öğrenene kadar, insanoğlunun sonunu eli kolu bağlı izliyormuşçasına yazar ancak. ben insanlığın sonunu kabullenmeyi reddediyorum. kıyamet çanlarının son tınısı en ufak kaya parçasında bile duyulmaz olup batmakta olan son kırmızı gecede vakitsizce asılı kaldığında bile tek bir ses daha duyulacak: onun konuşmaya devam eden tükenmez, yorulmaz sesi. ama insanoğlunun sırf dayanıklı olduğu için, dayanacağı için ölümsüz olduğunu söylemek kolay. ben bunu kabullenmeyi reddediyorum. ben insanın yalnızca dayanacağına değil üstün geleceğine inanıyorum. insan, diğerleri içinde bitmez tükenmez bir sese sahip tek yaratık olduğu için değil, bir ruhu olduğu için, şefkat, fedakârlık ve dayanma gücüne sahip bir ruhu olduğu için ölümsüzdür. şairin, yazarın görevi bunlar üzerine yazmaktır. insana şanlı geçmişine dair cesareti ve onuru, umudu, gururu, şefkat ve merhamet ve fedakârlığı hatırlatıp, kalbini besleyerek ona yardım etmek yazara ve şaire has bir ayrıcalıktır. şairin sesi yalnız insana dair kayıtlar tutmakla yetinmeyip, dayanması ve üstün gelmesi konusunda ona yardım edecek, destek olacak taraflardan biri olabilir."
  • "... ben başarısızlığa uğramış bir şairim. belki de her romancı önce şiir yazmak ister, yazamadığını görür ve hikaye yazmayı dener. hikaye, şiirden sonra en çok çaba isteyen edebiyat formudur. ve sanatçı hikaye yazma işinde de çuvalladığında, ancak şiirde ve hikayede çuvalladığında romanını yazmaya başlayacaktır."
  • dili oldukça ağır olabilen bir yazardır, zaten genellikle lineer olmayan şekilde kurgular kitaplarını ve o yüzden dilin zorluğu daha da öne çıkar. hayatımda ilk kez faulkner okumak için bir kitap açtığımda (a rose for emily idi okuyacağım şey) önce kendisi hakkında kısa bir yazı vardı ve bir röportajdan şöyle bir alıntı ile başlıyordu:

    interviewer: some people say they can't understand your writing, even after they read it two or three times. what approach would you suggest to them?
    faulkner: read it four times

    o zaman kesin aptal amerikalı okurlar içindir bu soru demistim, ancak öyküyü okuyunca anladım ki, evet amcamız biraz uçuyor yazarken.

    diyalog ingilizce bilmeyenler için geliyor:
    soru: efenim bazı insanlar sizin yazılarınızı iki üç kez okuyunca bile anlamadıklarını söylüyorlar, ne yapmalarını önerirsiniz?
    faulkner efendi: dört kez okusunlar
  • dakikalık dalgınlığı bile kabul etmeyen bir yazar. okumak değil, üzerine çalışmak gerekiyor kabaca. aksi takdirde kendinizi bir kitabını 3. kez okurken bulabilirsiniz.
  • “benim yazmak için ihtiyacım olan şeyler; tütün, kâğıt, yiyecek ve biraz viskidir.”

    “yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yoktur. çünkü asıl ihtiyacı olan şeyler masrafsız olanlardır. ancak iyi yazamayanlar, zamanı ve ekonomik özgürlüğü olmadığıyla ilgili bahanelere sığınır. para karşılığı yazılmış iyi bir şeye rastlamadım bugüne kadar.”
  • "aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı." der bu üstad.