şükela:  tümü | bugün
  • 7 yıl önce çalıştığım şirket j-1 vizesi kaldırılmaması için kampanya başlatmış. bu sene gidecek arkadaşlar dikkat etsin.
  • 2018'in yaz aylarında gitmeyi planladığım ve 2 hafta sonra planlarımı somutlaştıracağım bir program.
    tam 1 sene sonra bugün bu saatlerde de uzun bir edit paylaşırım buradan umarım.
  • neymiş efendim ağır çalışma şartlarıymış. neymiş efendim kölelikmiş. bak gerizekalı kardeşim gel bakalım buraya bir şey anlatacağım sana.

    ben 2015 yazında bodrumda bir otel'de garson olarak çalıştım. o sıralar hükümet kurulamıyordu, tartışmalar vardı vs. 1 kasım seçimlerinde asgari ücreti 1400 yapma vaadi falan verdiler ama o sıra asgari ücret bin küsür liraydı.
    ben 3 ay boyunca günde en az 12 saat çalıştım güzel kardeşim.
    ve sürekli hareket etmek, sürekli hizmet etmek zorundaydım. aldığım para ise bin türk lirası idi. kaldığım yer konteyner gibi bir yerdi. hatta gibi demek saçma, direkt konteynerdı.
    bahşişler vs ile hadi maaşım 1200 olsun. gezmeye tozmaya zaten vakit yok.
    böyle geçirdim ben yazımı.

    2016 yazında ise wat ile maryland'e gittim. cankurtaran olarak çalışmaya.
    bazı günler 8 bazı günler 11 saat çalıştım. (11 saatlik iş için yırtınıyordum bana versinler diye, overtime oluyordu çünkü)
    ve bu işte çalışırken yerimden kıpırdamadım bile. sıfır efor. arada sırada bizi teste sokarlardı bakalım öğrettiklerimizi hatırlıyorlar mı diye, o sırada falan biraz yüzüyorsun o kadar.
    chick fil a diye bir restoran vardır. (bak hava atıyorum kardeş, sen bilmezsin öyle bir restoran var diyorum, 3 ay gittim götüm kalktı ya hani) gittim oraya bir gün üzerimde cankurtaran üniforması var, hava çok sıcaktı, kola istedim. büyük boyundan verdiler ücret de almadılar. "gereği yok efendim" dedi eleman. böyle bütün yaz boyunca beleş kola içtim. ulan garson olarak çalışırken çalıştığım yerde kola içmeye kalksam beni direkt kovarlardı. anlıyorsun değil mi farkı? mevzu boktan bir kola değil, mevzu başka götünden anlayan kardeşim.

    gelelim maaşa.
    2 haftalık maaşlarım ev kirası ve vergiler kesilmiş halde direkt cebime giden para olarak 500-600 civarı idi. yani aylık 1000-1200 dolar direkt benim cebime kalıyordu. kira-vergi bok püsür hariç.

    sosyal hayata gelelim

    ben 2015'te bodrumda garson olarak çalışırken, türk insanının garsonlara yaptığı muamele neyse onu gördüm. kısacası getir köpek muamelesi gördüm. eh, doğaldır diyelim buna.

    amerika'da cankurtaran olarak çalışırken ise yetki bendeydi, artistlik yapanı havuzdan kovabiliyordum, her saat başı 10 dakikalık mola alabiliyordum. bu molalarda havuzu tek başıma kendim kullanabiliyordum.
    garsonluk yaparken mola (?)'da yüz bakalım ne oluyor :))

    başlıkta daha önce de bahsedilmiş. work and travel yapan adamlar zaten üniversite öğrencisi, lise mezunu yani. burada da bulabileceği işler yine garsonluk, cankurtaranlık falan. "vasıfsız" işler.
    bunu amerika'da yapıyorsun. yeni insanlarla tanışıyorsun, ev arkadaşların oluyor. yeni kültürler tanıyorsun, ingilizcen iyiyse özellikle inanılmaz etkileşime geçiyorsun insanlarla, onlara kendi kültürünü öğretiyorsun.
    ssn almak için sabah gidip sıra bekliyorsun. walmart'a gidip ucuz ve boktan olmayan malları seçmek için karış karış dolaşıyorsun.
    subway'e gidip sandviç yaptırıp işe yetişmeye koşturuyorsun.
    akşam eve geliyorsun ev arkadaşların çay hazırlamış oluyor onlarla oturup muhabbet ediyorsun, şirket içi dedikodu yapıyorsun.
    yani orada bir hayatın oluyor 4 aylığına. alışıyorsun oraya. anlatabiliyor muyum?

    gelelim travel kısmına

    çalışırken bokunu çıkarmayıp para biriktirdiysen travel'da çok rahat 4 şehir gezersin.
    lale arkadaş bunun sadece new york'tan ibaret olduğunu söylemiş.
    ben san fransisco, new york, dc (amerikaya gittim diisi diyorum götüm kalktı çünkü lale reis) ve philadelphia'ya gittim. virgina'ya falan da gittim de orasını saymıyorum küçücük yer zaten.

    şimdi sözüm sana lale reis, sen orada bir sikim bilmeden ahkam keseceğine şu programa bir katıl, ha katılıp da bunu yazıyorsan senin vizyonunu sikeyim ben.

    ben new york jfk'den bindim, indiğimde darbe girişimi geçirmiş bir çomaristan vardı karşımda. dedim ki kendi kendime, hay yollarımı sikeyim ne diye geldim buraya. evet, götüm kalktı 4 ay orada kalınca. evet, türkiye'de de "köle" gibi çalıştım amerika'da da "köle" gibi çalıştım ve anladım ki lale reis, oranın köleleri, buradaki köleleri köle yapar kendine aq. yaşam kalitesi farkı tam olarak bu düzeyde işte.

    amerika özlenir, amerikayı özleyenin değil özlemeyenin götü kalkmıştır. kendini ingiltere prensi falan sanıyordur. sen kimsin de amerikayı özlemiyorsun ulan lale.

    özledim ulan. çok özledim.
  • 3 ay 21 günlük maceranın ardından bitirdiğim, buram buram kapitalizm kokan kültürel ağır işçi değişim programı. neden böyle tanımladım derseniz, size amerikalılara yaptıramadıkları işi asgari maaşın biraz üstüne affedersiniz ama köpek gibi çalıştırarak yaptırıyorlar. evet ciddi anlamda amerikalılara yaptıramıyorlar çünkü halk o işin o maaştan daha fazlasını hak ettiğini biliyor ve bir de aşırı tembeller orası ayrı konu. ben bir waterparkta cankurtaran olarak 3 ay 10 gün çalıştım. en sevmediğim kişilik özelliklerimdendir ki, neredeyse hiçbir kurala uymadım. haliyle bir kere işten uzaklaştırıldım, bir kere de kovulmanın eşiğinden döndüm. (manager acıyıp işine devam et zaten 15 günün kalmış dedi) hayatımda ilk defa yorgunluktan uykumda bacağıma kramp girdi, yataktan nasıl sıçradığımı ve o anki acıyı bir ben biliyorum. topuklarım ve dizlerim artık ağrıma aşamasını geçmiş, acımaya başlamıştı. acıdan ağlama derecesine gelmiştim. beni yollayan sponsor firmaya neler neler yazmadım... her gün sabah işe küfür ede ede gittim. yeri geldi yüzlerine bağıra bağıra küfür ettim. huniyi takıp dolaşacaktım neredeyse. neyse bu kadar yeter işte bunlar en çok yoran, bezdiren ve yeter artık dedirten yanlarıydı, az çok anlamışsınızdır. yoksa sayfalar dolusu isyan edebilirim buraya.

    işte gelelim en can alıcı soruya: o kadar sövdün durdun, pişmansındır herhalde?
    - kesinlikle hayır. hatta seneye tekrar gitmenin planlarını yapıyorum.

    çünkü şimdiye kadar geçirdiğim en güzel yazı orada yaşadım. tüm wat öğrencilerinin kaldığı housingte kaldığımız için her gece birden fazla odada parti, her gece bir yerlerde olaylar, 7/24 zaman fark etmeksizin konuşabileceğiniz arkadaşlarınız, yeni kültürler öğrenebileceğiniz dünyanın her yerinden kamyon dolusu arkadaşınız oluyor. özellikle de benim gibi ilk yurt dışı deneyiminiz ise türkiye'de nasıl bir baskı altında yaşadığımızı, toplumun ve medyanın bizi nasıl yönlendirdiğini, duygularını açıkça ifade etmenin aslında ne kadar da kolay bir şey olduğu, insanları hatalarında yargılamak değil de yardım etmek gerektiğini... ve bunların hepsini o "yurt dışına çıkınca ufku genişliyor insanın" diyenlerden değil de bizzat yaşayarak öğrenmenin tatlı şaşkınlığı insanı çok değiştiriyor.

    konuyu da çok da uzatma gereği yok aslında. demem o ki fırsatınız varsa gidin. gidin ve chicago'da riverwalk'ta bir şampanya için, skydeck'ten şehri izleyin, los angeles'ta gtav anılarınızdan yön bulun, hollywood walk of fame'de ünlü kovalayın, hollywood sign için iki saat güneşin altında dağa tırmanın, universal studios'a gitmeden sakın ama sakın dönmeyin, tema parkı nasıl olur görün, santa monica'da okyanusa girmeye çalışıp soğuktan giremeyin ama plajın uzunluğuna ve temizliğine hayran kalın, sanırım adam öldürmek dışında her şeyin serbest olduğu las vegas'ta oceans eleven'dan çıkmış edasıyla bellagio'da poker masasına oturup o duyguyu tadın, bir taraflarınızı yırtıp kazandığınız o dolarcıkların avcunuzun içinden uçuşunu tadın, sadece kart görmek için yüz binlerce dolar koyan dayıları ağzınızı açık izleyin, şehrin rahatlığına yok artık ... deyin, central park'ta şehrin ortasında o park nasıl avmye dönüşmeden kaldı hayret edin, empire state'in balon olduğunu hatta navigasyon falan olmasa yanından geçerken fark edemeyeceğinizi görün, brooklyn bridge'de klasik pozları verin, times meydanının reklam panosundan ibaret olduğunu görün falan filan... gidin görün gezin gelin. mümkünse gelmeyin.
  • ye ro sirketini kesinlikle tavsiye etmiyorum ve hatta mumkunse aracisiz gidin diyorum.

    cunku asil olay amerika’ya gidince basliyor ve o noktada sirketler kor sagir ve dilsizi oynayabiliyor. magdur olup yine her seyi kendiniz yapinca ulan verdigim para haram olsun kendi isimi kendim buldum keske bunlara bu parayi verecegime en basindan kendim bulsaydim diyebilirsiniz.
  • hayatımda verdiğim en büyük karar oldu bu programa katılmak. 2017 mayıs sonundaki benle 2017 ekim başındaki ben arasında dağlar kadar fark var. yardım isteyenlere yardımcı olabilirim.
  • artık bir hayal.
  • son yaşanan gelişmelerle (bkz: 8 ekim abd'nin vize başvurularını durdurması) durumu belirsiz olan program.
    bu sene kayıt olmayı düşünen onca öğrenci belirsizlikler denizinde yüzüyor şu an , hali hazırda kayıt olanların durumu daha da vahim.

    eğer yalnızca 300 dolar civarı bir şey ödeyip ön kayıt yaptırdıysanız, durum bir nebze daha iyi. daha yüksek meblağların ne kadarı şirketlerden geri alınabilir dikkatli olunması lazım.

    şirketinizin size verdiği sözleşmenin "ödeme ve iade koşulları" sayfası detaylıca incelenmeli. çünkü işe yerleştirildiyseniz ve vize durumu çözülmezse oldukça yuksek bir meblag kaybı yaşayabilirsiniz.
  • katılmayı düşündükten birkaç gün sonra abd ile vizelerin askıya alınmasıyla beni üzen program.

    (bkz: why always me)
  • döndüm ben. acil geri gönderin beni. çabuk.

    tanım: üniversiteye giden herkesin katılması gereken program. ( ben size yardımcı olucam, söz.)

    kayıttı vize görüşmeleriydi derken kendimi housekeeper olarak virginia'da buldum. kalacağım otel odasına bir girdim, iki adım geri attım durdum dedim nereye gidecen? mecbur yerleşmeye çalıştım. hamamböcekleri falan bir sürü. bırak bavulu açmayı bavulu koyacak yer yok. girdim yatağa böceklere baka baka ağlamaya başladım. en son çocukken annem dövünce anne diye ağlamıştım.

    gitmeden önce herkes diyordu bak orda yalnız olacaksın her şeyi kendin halletmen gerekecek vesaire. dakika bir gol bir amerika'ya giriş yaptığıma dair belgeyi alacağım sistem yok sen girmemişsin sen yoksun diyor. ya kardeşim ben okyanusu botla mı geçtim? ne demek sen yoksun? sağa sola soruyorum bir iki gün bekle diyor. bir gün bekledim istanbuldaki şirkete yazdım ses seda yok. yemişim ne beklicem ya dedim immigration centerdan tut gümrük polisine kadar avuç içi kadar ingilizcemle otelin telefonundan her yeri aradım. girişte gümrük polisi pasaport numaramı yanlış girmiş sisteme. haydi dedim başlıyoruz kimsenin başına gelmeyen olaylar tabiki de senin başına gelecek.

    bu arada tabiki her gün ağlıyorum, boş kaldığım her dakika ağlıyorum. otelin arkada tüm öğrencilerin toplanıp içtiği bir yer var. öyle bir içiyorum ki her gün biri taşıyor odaya. perişan olmuşum içmesem ağlıyorum, yalnız kalsam ağlıyorum. bir yandan annemleri arıyorum her gün çok iyiyim süper bura yaaee diye uyuz uyuz konuşup kapatır kapatmaz salya sümük ağlıyorum.

    kokuyor lan burası. her şey değişik kokuyor. su bile iğrenç. eve gidicem ben ya. yemişim onca zamanlık emeği, para biriktirmeleri, hayalleri ,her şeyi.

    işe başlamak için belgeleri toparlıyorum, bir yandan da ikinci iş bakmaya başlayayım dedim. kaldığım otelden çalıştığım otele 3.5 mil yol var, başladım yürümeye. yol üzerinde ne kadar restoran varsa hepsine girdim server olarak başvuruyorum ama aksan o kadar farklı ki kim ne diyor hiçbir şey anlamıyorum, onlar da beni anlamıyor. halbuki vize görüşmelerinden tut gümrük polisine kadar herkes ne kadar güzel ingilizcen nasıl öğrendin falan diyordu, ne bu şimdi? bu şekilde kimse beni server olarak almaz. imkansız yani. bi form veriyorlar al doldur biz seni ararız diyorlar, lan telefon numaram yok ki??? mail yazıyorum sadece. biraz daha sıcakkanlı gibi olanlara diyorum whatsapptan arayın bari. whatsapp ne diyorlar. sıçtık aq. neyse devam. kimisi kovuyor form bile doldurtmadan. kimisi formu öyle bi veriyor ki boşver sen doldurmasan da olur gibisinden. öyle öyle downtown'a kadar gelmişim sonradan öğrendim. küçücük bir cadde üzerinde 4 tane yan yana bir tane de karşıda olmak üzere 5 tane bar. ilk birinde kasadaki götü kalkık amerikan kız öyle bir aşağılayarak konuşuyor ki. ne dediğini anlasam karşılık verip kavga edicem. anlamıyorum ki. diğerleri de öyle falan derken bir tanesine giriyorum içerde in cin top oynuyor kocaman restorant kapalı gibi bişey. ama öyle beğeniyorum ki içimden bi ses burası olmalı diyor. asla para kazanılacak bir yer değil bomboş. gidiyorum müdürle görüşebilir miyim diyorum adam diyor ben müdürüm. anlaşılabilir bir şekilde söylebilidğim tek cümle "i am looking for 2. job can you hire me as a server?" form veriyim doldur diyor başlıyorum yalvarmaya form doldurmak istemiyorum biliyorum aramicaksınız hem zaten numaram bile yok nolur işe alın ben çok çalışırım... bu arada adam bir şeyler söylüyor ama asla anlamıyorum. meğerse ne zamanlar çalışabilirsin diyormuş. ben hala yalvarıyorum. sabah 8den akşam 5e kadar housekeeping yapıyorum akşam 5ten sonra her gün çalışırım diyorum. ölürsün diyor. ölmem diyorum. dayanamazsın diyor. hiçbir şey olmaz diyorum. çarşamba gel diyor. çarşamba gidiyorum beni işe alan müdür yok. kim olduğunu bilmediğim bir adam seni işe kim aldı diyor müdürün ismini bile hatırlamıyorum. ilk günümde kovuluyorum. adam diyor ki ben seninle uğraşamam sen git diyor. o kadar anlamıyorum ki adam 3 4 kere sen eve git diyor. kovulduğumu bile anlamıyorum öyle kötü bir ingilizce. çıkıyorum restorandan otobüse bincem cüzdan yok 1 saat yürüyerek gelmişim zaten geri döncem o yolu. küfür ede ede yürümeye başlıyorum bir yağmur patlıyor sel kıyamet. kaldırımda boğulacam nerdeyse. söve söve kaldırımı döve döve suları tekmeleye tekmeleye gidiyorum otele.

    beni işe alan müdürün olduğu gün gidip başlıyorum 3 gün trainingden sonra ingilizce bilmeyen server olarak çalışmaya devam ediyorum. o sırada restoranın haftasonları akşam 10dan sonra gece kulübü gibi bir şeye döndüğünü, bölgedeki herkesin öğlen ve akşam yemeğine geldiği bir yer olduğunu öğreniyorum. ilk 3-4 hafta günde en az 70 dolar sonra da en az 100 dolar kazanmaya başlıyorum. göze batmamak için o kadar çok çalışıyorum ki, bir kere söyleneni bir daha işitmiyorum. her şeye dikkat ediyorum ciddi bir emek veriyorum.

    bu arada tabiki asıl işim olan housekeeping'e başlıyorum ama öyle lanet bir yer ki. çalışmaktan asla gocunmayan bir insanım. her türlü işi şikayet etmeden yaparım. yapıyordum da zaten. bıraksalar yani. sürekli gelip başınızda vik vik öten eğitimsiz cahil bir supervisor. yaşlı, huysuz. bir tanesi daha var içten pazarlıklı, sinsi. sürekli arkadan iş çevirme. otelde 7 j1'ız bizi birbirimize düşürecekler neredeyse. bana geliyor bak diyor o senden daha hızlı. çok yavaşsın bir odayı bitiremedin. sonradan arkadaş oluyoruz hepimiz bi ayıkıyoruz hepimizi birbirimize örnek gösterip kendimizi kötü hissettiriyor. sürekli bir stres ortamı. her sabah müdür konuşmalar yapıyor, şu saate kadar şu kadar oda bitirmek zorundasınız, şu saate kadar işinizi bitirip çıkmış olmalısınız bikbikbik. yavaşmışız da uzun kalıyormuşuz da fazla para ödüyormuş da bütçesi sarsılıyormuş.

    bir öğlen arası mırıldanmalar oluyor ordaki asıl çalışanlar ve supervisorlar arasında. neymiş böyle yavaş olursak kovulurmuşuz kovulursak ülkemize gönderilirmişiz. öyle bir şey yok diyorum. ilk zamanlarım çok da göze batmak istemiyorum. öyle bir şey yok diyorum sadece. şirket sizi getirmek için para ödüyor diyorlar. ben burdaki haklarım korunsun diye kaç bin dolar ödedim haberiniz var mı diyorum düzgün çalış ülkene gönderilirsin diyorlar. herkes aynı işi yapıyor halbuki. canım epey sıkılıyor. istanbula yazıyorum beni tehdit ediyorlar böyle bir şey var mı diyorum, biliyorum ama emin olmak lazım işte. cevap geliyor "şikayet et seni tehdit edemez kimse asla katlanmak zorunda değilsin düzelmezlerse sana başka iş buluruz". ben bi rahatlıyorum. gidiyorum işte kafama göre çalışmaya başlıyorum. bu arada çalışan olsun supervisor olsun biri bişey derse kafama göre cevap veriyorum. yes m'am ler falan kalmadı artık. müdür geliyor normalde bu odayı 25 dakikada bitirmen lazım diyor konuşmasına fırsat vermeden ben diyorum 40 dakikada bitiriyorum benim gücüm bu kadar, verimsiz buluyorsan kovabilirsin diyorum. kovarsam ülkene gönderilirsin diyor. ben de diyorum ki beni bi kovsana gerekçeni gösterip diyorum. eğer verimsiz çalıştığımı düşünüyorsan kov diyorum. sonra da diyorum ki asıl beni ülkeme göndermekle tehdit ederek kapasitemin üzerinde iş yaptırmaya çalıştığını şikayet edersem seni nereye gönderecekler? (1 ay serverlık yapmışım ya çenem papuç kadar. hede hödöden müdürle dalga geçme evresine gelmişim. oh mis.) adam taş kesiliyor. o günden sonra kimse bulaşmıyor. zamanla gevşeyip tekrar üzerime gelmeye başlıyorlar. bir tane supervisor bir tane normal çalışan sürekli mobbing yapıyorlar soluğu ana ofiste alıyorum böyle böyle yapıyorlar dayanamıyorum diyorum yalandan da ağlıyorum baya bi. ikisini benden ayrı binaya koyuyorlar, bi güzel de paylıyorlar. yine kimse gelmiyor yanıma kafam rahat epey bi süre çalışıyorum.

    bu sırada sabah 8 akşam 5, akşam 5 sabah 5 çalışıyorum. yanlış değil günde 20 saat. restorant meğerse 2de kapanıyormuş, temizliktir odur budur derken eve 5te varıyorum. azcık uyuyup diğer işe falan derken kendimi parçalıyorum. ayaklarım parçalanıyor parmaklarım sürekli kanıyor. ayak parmaklarımı koli bandıyla sıkı sıkı bantlıyorum. en ufak bir harekette yarılıp kanıyorlar. ellerim nasır tutuyor. başlarda çok sıcak diye taşıyamadığım tabakları bir süre sonra hissetmiyorum bile. ne yemek yemeye ne alkole ne eğlenmeye zaman kalmıyor. paranın bir kısmı ağrı kesicilere vitaminlere ve ısı bantlarına gidiyor. otelde odaları temizlerken canım acıyor diye ağladığımı hatırlıyorum. hayatımda ilk kez canım acıyor diye ağlıyorum. restoranda ağlayamıyorum çünkü müşterilere her zaman gülümsemek zorundayım.

    derken iyi mi kötü mü karar veremiyorum, otelde saatlerimizi kesmeye başlıyorlar. haftada 3 gün izin veriyorlar. enerjim değil ama nihayet biraz zamanım oluyor. yürüyemiyorum mesela ama yine de inatla dans etmeye gidiyorum. o kadar para kazanmışım ne için diyorum topallaya topallaya dans etmeye gidiyorum. bir gün öyle bir içiyorum ki hayatımda ilk kez kusuyorum. tuvaletin başında arkadaşımın elinden kayıyorum kafamı mermer klozetin kenarına çarpıyorum öyle ayılıyorum. şoka giriyorum. beni hastaneye götürün diye çığlık atmaya başlıyorum. zar zor sakinleştiriyolar. bana kendimi göstermiyorlar. o gece benimle 5 kişi kalıyor odada. nöbetleşe buz koyup ölmediğimden emin olmaya çalışıyorlar. cümle kurmakta zorluk çekiyorum. kafam öyle bir şişmiş ki yumruğumu alnıma koymuşum sanki. alnım burnuma göz altlarıma kadar morarıyor. 2 gün başımı kıpırdatamıyorum 3 gün çalışamıyorum. çalışmaya başladığımda ise unicorn olsun 3. göz olsun çeşitli isimler takılıyor. bu sırada annemleri de arayamıyorum panik yapmasınlar diye. 1 hafta sonra arkadaşlarım ara artık belli olmuyor diyorlar. annem görüntüyü alır almaz yavrum sana ne oldu diye bağıra bağıra ağlamaya başlıyor. lan hani belli olmuyordu?? banyoda kaydım düştüm bişey yok diyorum. iyi olduğuma onları ikna ediyorum ama ben hala içimden ali ata bak gibi basit cümleler kurabiliyor muyum diye kontrol ediyorum. zaten o olaydan sonra kızım diyorum buraya ölmek için gelmedin. yalnız başınasın zaten. biraz daha dikkat etmeye başlıyorum. sonra bir hasta oluyorum. boğazlarım bir iltihaplanıyor. hayatımda böyle bir şey görmedim. boğazım 10 yıl önce küflenmeye başlamış sanki. nasıl bir iltihap. hayatımda yine ilk kez yüksek ateşten bayılıyorum. doktor bu nasıl bir şey diyor virüs testleri yapıyor hepsi temiz çıkıyor. kadın ben hayatımda böyle bir boğaz iltihabı görmedim diyor kafam kadar antibiyotikleri yazıyor 5 günde toparlanıyorum.

    tüm bunlar olurken odada hamamböcekleri çoğalıyor. baş ucumda falan böceklerle uyuyorum. korkup fıtı fıtı tavana tırmanıyorlar tavandan yine üstüme düşüyorlar pıt pıt. oda arkadaşım arada sırada gelsin sorun yok dediğimiz sevgilisiyle odada yaşamaya başlıyor bazı geceler göt kadar odada 5 kişi falan uyuyoruz. bazen 4 gün arka arkaya (günlük 20şer saat olmak üzere tabiki) denk gelen mesaimden eve dönünce odanın kalabalığından duş bile alamıyorum. ulan utanıp gitmiyorlar da. zaten çalışmaktan odaya giremiyorum bari ben gelince gidin. iyice meydanı boş bulmuşlar aq. şikayet ediyorum, kız adımı çıkarıyor, arkamdan atıp tutmaya başlıyor. çok da umrumda sanki canım çıkmış zaten. kovulana kadar şikayet ediyorum. benim otelden ayrılmama 3 hafta kala odadan atılıyor. kevaşe.

    yine tüm bunlar olurken yine hayatımda ilk kez aşık oluyorum. ben de otelden ayrılıyorum yarimin yanına taşınıyorum. çalışma iznim bitiyor housekeeping'i bırakıyorum. travel zamanı geldi benim ne travel a çıkacak arkadaşım var ne planım. tüm arkadaşlarım amerikan. zaten hiç gitmek istemiyorum. restorandaki herkes ailem olmuş. bırakmak istemiyorum. orada çalışmaya devam ediyorum. 1 hafta sevdiceğimle vegas'a gidiyorum. 4 gün de yalnız başıma new york'a gidiyorum. geri restorana dönüyorum son günüme kadar çalışmaya devam ediyorum. hatta öyle ki cumartesi sabah 5te eve gidip bir iki saat uyuyup apar topar bavulu koyup havaalanına gitmiştim.

    ilk günüm de dahil olarak toplamda beni 3 kez kovan restoranın kurucu ortağı istanbulda beni ziyaret edeceğine söz verdi. beni işe alan müdür çalışmaya başladığım ilk günden son gün kadar öz babamdan daha çok arkamı kolladı daha çok emek verdi. diğer kurucu ortak yüzümü avuçlarının içine aldı "o parayı türkiye'de harcaman gerekirse harca, senin burda paran da var ailen de var işin de var evin de. seni buraya ne olursa olsun getiricez" dedi. arkadaşlarım kaç kez gitme dedi sayamıyorum. hayatımda yine ilk kez hakiki dostlar edindim.

    çok para kazandım ama çok da harcadım. hiç kasmadım kendimi. sadece vegasta 3500 dolar harcadım. yine de türkiye'ye güzel bir parayla döndüm. asla yapmam dediğim bir çok şeyi yaptım. çok değiştim, büyüdüm. kafam değişti. çok fazla şeyin farkına vardım. orada yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. her anını özlemle anıyorum. en kötü anım bile hayatımın çok kıymetli bir parçası artık.

    istanbul'a geri dönüş ise apayrı bir pişmanlık. 2 gün önce geldim ordan, bu gün gittim yine kaydımı yaptırdım şirkete.

    not: her türlü yardımcı olup, tüm sorularınızı cevaplarım. mesaj atmanız yeterli.
    not: yazım yanlışları ve anlatım bozuklukları için özür diliyorum. farkettiğim kadar düzeltmeye çalıştım.