şükela:  tümü | bugün
  • hayatımda verdiğim en büyük karar oldu bu programa katılmak. 2017 mayıs sonundaki benle 2017 ekim başındaki ben arasında dağlar kadar fark var. yardım isteyenlere yardımcı olabilirim.
  • artık bir hayal.
  • son yaşanan gelişmelerle (bkz: 8 ekim abd'nin vize başvurularını durdurması) durumu belirsiz olan program.
    bu sene kayıt olmayı düşünen onca öğrenci belirsizlikler denizinde yüzüyor şu an , hali hazırda kayıt olanların durumu daha da vahim.

    eğer yalnızca 300 dolar civarı bir şey ödeyip ön kayıt yaptırdıysanız, durum bir nebze daha iyi. daha yüksek meblağların ne kadarı şirketlerden geri alınabilir dikkatli olunması lazım.

    şirketinizin size verdiği sözleşmenin "ödeme ve iade koşulları" sayfası detaylıca incelenmeli. çünkü işe yerleştirildiyseniz ve vize durumu çözülmezse oldukça yuksek bir meblag kaybı yaşayabilirsiniz.
  • katılmayı düşündükten birkaç gün sonra abd ile vizelerin askıya alınmasıyla beni üzen program.

    (bkz: why always me)
  • döndüm ben. acil geri gönderin beni. çabuk.

    tanım: üniversiteye giden herkesin katılması gereken program. ( ben size yardımcı olucam, söz.)

    kayıttı vize görüşmeleriydi derken kendimi housekeeper olarak virginia'da buldum. kalacağım otel odasına bir girdim, iki adım geri attım durdum dedim nereye gidecen? mecbur yerleşmeye çalıştım. hamamböcekleri falan bir sürü. bırak bavulu açmayı bavulu koyacak yer yok. girdim yatağa böceklere baka baka ağlamaya başladım. en son çocukken annem dövünce anne diye ağlamıştım.

    gitmeden önce herkes diyordu bak orda yalnız olacaksın her şeyi kendin halletmen gerekecek vesaire. dakika bir gol bir amerika'ya giriş yaptığıma dair belgeyi alacağım sistem yok sen girmemişsin sen yoksun diyor. ya kardeşim ben okyanusu botla mı geçtim? ne demek sen yoksun? sağa sola soruyorum bir iki gün bekle diyor. bir gün bekledim istanbuldaki şirkete yazdım ses seda yok. yemişim ne beklicem ya dedim immigration centerdan tut gümrük polisine kadar avuç içi kadar ingilizcemle otelin telefonundan her yeri aradım. girişte gümrük polisi pasaport numaramı yanlış girmiş sisteme. haydi dedim başlıyoruz kimsenin başına gelmeyen olaylar tabiki de senin başına gelecek.

    bu arada tabiki her gün ağlıyorum, boş kaldığım her dakika ağlıyorum. otelin arkada tüm öğrencilerin toplanıp içtiği bir yer var. öyle bir içiyorum ki her gün biri taşıyor odaya. perişan olmuşum içmesem ağlıyorum, yalnız kalsam ağlıyorum. bir yandan annemleri arıyorum her gün çok iyiyim süper bura yaaee diye uyuz uyuz konuşup kapatır kapatmaz salya sümük ağlıyorum.

    kokuyor lan burası. her şey değişik kokuyor. su bile iğrenç. eve gidicem ben ya. yemişim onca zamanlık emeği, para biriktirmeleri, hayalleri ,her şeyi.

    işe başlamak için belgeleri toparlıyorum, bir yandan da ikinci iş bakmaya başlayayım dedim. kaldığım otelden çalıştığım otele 3.5 mil yol var, başladım yürümeye. yol üzerinde ne kadar restoran varsa hepsine girdim server olarak başvuruyorum ama aksan o kadar farklı ki kim ne diyor hiçbir şey anlamıyorum, onlar da beni anlamıyor. halbuki vize görüşmelerinden tut gümrük polisine kadar herkes ne kadar güzel ingilizcen nasıl öğrendin falan diyordu, ne bu şimdi? bu şekilde kimse beni server olarak almaz. imkansız yani. bi form veriyorlar al doldur biz seni ararız diyorlar, lan telefon numaram yok ki??? mail yazıyorum sadece. biraz daha sıcakkanlı gibi olanlara diyorum whatsapptan arayın bari. whatsapp ne diyorlar. sıçtık aq. neyse devam. kimisi kovuyor form bile doldurtmadan. kimisi formu öyle bi veriyor ki boşver sen doldurmasan da olur gibisinden. öyle öyle downtown'a kadar gelmişim sonradan öğrendim. küçücük bir cadde üzerinde 4 tane yan yana bir tane de karşıda olmak üzere 5 tane bar. ilk birinde kasadaki götü kalkık amerikan kız öyle bir aşağılayarak konuşuyor ki. ne dediğini anlasam karşılık verip kavga edicem. anlamıyorum ki. diğerleri de öyle falan derken bir tanesine giriyorum içerde in cin top oynuyor kocaman restorant kapalı gibi bişey. ama öyle beğeniyorum ki içimden bi ses burası olmalı diyor. asla para kazanılacak bir yer değil bomboş. gidiyorum müdürle görüşebilir miyim diyorum adam diyor ben müdürüm. anlaşılabilir bir şekilde söylebilidğim tek cümle "i am looking for 2. job can you hire me as a server?" form veriyim doldur diyor başlıyorum yalvarmaya form doldurmak istemiyorum biliyorum aramicaksınız hem zaten numaram bile yok nolur işe alın ben çok çalışırım... bu arada adam bir şeyler söylüyor ama asla anlamıyorum. meğerse ne zamanlar çalışabilirsin diyormuş. ben hala yalvarıyorum. sabah 8den akşam 5e kadar housekeeping yapıyorum akşam 5ten sonra her gün çalışırım diyorum. ölürsün diyor. ölmem diyorum. dayanamazsın diyor. hiçbir şey olmaz diyorum. çarşamba gel diyor. çarşamba gidiyorum beni işe alan müdür yok. kim olduğunu bilmediğim bir adam seni işe kim aldı diyor müdürün ismini bile hatırlamıyorum. ilk günümde kovuluyorum. adam diyor ki ben seninle uğraşamam sen git diyor. o kadar anlamıyorum ki adam 3 4 kere sen eve git diyor. kovulduğumu bile anlamıyorum öyle kötü bir ingilizce. çıkıyorum restorandan otobüse bincem cüzdan yok 1 saat yürüyerek gelmişim zaten geri döncem o yolu. küfür ede ede yürümeye başlıyorum bir yağmur patlıyor sel kıyamet. kaldırımda boğulacam nerdeyse. söve söve kaldırımı döve döve suları tekmeleye tekmeleye gidiyorum otele.

    beni işe alan müdürün olduğu gün gidip başlıyorum 3 gün trainingden sonra ingilizce bilmeyen server olarak çalışmaya devam ediyorum. o sırada restoranın haftasonları akşam 10dan sonra gece kulübü gibi bir şeye döndüğünü, bölgedeki herkesin öğlen ve akşam yemeğine geldiği bir yer olduğunu öğreniyorum. ilk 3-4 hafta günde en az 70 dolar sonra da en az 100 dolar kazanmaya başlıyorum. göze batmamak için o kadar çok çalışıyorum ki, bir kere söyleneni bir daha işitmiyorum. her şeye dikkat ediyorum ciddi bir emek veriyorum.

    bu arada tabiki asıl işim olan housekeeping'e başlıyorum ama öyle lanet bir yer ki. çalışmaktan asla gocunmayan bir insanım. her türlü işi şikayet etmeden yaparım. yapıyordum da zaten. bıraksalar yani. sürekli gelip başınızda vik vik öten eğitimsiz cahil bir supervisor. yaşlı, huysuz. bir tanesi daha var içten pazarlıklı, sinsi. sürekli arkadan iş çevirme. otelde 7 j1'ız bizi birbirimize düşürecekler neredeyse. bana geliyor bak diyor o senden daha hızlı. çok yavaşsın bir odayı bitiremedin. sonradan arkadaş oluyoruz hepimiz bi ayıkıyoruz hepimizi birbirimize örnek gösterip kendimizi kötü hissettiriyor. sürekli bir stres ortamı. her sabah müdür konuşmalar yapıyor, şu saate kadar şu kadar oda bitirmek zorundasınız, şu saate kadar işinizi bitirip çıkmış olmalısınız bikbikbik. yavaşmışız da uzun kalıyormuşuz da fazla para ödüyormuş da bütçesi sarsılıyormuş.

    bir öğlen arası mırıldanmalar oluyor ordaki asıl çalışanlar ve supervisorlar arasında. neymiş böyle yavaş olursak kovulurmuşuz kovulursak ülkemize gönderilirmişiz. öyle bir şey yok diyorum. ilk zamanlarım çok da göze batmak istemiyorum. öyle bir şey yok diyorum sadece. şirket sizi getirmek için para ödüyor diyorlar. ben burdaki haklarım korunsun diye kaç bin dolar ödedim haberiniz var mı diyorum düzgün çalış ülkene gönderilirsin diyorlar. herkes aynı işi yapıyor halbuki. canım epey sıkılıyor. istanbula yazıyorum beni tehdit ediyorlar böyle bir şey var mı diyorum, biliyorum ama emin olmak lazım işte. cevap geliyor "şikayet et seni tehdit edemez kimse asla katlanmak zorunda değilsin düzelmezlerse sana başka iş buluruz". ben bi rahatlıyorum. gidiyorum işte kafama göre çalışmaya başlıyorum. bu arada çalışan olsun supervisor olsun biri bişey derse kafama göre cevap veriyorum. yes m'am ler falan kalmadı artık. müdür geliyor normalde bu odayı 25 dakikada bitirmen lazım diyor konuşmasına fırsat vermeden ben diyorum 40 dakikada bitiriyorum benim gücüm bu kadar, verimsiz buluyorsan kovabilirsin diyorum. kovarsam ülkene gönderilirsin diyor. ben de diyorum ki beni bi kovsana gerekçeni gösterip diyorum. eğer verimsiz çalıştığımı düşünüyorsan kov diyorum. sonra da diyorum ki asıl beni ülkeme göndermekle tehdit ederek kapasitemin üzerinde iş yaptırmaya çalıştığını şikayet edersem seni nereye gönderecekler? (1 ay serverlık yapmışım ya çenem papuç kadar. hede hödöden müdürle dalga geçme evresine gelmişim. oh mis.) adam taş kesiliyor. o günden sonra kimse bulaşmıyor. zamanla gevşeyip tekrar üzerime gelmeye başlıyorlar. bir tane supervisor bir tane normal çalışan sürekli mobbing yapıyorlar soluğu ana ofiste alıyorum böyle böyle yapıyorlar dayanamıyorum diyorum yalandan da ağlıyorum baya bi. ikisini benden ayrı binaya koyuyorlar, bi güzel de paylıyorlar. yine kimse gelmiyor yanıma kafam rahat epey bi süre çalışıyorum.

    bu sırada sabah 8 akşam 5, akşam 5 sabah 5 çalışıyorum. yanlış değil günde 20 saat. restorant meğerse 2de kapanıyormuş, temizliktir odur budur derken eve 5te varıyorum. azcık uyuyup diğer işe falan derken kendimi parçalıyorum. ayaklarım parçalanıyor parmaklarım sürekli kanıyor. ayak parmaklarımı koli bandıyla sıkı sıkı bantlıyorum. en ufak bir harekette yarılıp kanıyorlar. ellerim nasır tutuyor. başlarda çok sıcak diye taşıyamadığım tabakları bir süre sonra hissetmiyorum bile. ne yemek yemeye ne alkole ne eğlenmeye zaman kalmıyor. paranın bir kısmı ağrı kesicilere vitaminlere ve ısı bantlarına gidiyor. otelde odaları temizlerken canım acıyor diye ağladığımı hatırlıyorum. hayatımda ilk kez canım acıyor diye ağlıyorum. restoranda ağlayamıyorum çünkü müşterilere her zaman gülümsemek zorundayım.

    derken iyi mi kötü mü karar veremiyorum, otelde saatlerimizi kesmeye başlıyorlar. haftada 3 gün izin veriyorlar. enerjim değil ama nihayet biraz zamanım oluyor. yürüyemiyorum mesela ama yine de inatla dans etmeye gidiyorum. o kadar para kazanmışım ne için diyorum topallaya topallaya dans etmeye gidiyorum. bir gün öyle bir içiyorum ki hayatımda ilk kez kusuyorum. tuvaletin başında arkadaşımın elinden kayıyorum kafamı mermer klozetin kenarına çarpıyorum öyle ayılıyorum. şoka giriyorum. beni hastaneye götürün diye çığlık atmaya başlıyorum. zar zor sakinleştiriyolar. bana kendimi göstermiyorlar. o gece benimle 5 kişi kalıyor odada. nöbetleşe buz koyup ölmediğimden emin olmaya çalışıyorlar. cümle kurmakta zorluk çekiyorum. kafam öyle bir şişmiş ki yumruğumu alnıma koymuşum sanki. alnım burnuma göz altlarıma kadar morarıyor. 2 gün başımı kıpırdatamıyorum 3 gün çalışamıyorum. çalışmaya başladığımda ise unicorn olsun 3. göz olsun çeşitli isimler takılıyor. bu sırada annemleri de arayamıyorum panik yapmasınlar diye. 1 hafta sonra arkadaşlarım ara artık belli olmuyor diyorlar. annem görüntüyü alır almaz yavrum sana ne oldu diye bağıra bağıra ağlamaya başlıyor. lan hani belli olmuyordu?? banyoda kaydım düştüm bişey yok diyorum. iyi olduğuma onları ikna ediyorum ama ben hala içimden ali ata bak gibi basit cümleler kurabiliyor muyum diye kontrol ediyorum. zaten o olaydan sonra kızım diyorum buraya ölmek için gelmedin. yalnız başınasın zaten. biraz daha dikkat etmeye başlıyorum. sonra bir hasta oluyorum. boğazlarım bir iltihaplanıyor. hayatımda böyle bir şey görmedim. boğazım 10 yıl önce küflenmeye başlamış sanki. nasıl bir iltihap. hayatımda yine ilk kez yüksek ateşten bayılıyorum. doktor bu nasıl bir şey diyor virüs testleri yapıyor hepsi temiz çıkıyor. kadın ben hayatımda böyle bir boğaz iltihabı görmedim diyor kafam kadar antibiyotikleri yazıyor 5 günde toparlanıyorum.

    tüm bunlar olurken odada hamamböcekleri çoğalıyor. baş ucumda falan böceklerle uyuyorum. korkup fıtı fıtı tavana tırmanıyorlar tavandan yine üstüme düşüyorlar pıt pıt. oda arkadaşım arada sırada gelsin sorun yok dediğimiz sevgilisiyle odada yaşamaya başlıyor bazı geceler göt kadar odada 5 kişi falan uyuyoruz. bazen 4 gün arka arkaya (günlük 20şer saat olmak üzere tabiki) denk gelen mesaimden eve dönünce odanın kalabalığından duş bile alamıyorum. ulan utanıp gitmiyorlar da. zaten çalışmaktan odaya giremiyorum bari ben gelince gidin. iyice meydanı boş bulmuşlar aq. şikayet ediyorum, kız adımı çıkarıyor, arkamdan atıp tutmaya başlıyor. çok da umrumda sanki canım çıkmış zaten. kovulana kadar şikayet ediyorum. benim otelden ayrılmama 3 hafta kala odadan atılıyor. kevaşe.

    yine tüm bunlar olurken yine hayatımda ilk kez aşık oluyorum. ben de otelden ayrılıyorum yarimin yanına taşınıyorum. çalışma iznim bitiyor housekeeping'i bırakıyorum. travel zamanı geldi benim ne travel a çıkacak arkadaşım var ne planım. tüm arkadaşlarım amerikan. zaten hiç gitmek istemiyorum. restorandaki herkes ailem olmuş. bırakmak istemiyorum. orada çalışmaya devam ediyorum. 1 hafta sevdiceğimle vegas'a gidiyorum. 4 gün de yalnız başıma new york'a gidiyorum. geri restorana dönüyorum son günüme kadar çalışmaya devam ediyorum. hatta öyle ki cumartesi sabah 5te eve gidip bir iki saat uyuyup apar topar bavulu koyup havaalanına gitmiştim.

    ilk günüm de dahil olarak toplamda beni 3 kez kovan restoranın kurucu ortağı istanbulda beni ziyaret edeceğine söz verdi. beni işe alan müdür çalışmaya başladığım ilk günden son gün kadar öz babamdan daha çok arkamı kolladı daha çok emek verdi. diğer kurucu ortak yüzümü avuçlarının içine aldı "o parayı türkiye'de harcaman gerekirse harca, senin burda paran da var ailen de var işin de var evin de. seni buraya ne olursa olsun getiricez" dedi. arkadaşlarım kaç kez gitme dedi sayamıyorum. hayatımda yine ilk kez hakiki dostlar edindim.

    çok para kazandım ama çok da harcadım. hiç kasmadım kendimi. sadece vegasta 3500 dolar harcadım. yine de türkiye'ye güzel bir parayla döndüm. asla yapmam dediğim bir çok şeyi yaptım. çok değiştim, büyüdüm. kafam değişti. çok fazla şeyin farkına vardım. orada yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. her anını özlemle anıyorum. en kötü anım bile hayatımın çok kıymetli bir parçası artık.

    istanbul'a geri dönüş ise apayrı bir pişmanlık. 2 gün önce geldim ordan, bu gün gittim yine kaydımı yaptırdım şirkete.

    not: her türlü yardımcı olup, tüm sorularınızı cevaplarım. mesaj atmanız yeterli.
    not: yazım yanlışları ve anlatım bozuklukları için özür diliyorum. farkettiğim kadar düzeltmeye çalıştım.
  • 2017 ayağını texas eyaletinde yaptığım program.

    uzun uzadıya goygoy yapmaya gerek yok zira aşağı yukarı herkes aynı koşullarda yaşıyor ve o koşullara maruz kalıyor.

    alabilene müthiş bir özgüven ve özgürlük verirken, kendi ayaklarınızın üstünde durmayı da öğretiyor.

    ek olarak travel boyunca milletimizin büyük kısmının marka bağımlısı görgüsüzler olduğunu da öğrenmiş oldum zira gap, ck, aj, tommyhilfigher vs tarzı ebesinin amı kadar logolu tshirtler polarlardan başka bir şey yoktu üstlerinde. üzerinde gap logosu olan her 10 kişiden 9’u türk idi.
  • biliyorum çok uç bir örnek ama şöyle bir anekdot anlatayım:

    bundan 7-8 sene önce, 4 ay amerika'da yaşadım. bir ''work and travel'' şirketi aracılığıyla dil öğrenmeye ve çalışmaya gitmiştim. orada benim gibi gelen başka türk arkadaşlarla da tanıştım. josh isminde bir arkadaşım vardı. çocuk evet çocuk 16 yaşında ve tek kapılı siyah otomatik spor bir arabası vardı. markasını bile bilmiyorum. evet biz o yaşlarda burada telefon değiştirme, daha güzelini alma sıkıntısına girip o kadar taksit öderken, onlar için o yaşlara gelindimi araba alınıyordu. buna gerçekten çok özenmiştim.

    her neyse, bu josh arabasını satmak istedi. bizim türkler'de 3-4 ay kullanmak için bu arabayı satın aldı. ''ne! nasıl olur!? birkaç ay için araba mı satın alınır?!!'' dediğinizi duyar gibiyim. arkadaşlar o tek kapılı spor araba 300 dolardı. basit bir şeydi ama tipi peugeot rcz gibi güzeldi öyle söyleyim. benzerdi baya. zaten orada böyle ortalama araç çok, orada halk arabası falan bunlar işte. azıcık kendinizi zorlarsanız 4x4 jipler 10bin dolardı.
    bizim 4 türk birleşti. çerez parası işte, aldı arabayı ve kullandılar. dönerken bırakıp geldiler:))

    hiç unutmuyorum 1 lt su 1,25 $ falandı 1 galon benzin 1,20~ küsürlerde:d ki galon 3,7~ lt'ye tekabül ediyor... kısacası ''sudan ucuz'' derler ya, adamlar o deyimi yaşıyordu resmen. benzin sudan ucuzdu ve çok özenmiştim yahu.

    daha 16 yaşınıza geldiğiniz andan itibaren kendi arabanızı alır ve rahatça masraflarını karşılayabilirsiniz. biz ise burada bu 16 yaştan bir 16 sene daha sonra ileri ödemeli yüksek faizli kredi ile belki alabiliriz. diğer tüm ihtiyaçlarımızdan kısarak.

    bu da böyle bir anımdır.
  • 2012 yazında gerçekleştirdiğim eylemdir. şunu net olarak söylemeliyim ki yapmasaydım pişman olurdum, hep aklımın bir köşesinde "gideydim eyiydi" fikri kalırdı. ha gittim, gördüm, it gibi çalıştım, "nerden düştüm bu lanet yere!?" dedim o ayrı.

    work and travel a niyet eden genç dimağlara tavsiyem; gidin!

    ben de gitmeden önce çok araştırdım, sayfalarca okudum, aklınıza gelebilecek her kaynağı karıştırdım, daha önce gidenlerle konuştum vs. vs. vardığım sonuç; herkesin tecrübesi kendine.

    gidip hayatının en eğlenceli 3 ayını yaşayan da gördüm, 3. seferi olanı da, hayatından nefret edeni de gördüm, ilk ayı doldurmadan geri döneni de. tamamen size ve nasibinize kalmış bir şey.

    şahsi tecrübelerimden bahsedeyim.

    gittim. ilk iş günümün ilk saatinde işten atıldım. benim hatam yoktu. skype'ta yaptığımız mülakatta net olarak yapmayacağımı belirttiğim ve kabul ettikleri bir şeyi yapmamı istediler. reddedince maalesef sizinle çalışamayız dediler. söve saya otele döndüm. sponsorumu aradım. halledeceklerini, olmadı yeni bir iş bulacaklarını söylediler. bu noktada türkiye'de danışmanlığımı yapan firmanın büyük desteğini gördüm. work and travel diyen herkese tavsiye ediyorum. isim almak isteyen olursa yeşillendirebilir.

    halledemediler ve bana başka bir eyalette bambaşka bir iş ayarladılar. iş başvurusu esnasında tanışıp kaynaştığımız, aylardır beraber plan yaptığımız arkadaşlardan ayrıldım. otobüsle new york'a geçtim, ordan trene binmem gerekiyordu ama grand central terminal ı ararken bayaa bayaa kayboldum. işin ilginç yanı polisler dahil kimse böyle bir terminalin varlığından haberdar değildi ya da beni yediler. (şimdi gidecekler map filan kullanırlar ama benim gibi zor durumlara gark olabileceklerin aklında bulunsun 42. street boyunca dik kesen cadde numaralarının azaldığı yönde yardırın. park avenue ile 42. street kesişiminde terminali bulacaksınız. aksi yönde yürümeniz halinde de yanlışım yoksa 8. avenue ile kesişiminde de port authority namlı otobüs terminalini bulabilirsiniz.)

    önce penn stationa yönlendirdiler. ordan grand central terminale gitmek için metroya binmem gerektiğini söylediler. basık ve kokan metroda boyum kadar valizi çekiştirirken bir ufak panik atak geçirip yeryüzüne çıktım. bahsi geçen istasyona kadar yürüdüm. bilet aldım trenimi bulup yerleştim. diğer otele vardığımda gece yarısı olmuştu. orda yine wat çı arkadaşlar uyumayıp beklemişler sağolsunlar. ilk bir kaç gün iyiydik aslında ama sonradan çeşitli sebeplerden ötürü epeyce açıldı aramız. en son bu arkadaşlar topluca eve çıktılar biz de bir arkadaşla beraber meksikalı bi ailenin evinde oda tuttuk. maalesef elde olmayan şartlardan ötürü yeni ev oldukça uzak ve pahalıya maloldu bize. dolayısıyla pek para biriktiremedik. travel ı kısa tutmak zorunda kaldık.

    giderken borç aldığım için geri getirmem gereken 1000 dolarla beraber travel bitip de uçaktan önceki gün new york'a döndüğümüzde cebimde 1035 dolar vardı. manhattan'dan havaalanına otobüs 15 dolardı. elimde 2 gün 1 gece için yeme-içme otel dahil 20 dolar kalmıştı. 5 kişiydik ve hepimiz aşağı yukarı aynı finansal durumdaydık. doğal olarak otele gitmemeye karar verdik. 5'er dolara bavulları locker'a bırakıp times'da broadway'de filan dolandık. ilerleyen saatlerde mcdonald's ta 1 dolarlık hamburgerlerden alıp 1-2 saat uyuduk. burası otel değil diyerek çıkardılar. öyle böyle sabahı ettik. sabah bavulları alıp havaalanına gittik akşama kadar da orda takıldık.

    milyon tane şey yaşadım yaz boyu. çok kötü hastalandım mesela 2 gün yataktan çıkamadım.

    henüz maaş almaya başlamamışken elimde kalan 300 dolar civarı para çalındı ki bu nasıl bi tesadüfse (!) diğerleriyle ayrılmaya karar verdiğimiz gün oldu. henüz yeni yer de ayarlamamıştık cepte 5 cent yokken sokakta kaldık.

    beraber kaldığımız arkadaş bi gün ben gezmeye gidiyorum diyip kayboldu. telefonu kapalı, ses seda yok, eşyaları evde, facebooka bakmıyor, ne yapacağımı şaşırdım. eleman 2 gün sonra "bilmem nereye arkadaşımı görmeye gittim, sonra orda kalmaya karar verdim, telefonunda şarjı bitti" diye çıkageldi. o gün kendisini bir daha sallamamaya karar verdim.

    gece mesaisinde çalışırken binbir tiple karşılaştım. düğünden çıkmış smokinli beyefendiyi, sarhoş tiki ortam çocuğunu, inşaat işçisini, evsizini, harvard'da master yapan genci, kaçak yaşayan türk kamyon şöförünü 60 dakika içerisinde sırayla gördüm.

    eve giden son treni kaçırdığımda iş yerinin kadrolu evsizi beni kendi mekanına davet etti. sonra bir yardımsever beni eve attı sağolsun.

    sigaraya başladım, bıraktım.

    iyi kötü birsürü şey yaşadım, pişmanlıklarım da oldu elbette, şöyle yapsaydım dediğim şeyler. ama wat a gittiğim için hiç pişman olmadım.

    eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürüp git demem ama bi yerden aklına düşüp fikir almaya geldinse mutlaka git. aklında kalacağına midende kalsın.
  • work and travel, seyahatini minumum maliyete getirmek isteyen dar gelirli vatandas icin cok guzel bir program. bence her ogrenci gitmeli. ben gittim cok memnun kaldim. ustelik issiz kalmak dahil bir suru aksilik yasadim. work and travela gitmeye karar verdikten sonra en onemli surec hangi firmayla gidilecegi kararidir. bir acenta sahibi olarak en önemli uyarim ise abd'de bir aksilik yasamaniz durumunda mağduriyetinizi gidermek icin en az sizin kadar hatta sizden cok daha fazla ugrasacak, elli tane yeri ve kisiyi arayacak bir firma hatta bir firma calisani bulmanizdir. cunku dunyanin her yerinde ve her isinde her turlu aksilikler cikabilir ve kimse de bizde hic olmaz diyemez. önemli olan bunun olmamasi icin ve olduktan sonra da giderilmesi icin gosterilen cabadir. vizeler duzelir kafaya takmayin daha vize randevularina da birkac ay var. work and travel icin detayli bilgi arayanlar bu linkte detayli bilgi bulabilirsiniz.
  • insana farklı şeyler kattığı gibi ülkeye geri dönme durumunda gidenlerin de bazen ülkemi özledim diyerek gelenlerin yanı sıra ülkeden soğuyarak gelenler de olur fakat oradaki hayat tarzı malesef ki bir türk için çok düşük bir sosyal hayat var malesef millet resmen parası kadar yaşayabilir halde