şükela:  tümü | bugün
19 entry daha
  • insan geçmişinden yakasını öyle kolay kolay kurtaramıyor. unutmak için ne kadar çabalarsa çabalasın beyin ölümü gerçekleşmeden geçmişini asla unutamıyor sanırım. hep bir iz kalıyor geçmişle ilgili, bazen küçük, bazen ise büyük bir izdir kalan ama tüm geçmişi hatırlatır.

    bende kalan izlerden biridir xs, yitip gitmeden birkaç ay önce doğum günüm için aldığı son hediyeydi. tanışmadan seneler önce kullandığım parfümdü. hep dalga geçer, “tamam yakışıklı adamsın ama sana aşık olmamın en büyük sebeplerinden biri de bu kokunun üzerimde yarattığı etkidir, sakın kendini bir şey zannetme ve bu kokunun etkisini sakın küçümseme !” derdi. sonra bir sonbahar günü yitirdik onu...

    büyük şoku atlatmak uzun zamanımızı aldı, 3 yaşında bir kız çocuğu babadan çok anneye ihtiyaç duyuyor, baba değil anne olmaya çalıştım elimden geldiğince. bu anne olma süreçinde kızımla ilgilenmenin yanında ev işlerini de yapmaya çalıştım. öğrenciyken tek başıma kaldığımdan çoğu işi kendim yapardım belki ama evde çocuk olunca daha hassas olmak gerekiyordu.

    aylar geçmişti, tuvalet masasının tozunu alırlen gördüm parfüm şişesini. hep oradaydı, görmeyi reddediyordum uzun zamandır. verdiği günden sonra bir veya iki defa kullanmıştım ama durduğu yerde uçmuştu dörtte biri. tozunu alıp hep görebileceğim bir yere koydum ve aylarca hiç kullanmadan azalmasını seyrettim. tamamen ucup bitince bile boş şişenin tozunu alıp yerine koydum.
    yıllar geçti, nazo okula başladı. ilk okulun 3. ya da 4.sınıfında ortalığı karıştırdığı bir gün boş parfüm şişesini farkedip, alıp alamayacağını sordu. içim el vermesede kıyamayıp verdim boş şişeyi. son defa görüşümdü o an. sonrası yok; belki okula götürüp kaybeti, belki oyun oynarken kırıldı bakıcısı süpürüp çöpe attı...

    artık bir genç kız, kendi ayakları üzerinde, kimsenin yardımına muhtaç olmadan tek başına yurt dışında okuyor. geçtiğimiz çarşamba günü yılbaşı nedeniyle ayrılığımız geçici olarak bitti, kavuştuk birbirimize. yedik, içtik, gezdik dolaştık, yorgunluktan ayaklarımıza kara sular indi ama baba kız muhteşem bir hafta geçirdik. yılbaşı gününü başbaşa beraber geçirmek istedi. akşam bir taraftan yiyeceklerimizi hazırlayıp, soframızı kurarken diğer taraftan ben rakımı, nazo şarabını yudumladı. yazdan beri görüp beğendikçe alıp bir köşeye attığım hediyelerimi vermeye başladım aralarda. hediye vermeye başladığımda biraz durgunlaşıp, gül yüzü düştü. bir ara benden fırsat bulduğunda, “ben sana tek bir hediye aldım ama 12’de vericem, biraz daha içmem lazım” dedi tedirgin sesle. oysa o bana dünyanın en güzel hediyesiydi, varlığı yeterdi. “peki kızım” dedim sarılıp sivilceli alnını öperek.

    ikimizinde sevdiği plaklardan birini koyup pikaba, sesi de biraz açıp bet sesimizle eşlik etmeye başlayınca neşemiz geri geldi, o kasvetli hava kayboldu gitti. yemeğimizi yedik, içkilerimizi içtikten sonra evin diğer fertleri olan kedilerimizin yemeği olan yaş mamaları torpilli porsiyon servis yapıp televizyon karşısındaki kanepede yerimizi aldık. küçük bir kız çocuğuyken yaptığı gibi bacağıma başını koyup elimi eline alıp tırnaklarımın kenarındaki bir çentik bulup oynamaya başladı, bende saçlarının bukleleri olduğu zamanlardaki gibi saçlarıyla oynadım. sanki zaman geriye gitmişti, ikimizde 15-16 sene öncesindeydik. tıpkı o zamanlardaki gibi uyudu kucağımda. dünyanın en güzel manzarasıdır insanın uyuyan çocuğunu izlemesi.

    saat 12’ye gelirken bütün seneyi uyuyarak geçirmesin diye uyandırdım güzel uykusundan. mahmur mahmur bakıp yüzüme bakıp ömre bedel gülümsemesiyle odasına gitti. salona geri geldiğinde elinde kırmızı kağıtla kaplı, kırmızı kurdeleyle süslenmiş küçük bir hediye paketi vardı elinde. yeni yıla girip sarılıp kutladıktan sonra elimi tutup oturttu yanına sanki o büyükmüş ben de onun çocuğuymuşum gibi, “ben” dedi, “küçüktüm annem öldüğünde, hatırlamıyorum resimleri haricinde bir şey, senin acılarına ortak olamadım ama sen bütün yaptıklarıma katlanıp annemin yokluğunu hiç aratmadın, babadan çok anne oldun bana. farketmedin belki ama senin çok kereler dalıp gittiğini, için için onu özlediğine şahit oldum küçüklüğümde. gerçi hala dalıp gidiyorsun uzaklara, aklının bir kenarında hala o var biliyorum ama artık ben küçük değilim, küçüklüğümdeki gibi benle ilgilenmek zorunda değilsin. hayatına devam etmenin zamanı geldi de geçiyor. biliyorum bu hediye seni yine alıp götürecek eskiye ama lütfen bunu kullan, kaldığın yerden devam et artık hayatına” deyip elindeki kutuyu verdi, aldığım elimi öpüp yanağına sürdü.

    uzun zaman sonra ilk defa ellerim titredi, heyecanlandım. kurdeleyi zorlanarak açtım, üzerindeki kağıdı yırtarak açtıktan sonra avuçlarımdaydı yıllar sonra. üzerindeki jelatinini yırtıp kırık beyaz kutunun kapağını açıp nazikçe çıkarttım parfümü, zippo çakmak kapağına benzeyen kapağı açıp dayadım burnuma. gözleri gözlerimde öylece bana bakıyordu, burnuma çektiğim kokuyla istemsizce gözlerimden yaşlar süzüldü. insan gizleyemiyor ağladığını, kalkıp yerimden arkaya kaçmaya çalışırken elimden yakaladığında ağlıyordu nazlı’m da.

    öyle işte, biz beceremiyoruz bu kutlama işlerini, hep bir eksiğiz...