şükela:  tümü | bugün
400 entry daha
  • bu romanı her aklıma geldiğinde “yabancı”nın kim olduğunu düşünürüm.
    biz, meursault gibi düşünmüyoruz. ancak meursault’nun gözünden baktığınızda size yabancı olan aslında diğer insanlar. ama aynı zamanda, meursault kendine de yabancı. bazen kendinden üçüncü tekil şahıs ile bahsediyor mesela.

    birde şunu düşünün, bir insan neye yabancı olabilir ? bu romanı yorumlarken hep bir meursault’nun topluma yabancı olduğunu söylüyoruz. toplum eşittir insanlar. peki, bir insan bir yere yabancı olamaz mı ? olabilir tabii ki. peki, meursault çevresine yabancı mı ? hayır. camus meursault’nun çevresine hiç mi hiç yabancı olmadığını bir sürü kes belirtiyor. bakarsanız, meursault neredeyse hiçbir zaman duygularından bahsetmiyor ama çevreyle olan fiziksel iletişiminden ortaya çıkan hislerden çok fazla kez bahsediyor. mesela havanın ne kadar sıcak olduğunu sanırım yüzlerce defa söylüyor. meursault arabı öldürdüğü bölümde neredeyse sadece güneş ışıklarının ne kadar gözüne girdiğini ve ne kadar sıcak olduğunu söylüyor. annesinin cenazesinde yine aynı. yani aslında meursault doğayla ve çevresel faktörlerle bir harmoni içerisinde. ancak romanda diğer insanlara bakarsak, bunun onlar için geçerli olmadığını görebiliriz. şu an ismini hatırlayamıyorum, meursault’nun annesinin arkadaşı davada, cenazede meursault’yu ağlarken görüp görmediği sorulduğunda görmediğini, ağladığından dolayı etrafının farkında olmadığını söylüyor. yani aslında duygularından dolayı çevresine ve doğal faktörlere yabancı.

    bu ne demek oluyor ? bence, yabancı olan insanlar. insanlar, doğaya yabancı. düşünceler ve duygular insanı doğallıktan çıkarıyor ve yaşadığı dünyaya yabancı hale getiriyor.