şükela:  tümü | bugün
  • şahane bir dedektif ismi.

    hıımmm.
  • internet sayfasında kendisini "doç. dr. yalçın izbul, yüksek öğrenimini ve lisansüstü çalışmalarını ingiltere, manchester üniversite'sinde 1961-1971 yılları arasında gerçekleştirmiş, 1984 yılında (doğramaci yök'ü ile arasındaki karşılıklı derin sevgi ve saygı gereği) hacettepe üniversitesi'nden istifa ederek, izmir'e yerleşmiştir." tanımlayan kişi. tanımadan sevdim
  • yılllar önce yahoo üzerinden kurduğu bir grup vasıtasıyla; eserleri ve ingilizce öğretme tekniğiyle tanıştığım üstad kişi.

    espri anlayışı oldukça iyi olan idealist bir akademisyen. saygılar.
  • üniversite yıllarımda kendisinden ingilizce geliştirme amaçlı tarafınca özel hazırlanmış 5-6 sorudan oluşan mailler aldığım, kendimi kurduğu sıcak iletişimden dolayı bir örgüte üyeymiş gibi hissettiğim zatı muhterem harika insan.

    mail grubu hakkaten güzeldi. sürekli paylaşımlarda bulunuyordu. o dönem attığı mailler hala mailimde ayrı bir klasörde durur.

    kendisi harika sohbet bir insan gibi duruyor. bilemiyorum denk gelirmiyiz ama olurda günün birinde hiç gitmediğim izmir'e yolum düşer ve de unutmazsam, kendisiyle tanışacağım. belki tarihe bir not düşeriz de hikayem olur sayın izbul'la.
  • ingilizce öğretimi alanında kendine özgü tarzıyla hazırladığı e- kitaplar çok faydalıdır. samimi ve sohbet havasında anlattığı gramer ve kelime kitapları alanında tektir. böyle muazzam setler hazırlayıp da ingilizce sorunlu bir millet olmamıza rağmen kendisinin tanınmaması millet olarak hatalı tercihlerimize başka bir örnek oluşturmaktadır.
  • 2012 yılında ingiltere den dil okulu'ndan döndüğümde kpds ye girmiştim ve sonuç 50 civarında bir puandı. sonrasında yardırmaya başladım tabi.çıkmış kpds sorularına yüklendiğim bir gün bi kaç sorunun cevabının nedenini internetteki forumlar da ararken forum una denk geldim. ve eğitim setlerinin demolarını inceleyip kendisiyle iletişime geçtim. sonrasında eğitim setini de aldım ve kendisiyle tanışmaktan çok mutlu oldum. eğitim setlerinde açık dille akıcı ve anlaşılır türkçeyle aynı zamanda da okuyana farklı bakış açıları tutan yaklaşımla ele almakta. eğitim setinin demosunu ve içeriğini arıyorsanız burdan ulaşabilirsiniz. döküman ve tavsiyeleriyle 70 üzerinde puan almıştım (8-9 ay çalışmayla).

    burdan tekrardan sayın yalçın izbula teşekkürlerimi sunuyorum, umarım sizin gibi içerik oluşturan bizlere yardımcı olan , farklı alanlarda da ve farklı konularda da türk insanının yarasına merhem olan insanlarımız olur.

    not : puanları yazmamın sebebi bu set i alırsanız şu kadar puan yaparsınız demek değildir, bu benim kendi hikayemdir.böylesi içerik üreten insanlarımızın nice ve bolca olmasını diliyorum. ben bu içerikler sayesinde kendi gayretimle bu kadar puan çıkartabilmiştim ve bana da yetmişti :)
  • twitter'dan takip edilesi hoca. tasarım olarak berbat ama içerik olarak efsane birde siteye sahiptir. severek, gülerek, öğrenerek takip ediyorum yazılarını. şahane bir anlatım tarzı var, ders notlarını bile okurken tebessüm ettiriyor.

    (bkz: dirtiest limericks)
  • neden ingilizce öğrenilemiyor, öğretilemiyor sorusuna detaylı cevabıdır yalçın izbul'un aşağıda yazdıkları;

    "yıllarca resmi okullarda okutulmuş; koca koca öğretmen okulları açılmış; fakültelerde filolojiler kurulmuş; yarım yüzyılı aşkın zamandır yüzbinlerce yurdum insanı milyon kere milyon saat resmi ve/ya özel kurslara devam etmiş...
    devam etmiş de ne olmuş?
    sıfıra sıfır, elde var sıfır... toplumca kendi kendini aldatmanın ve kaynak israfının bu derecesine pes demek yetmez: ört ki ölem...
    yurdum insanı yabancı dil öğrenemedi, öğrenemiyor -- gerçeği söyleyelim -- geldiğimiz yollarda devam edersek, öğrenemez de... acıklı bir öykü...
    bu yazı dizisinde, yarım yüzyıla yaklaşan gözlem ve tesbitlerimi yazacağım. dost acı söyler; acımasız olacağım. belki, az sayıda da olsa, birkaç kişinin kendini bu beyhude illüzyonlar dünyasından çekip çıkarmasına hizmet eder.
    yabancı dil nasıl öğrenilir?
    söyleyeceklerim, adım gibi eminim ki, almanca, fransızca, italyanca, rusça, arapça öğrenme çabaları için de geçerli olacaktır (kumaş aynı kumaş); ama bu noktadan itibaren bildiğim bir alana, ingilizce'ye odaklanacağım.
    yabancı dil öğrenmede başarı için iki temel faktör vardır: 1. doğru yaklaşım (= kararlılık ve sebat)... 2. doğru yöntem, doğru kaynaklar...
    "doğru yaklaşım" başlığı altında, öğrenmek talebinde bulunan kişinin (=öğrencinin) özelliklerini, motivasyonunu, çalışma azim, sebat ve kararlılığını değerlendirmek gerekir. bunu ilk planda ele alacağım. çünkü yurdum insanının yabancı dil öğrenmedeki başarısızlığının en temel nedeni burada yatıyor.
    "doğru yöntem ve kaynak" konularına daha sonra değineceğim. ancak, bir önceki paragrafta andığım sorunların yanında, buradaki sorunlar devede kulak kalır. hele de, bilgisayar, mültimedya ve internet devrimlerinden sonra, doğru yöntem bilgisi ve doğru kaynaklara ulaşamamak iddiası ancak gülünç olur.

    eğer bugüne değin başarısız olduysanız, biliniz ki kişilik özellikleriniz, yanıltılı yönelim ve yaklaşımlarınız, yetersiz çalışmanız ençok suçlamanız gereken etmenlerdir.
    bu bilinç uyanmadıkça, siz biteviye mazeretler üretirken, yıllarınız da boşa ve beyhude geçmeye devam edecek demektir.
    hatalarını görmek, hatalardan dersler çıkarmak başarı yolunda temel gerekirliktir. ama özeleştiri, aynanın karşısında hüngürmüngür gözyaşı dökmek değildir elbet.

    "ingilizce öğrenmek" ne demektir?
    ilk yanılgı, "ingilizce öğrenmek istiyorum" talebindedir. amacınızı bu derece genel bir çerçevede belirliyorsanız, o muğlak hedefe asla varamayacaksınız demektir.
    kendinize sormanız gereken soru, belirlemeniz gereken hedef şudur: ne amaçla, ne düzeyde, ve nasıl bir ingilizce?
    "ingilizce öğrenmek istiyorum" tümcesi yetersiz bir tanımlama; "ingilizce öğretiyoruz" iddiası ise düpedüz bir yanıltmacadır. tekrar ediyorum: sorulması gereken soru şudur: "ne amaçla, ne düzeyde ve nasıl bir ingilizce?"
    o kadar çok "ingilizce" var ki, ilk karar vermeniz gereken soru, "hangi ingilizce?" sorusudur.

    nato'nun önünde ayakkabı boyacılığı yapacak kimsenin (eğer casus veya güvenlik görevlisi değil ise) ihtiyaç duyacağı "ingilizce" ile, yabancı yayınlardan tıp çevirisi yapacak bir kimsenin gereksinimleri arasında pek az ortak nokta bulunacaktır.
    örneğin, "bir otel resepsiyonistine lazım olacak kadar," veya "yds'den 65 alacak kadar," veya " ielts'dan 90 çekecek kadar," veya "yabancı dizileri izleyip anlayacak kadar," veya "şekspir'i kendi dilinde okuyup anlamak için," vb. gibi hedefler doğru hedeflerdir.
    "bir bilimsel toplantıda sunuş yapabilecek, soruları anlayıp cevap verebilecek kadar," da bir hedeftir; "tatilde turistlerle çene çalacak kadar," da bir hedeftir. yeter ki, ne amaçla, ne düzeyde, nasıl bir ingilizce öğrenmek istediğinizi belirlemiş olunuz.
    örneğin, "yds'den en az 65 puan almak istiyorum" hedefi doğru ve yol gösterici bir belirlemedir. adayın şu andaki durumuna göre, 3 - 6 ay arası ciddi bir çalışma gerektirecek bir belirlemedir. buna uygun bir çalışma programı geliştirilebilir.

    yds türü sınavlara hazırlanan kimselerden sergilemeleri beklenen dil becerisi "okuduğunu anlamak" ile sınırlıdır. pasif bir beceridir. aktif bir dil becerisi aranmamaktadır. herhangi bir tümce kurma, paragraf veya kompozisyon yazma becerisi yada konuşma diline hakimiyet koşulu aranmamaktadır (ki, itiraf edelim, adayların çok lehine bir durumdur).
    amacımızı belirledik. ya sonra?
    şimdi, yöntem ve çalışma programı gibi konuları tartışmağa başlayabiliriz. eğer, çalışma disiplini olan bilinçli bir öğrenici iseniz, kaynaklarınızı kendiniz seçerek de bu aşamaları gerçekleştirebilirsiniz. aksi halde, başlangıçta deneyimli ve uzman bir kimseye danışmanız ve hatta bir süre birlikte çalışmanız yerinde olur. [lütfen bu konuda bana kişisel durumunuzla ilgili özel sorular yöneltmeyiniz; ama genelde herkesin işine yarayabilecek sorularınız olursa bu sütunlarda seve seve cevap verebilirim.]
    izleyen bölümlerde, yöntem ve kaynak konularına ilişkin görüş ve önerilerimi derli toplu sunmağa çalışacağım.
    özellikle başlangıç evrelerinde, kurslara katılmak veya özel ders almak muhakkak ki yararlıdır. ancak, sonuçta olayı sürükleyip götürecek kişi kendinizsiniz. aslolan sizin göstereceğiniz çalışma disiplini, azim, sebat ve kararlılıktır. bunu yapamayacaksanız, vazgeçin; zamanınızı boşuna harcamayın.
    yabancı dil öğrenmek bir "zeka işi" midir?
    işlek bir beyin kavrama kolaylığı sağlar, doğrudur. ama yabancı dil öğrenmek, zeka ürünü değildir.

    iq'su birhayli düşük olanların bülbül gibi şakıdıklarına -- ve hayatta önünüze geçtiklerine -- hayatınızda hiç mi tanık olmadınız?
    ayrıca, çenesi düşük olmakla, kafası çalışır olmak da aynı şey değildir. bunun şaşmaz kanıtı ise, popüler tv kanallarımızdaki "talk show" sunucusu kişiler ve konukları değil midir?
    "bizden geçmiş, belleğim çökmüş, bu modeller buraya kadar" gibi mesnetsiz yılgınlıkların değerli zamanınızı çalmasına izin vermeyiniz.

    yabancı dil öğrenmek, doğrudan doğruya yoğun ve ısrarlı çalışma, dirsek çürütme ürünüdür ve belli bir süre gerektirir. tarih-coğrafya değil ki, son iki üç hafta hafızlayıp, yeterli puan toplayabilesiniz...
    tiplemeler:
    yabancı dil öğrenmeyi çok "istiyor," ama öğrenemiyorsak; özellikle de sınavlarda başarılı olamıyorsak, bunun nedeni, % 99.99 olasılıkla, hedef belirleyemiyor, yeterince çalışmıyor, yeterince hazırlanmıyor olmamızdır. kısacası, şahsımızdan kaynaklanan nedenlerdir.
    başarılarımızı tereddütsüz üstün zekamıza, çelik azmimize, yorulmaz çalışkanlığımıza bağlarız... ama başarısızlıklarımızı hiç de üzerimize almayız...

    örneğin, başarısız olduğumuz bir sınav döneminin hemen ardından çalışmalarımızı başlatmazsak, bir dahaki sınav döneminde ne değişmiş olacaktır ki?!

    evet, dil öğrenmek, doğrudan doğruya yoğun ve ısrarlı çalışma, dirsek çürütme ürünüdür ve belli bir süre gerektirir. dedim ya, tarih-coğrafya değil ki, son hafta hafızlayıp, yeterli puan toplayabilesiniz...

    umarım, aşağıdaki komik aday gruplarından birine girmiyorsunuzdur:

    kapıldım bahtımın rüzgarına tipleri: değerli zamanını "biri bizi gözetliyor... biz evleniyoruz... popstar seçiyoruz..." vs gibi saçmalıklarla çarçur edenler... bu tipler sınav başvurusu yaparken, milli piyango bileti alır gibidirler: ya çıkarsa?? ya geçersem??

    bizden geçti tipleri: "bu modeller buraya kadar" duygusu içinde olanlar... yeşilçam eskisi bilumum nostaljik filimleri bilmemkaçıncı kez gözyaşları ve "biz neydik be abi/abla!!" duyguları içinde dertlenerek kaçırmayanlar...

    sözümona entel, dantel tipler: zaga'nun zırvalarını entellektüel huşu içinde seyreyleyip, üstelik de gülenler...
    hüsnü ve hüsniyeler: kendilerinden son derece emin olup, hiçbir çalışma, hiçbir hazırlık yapmak gereğini duymayanlar. bunlar genelde "kolej" mezunu veya "amerika'da beş yıl kalmış" tiplerdir. sınavlarda tepeüstü çakılıverirler. nedenini anlayamaz, "herhalde cevap anahtarında kaydırma yapmışımdır," türü teselli ararlar.

    piknik ve uyanık tipler: nasıl olsa "bizimkiler" iktidara gelecek, yök kaldırılacak, sınavlar hafifletilecek... bizim kayınçonun ankara'da adamı varmış vs. umutlarıyla godot'u bekleyenler...

    ben doğduğum gün ölmüşüm tipleri: ibo şov, brezilya dizisi vs. izleyenler... ama ben okuyucularımız arasında bu derece düzeysiz zevkleri olan, kendilerine hayatta bu derece ilkel simgeleri hedef seçmiş kimseler bulunacağına zaten inanmıyorum...
    24/7 saatini yanlış programlayanlar: sevgilisiyle akşama buluşacağı bir günü, sabahın köründen başlayarak saç taramakla geçirenler...
    pop müzikle kafa sallayanlar: oturmuştur masaya, radyo yada tv gümbür gümbür... müziğin ritmiyle kafasını sallamakta; kolu bacağıyla tempo tutmaktadır... ne yapıyorsun? çalışıyorum. böyle daha iyi giriyor kafama... yok yav!!
    kitabın içine tom miks koyanlar: çocuğum, beni mi aldatıyorsun, kendini mi?!
    karşı apartmandaki kıza poz verenler: aklı önündeki kitapta defterde olmayıp, çevresindekilere nasıl bir görüntü verdiğine takılı tipler... bu davranışı ergenlik çağı ile sınırlı sanmayınız. hepimiz hayatın her evresinde azçok böyleyizdir. o bana baktı, ben ona baktım; o geçti, ben çaktım...
    ertelemeci takımı: tatile bir gidip geleyim, ramazan bitsin, bayram geçsin diyenler... birtürlü başlayamayanlar...
    "sevgili günlük" çüler: pür heyecan başlayıp birkaç gün sonra bırakanlar... üçer beşer aylık fasılalarla bir başlayıp bir bırakanlar... kısacası, türk gibi başlayıp, ama ingiliz gibi götüremeyenler...
    memleketin haline aşırı üzülenler: memleketin haline üzülmekten, çalışma gücünü birtürlü kendilerinde bulamayanlar... walla, memleketin haline hepimiz üzülüyoruz da; kriz bizim yaşam tarzımızdır... siz kendinizi kurtarmağa bakınız... hem n'olcek ki? elbet kemal derviş yine gelir... sonra yine akepe gelir... sonra yine kriz gelir... sonra yine kemal derviş gelir... sonra yine -- (allah yazdıysa bozsun...)
    mükemmelciler: masadaki kalem ve sair kırtasiye malzemesi sık sık isyan çıkarıp nizam ve hizayı bozdukları için bir türlü başlayamayanlar...
    dönüp dönüp yeniden başlayanlar: bunlar da mükemmelcilerin bir başka özel tipidir. çizginin bir yerde koptuğu inancına kapılır, dönüp dönüp ilk baştan, yeniden başlamak için marazi bir istek duyarlar. oysa, dil öğrenmek çizgisel bir ardışıklık gerektirmez. dil bir yumaktır. orasından burasından kemirmeğe başlarsınız; giderek fethettiğiniz alanlar genişler; birleşmeğe başlarlar. bu kutlu bir süreçtir. öğrendikçe daha çok şey öğrenme olanağınız da gelişir.
    balina püskürtmesi gibi uzun aralıklarla çalışanlar: pürşiddet başlar; iki gün sonra derinlere dalar... bir ara haydi bire bir nefes daha; sonra yine derinliklere...
    doktor doktor gezenler: hobileri doktor doktor gezmek olan hipokondriaklar misali, internette siteden siteye dolaşmaktan medet umanlar... duvardan duvara ceviz kitaplığına metreyle kitap ısmarlayan yeni zenginler misali, raflarını çok sayıda kaynak kitapla dolduranlar... oysa kendinizi üç-dört sağlam kaynakla sınırlı tutmanız ve bunlara derinlemesine yoğunlaşmanız çok daha yararınızadır.
    internet'te ingilizce malzeme kirliliği had safhaya ulaştı. size sunulan her teklife balıklama atlamaktan, site site dolanmaktan fayda beklemeyiniz. belli bir sistematiği ve yaklaşımı olmayan bıdı bıdı testlerle zamanınızı boşuna öldürmeyiniz. birkaç sağlam kaynağa bağlanınız ve sebatla derinlemesine yoğunlaşarak çalışınız.
    bıdı bıdı testlerle ömür çürütenler: kulağınıza küpe olsun: bir egzersizi "takır takır" yapabiliyorsanız, en büyük düşmanınız sevinmek duygusudur. "kendinden pek bir memnun olma" duygusu (smugness) sizi yanıltır ve zamanınızı boşa harcatır. hemen birşeyler öğrenebileceğiniz bir sonraki teste geçiniz. gerçek dostunuz, başarısız olduğunuz testlerdir.
    yanlış guruya çekirge olanlar: hoşlanacağınız küçük iltifatlarla sizleri oyalayan, bıdı bıdı testlerle zamanınızı çalan, arasıra egonuzu yaralamayan bir hoca, asla dostunuz değildir. test çözmek, ancak ve ancak öğrenmeye vesile olduğu ölçüde yarar taşır. doğru ve yanlış şıkların gerekçesini hocanıza sorun, öğrenin. hiç unutmayınız: en iyi hoca, dersine sizden daha çok çalışan hocadır...
    işim çokcu takımı: bunlar da ayrı bir cins... özveri abidesi... sağa sola koşuşturmaktan, bir türlü asıl yapmaları gereken işe oturup yoğunlaşamazlar. sorarsanız, dostları, üstleri, âmirleri iş yüklemektedir; görevleri gereğidir, felan filan... üstlerinden yada çevreden takdir görmek arzusu, haklarını savunma içgüdüsünün çok ötesine geçmiş, düpedüz intihar boyutlarına ulaşmıştır...
    bu kadarı bana yeter diyenler: birikimlerini yiyip tüketenler... yabancı dil öğrenmek ve onu diri tutmak ömürboyu sürecek bir uğraştır. "öğreneceğim kadar öğrendim, bu kadarı bana yeter" dediğiniz andan itibaren patinaj yapmağa, geri kaymağa başlarsınız. o güne değin gösterdiğiniz bütün çabalara yazık olur. lütfen, asla işin peşini bırakmayınız; sürekli yazınız, okuyunuz, dinleyiniz ve konuşunuz...
    ha, bir de...

    mucize bekleyenler: önemli bir sınava bir hafta kala yalçın izbul'a email atıp, "ne tavsiye edersiniz?" diye soranlar...

    o durumda dahi, cevapsız bırakmak suretiyle, elimden geldiğince nezaketimi koruyacağıma söz verebilirim... fakat esasen tarzan, kızıl maske, james bond, tom miks veya 7. süvari alayının bile yardım edemeyeceği durumda, bendeniz ne yapabilirim ki?...
    hayatta başarının yolu:

    şunu çok iyi bilmelisiniz: ingilizce'nizi ilerletemiyor veya sınavlarda başarılı olamıyorsunuz -- çünkü yeterince çalışmıyor, yeterince hazırlanmıyorsunuz...
    hayatın bütün yollarında:
    günde 16 saat çılgınca çalışacaksınız...
    kalan 8 saati de çılgın hobilerinize ayıracaksınız: ister bar pavyon sürtmek, ister pul kolleksiyonculuğu...
    uyku mu? o da ne??

    bir önceki söyleşimizde, amaç belirlemenin, o amaca doğru kararlılıkla, sebatla çalışmanın ne derece önemli olduğunu vurguladık.

    aslında, bir önkoşul daha var: bu işi severek yapmak... çünkü bu, bir ömür boyu sürmesi gereken bir sevda...

    bir ömür boyu aynı yastığa baş koyamayacak iseniz hiç girişmeyin bu işe... ömürboyu katlanamayacağınız bir kimseyle nikah kıymaya yanaşır mıydınız? diyeceğim o ki: belli bir sınavı geçmek için belli düzeyde yabancı dil öğrenmek mümkündür; tıpkı maddiyat uğruna evlenmek gibi. maksada ulaşırsınız ama, ardından damat kendi yoluna gelin kendi yoluna...

    ömürboyu titizlikle, ihtimamla koruyarak, büyüterek, sürdüreceksiniz bu ilişkiyi... yoksa, pek nazenin bir çiçek, çok alıngan bir sevgilidir; uçuverir belleğinizden, parmaklarınızın arasından...
    gün gelir, bakarsınız, "what's this? it's a book," günlerinize dönüvermişsiniz...
    başarıya kimler aday?
    kimlerin yabancı dil öğrenme yarışında tökezleyeceğini, menzile varamadan, kolu kanadı kırık yarı yolda tıkanıp kalacağını, şakaya da vurarak hınzır hınzır irdeledik.

    bir kez de kimlerin başarıya aday olduğunu gözden geçirelim. başarı için umut vadeden bir kişilik tipi var mıdır?

    "zekâ" denilen, allah'ın kime verip vermediği pek belli olmayan, verdiklerinin de çoğunlukla alavera dalavera işlere kullandığı aklî melekenin dil öğrenmekte fazla bir rolü olmadığını söyledik.

    ama, "entellektüel güc" den söz etmeye gelirsek, ha bakın o başka... şimdi bazı sorular soralım:

    anadilini iyi bilen, özenerek kullanan; belli düzeyde dil, gramer ve fonetik bilinci gelişmiş bir kimse mi yabancı dil öğrenme kolaylığı yaşar; yoksa okuma/yazma, düşünme/irdeleme düzeyi bulvar medyası ile kısıtlı olan bir kimse mi?

    önündeki işe odaklanabilen, çalışma disiplini olan, azimli ve sebatlı bir kimse mi daha kolay yabancı dil (yada herhangi bir başka bilgi/beceri manzumesi) öğrenebilir, yoksa sahip olmayan mı?

    ülke ve dünya sorunları ile ilgilenen, bunlar üzerine kafa yoran bir kimse mi daha kolay yabancı dil öğrenir, yoksa yormayan mı?

    tiyatroya, sinemaya, konsere, resim/heykel/fotoğraf sergilerine ilgi gösteren bir kimse mi yabancı dil öğrenmeye daha yatkındır, tv denilen ahmak kutusu önünde kış uykusuna yatanlar mı?

    uzatmayalım: yaşamın her alanında olduğu gibi, yabancı dil öğrenmek konusunda da, gelişmiş, işlek beyinler, tembel ve dünyaya kapalı beyinlere fark atar.

    bir futbolcu düşününüz. sırım gibi, atletik, bacak kasları muhteşem. ama, kafa çalışmıyor... pas atacağına şut çekiyor; şut çekeceğine tribünlere poz veriyor.

    hayatın her yolunda olduğu gibi, yabancı dil öğrenme çabasında da ilk ve en önemli öğe entellektüel güc, bilinçli yaklaşımdır.
    peki, bu işin nasıl üstesinden geleceğiz ??

    bu işin iki yolu var:

    ya, 1. deneme yanılma yoluyla: eğer, 4-5 yıl süreyle, hergün yirmidört saat, ana-baba şefkatiyle yanınızda bulunup, sizi "agulama"dan "konuşma"ya taşıyacak birilerini bulabilirseniz, bu yolu deneyebilirsiniz!

    kaldı ki o durumda bile, dilin yalnızca temel mantık ve gramerini öğrenmiş olacak; kısıtlı sözcük dağarcığınızı kocaman kocaman yeni sözcüklerle geliştirmek, yazı dilinin girift yollarında kaybolmamak için daha nice yıl dirsek çürütmek zorunda kalacaksınız.

    ya, 2. hedef ve program belirlemek: belirlediğiniz amaca, başlangıç düzeyinize ve ayırabileceğiniz süreye göre sistematik bir çalışma düzeni programlamak ve buna ısrarla uymak. (doğru yöntem, doğru kaynak gibi konuları bir sonraki söyleşimize bırakıyorum.)
    burada küçük bir uyarı ile yetineceğim. üds, kpds gibi önemli sınavlara bir iki hafta kala inanılmaz bir mesaj trafiği başlıyor: ne tavsiye edersiniz?
    dostlarım, şansla, umutla, duayla gemi yürümez...

    sınavlarda başarılı olamıyorsak, bunun nedeni, yeterince çalışmıyor, yeterince hazırlanmıyor olmamızdır...

    istatistiklere göre, her sınav dönemi bitiminde, sevinenler azınlıkta, üzülenler çoğunluktadır... ama, başarısız olduğunuz bir sınav döneminin hemen ardından çalışmalarınızı hemen başlatmazsanız, bir dahaki sınav döneminde ne değişmiş olacaktır ki?!
    "hele bir yılbaşı geçsin, kurban bayramı geçsin, ondan sonra başlarım," düşüncesi içindeyseniz, bir sonraki dönem sonucunun da hüsran olması kaçınılmazdır.

    ciddi bir sınavın, ancak 5-6 aylık ciddi bir hazırlık, yoğun bir çalışma dönemi ile üstesinden gelinebilir.

    ister son sınavlarda "şansını denemiş", ister bir dahaki dönem ilk defa "deneyecek" olunuz, umarım kendinize yeterli derecede hazırlanabilecek zaman ayırırsınız.

    peki, bu işin "kestirmeden" bir yolu yok mudur??
    neden olmasın? dilerseniz sizi hiç üzmeden yormadan uykunuzda da ingilizce öğretebilirim... bu mucize yöntemimle, bülbüller gibi konuşabilirsiniz... ama, tabiatıyla, yalnızca rüyalarınızda...
    "hokus pokus" yöntemlere itibar etmeyiniz... piyasada, bir haftada gitar "öğretenler" gibi, bir ayda garantili ingilizce konuşturanlar da var!!
    üç liraya 25 köfte olmaz mı?... tabii ki olur -- köfteleri küçültürseniz...
    amerikan dergilerinde çıkan "7 günde gitar öğretiyoruz" ilanlarına hep imrenmişimdir.

    bunları tezgahlayıp satanlar, hawai'de milyon dolarlık villalarda hula dansçısı kızlar eşliğinde keyifli bir yaşam sürdürürler...

    parayı bastırıp, bir heves o gitarı boynuna asanlar ise yıllar geçer -- hala onlar mahzun gitar mahzun...

    ilanlar görüyorum: üç-beş haftada ingilizce konuşturuyorlarmış!!

    biraz deşiyorsunuz; herbiri 15-20 tümce içeren bilmemkaç tane cd için, eğer herbirine kadillak taksidi gibi paralar ödeyerek setinizi tamamlarsanız; acıkınca lokantanın, sıkışınca tualetin nerede olduğunu sormayı öğrenebilirsiniz...

    tabii, sonunda tualet yerine lokantaya, lokanta yerine tualete gönderilmek de var...

    isterseniz sizlere gitar dersleri vereyim: yarım saat içinde üç akor öğretmeyi garantiliyorum: "daha dün annemizin kollarında" yı hem söyler, hem kendi kendinize akompani yapar, kreş müsamerelerinde müthiş alkış toplayabilirsiniz...

    hodja'lar ve hodjajık'lar !!

    büyük ata'nın "öğün, güven, çalış" sözündeki sıralamaya hep takılmışımdır... artık anlıyorum ki, sözlerini aslında öğretmenlere yöneltmiş...

    mesleğimizle öğünebilmek/övünebilmek, yaptığımız işin bir değeri olduğuna güven duyabilmek için yapmamız gereken şey çalişmak, öğrencilerimizden çok daha fazla çalişmak'tır...
    öğretmenlik kutsal meslektir... hakkını vermeyen lütfen dükkan açmasın... bu söylediklerimi, adının önüne ünvan eklemiş nice kişiye de yöneltiyorum...
    hele ki, internet gibi dev bir bilgiye erişim hazinesinin her an emrinizde hazır olduğu bir ortamda...
    oysa, daha 20-30 yıl öncesine kadar üniversite kütüphanesine yurtdışından bir kitap getirtebilmek için aylarca beklemek zorunda kalırdık...

    eğer, eğitiminiz sırasında size öğretilenlerle ya/da bugüne değin öğrendiklerinizle yetiniyorsanız; hergün yeni bilgiler, yeni açılımlarla ufkunuzu genişletme çabası içinde değilseniz, "hodja" sıfatını unutunuz -- "hodjajık" sıfatı ile durumu idare etmeye bakınız...

    bilmemek ayıp değil... ama öğrenmemek çok büyük ayıp... bilmediği halde, biliyormuş rolü yapmak, bir hata yapınca "sizi denedim" ayağına yatmak için ise söylenecek söz bulamıyorum...

    peki, çalışmanın ölçüsü nedir? tek ölçüsü var:
    daha çok çalışmak...

    bir rüya...

    internette olsun, piyasadaki kitapçı raflarında olsun, yüzlerce değil, binlerce "kaynak", sıfırdan başlayıp, birkaç hafta, bilemediniz birkaç ay içinde, "bülbüller gibi" ingilizce konuşturacaklarını vaat ediyorlar !!

    bir mucize!!

    ve, tabii, gerçekleşmiyor...

    gerçekçi olmayan vaatlerden uzak durunuz... ve, gerçek anlamda, "türk gibi başlayıp, ingiliz gibi bitirmeğe" kendinizi hazırlayınız. bunun azimli, sebatkar ve istikrarlı çalışmaktan başka hiçbir yolu yoktur.

    gerçekler...

    aylarca değil yıllarca; hatta bir ömürboyu, bu işi iş edinmeğe, alınteri dökmeğe, dirsek çürütmeğe hazır değilseniz, vazgeçin. herkes yabancı dil öğrenmek zorunda değil. paranızı çöpe atmayınız. ihtiyacınız olduğu durumlarda, kendinize bir tercüman tutarsınız -- çok daha "ucuza" gelir.

    gelir de... ya, mesleğiniz, konumunuz gereği, kendinizi kanıtlamak, veya işinizi kendiniz sırtlamak durumunda iseniz? üstelik, "tercümanı" kim ve nasıl denetleyecektir?

    şu doğru gözleme neden hiç kulak vermeyiz ki? türk gibi başla, ingiliz gibi sürdür ve bitir...

    bakınız, yıllar yılı dönüp dönüp aynı sınava giriyorsunuz... sürekli şikayetçisiniz: sistemde aksaklıklar vaaar; hocalar öğretemiyooo; sorularda gariplikler vaaar...

    yok yav !!

    başarısızlık için mazeret çoook...

    gerçek o ki, aslında başarısızlığı %90 kendinizde aramalısınız !!

    başarısızlığın en büyük nedeni, yeterince hazırlanmamış olmaktır.

    tekrar ediyorum: aylarca değil yıllarca; hatta bir ömürboyu, bu işi iş edinmeğe, alınteri dökmeğe, dirsek çürütmeğe mecbursunuz. ya hedefinizin gereğini yapınız, yada hedef küçültünüz. başka yolu yok.

    sınavlara ilişkin bazı saptamalar...

    ülkemizde düzenlenen sınavlar genelde, "sınav mı, toplu katliam mı?" sorusunu sordurtacak niteliktedir.

    öncelikle söyleyeyim: asla, geçer puanların "yüksekliğinden" dem vuracak değilim. tam tersine, dua ediniz ki, baraj ve geçme puanlarını ben saptamıyorum!!... 50 ile geç, 65 ile geç... oh, be keka!!

    acaba, bir pilot adayına brövesini verip, uçağı ve canınızı emanet etmeniz için, uçak komutasında bilmesi gerekenlerden % kaçını görmezden gelebilirsiniz??

    hedefleri doğru saptanmış makul ve gerçekçi bir sınavda, üstüne düşenleri yerine getirerek hazırlıklarını tamamlanış bir adayın en az 75-80 puan almasını beklemek gerekir. puanların düşürülmesi, sisteme ihanettir.

    bu saptamayı yaptıktan sonra, gelelim sınavların niteliğine...

    daha doğrusu niteliksizliğine....bu sınavlar, düzenlendikleri haliyle, tam bir rezalet, tam bir toplu katliam !!!

    benim şikayetim soru hazırlama heyetleri ve sorulardan... yanlış anlaşılmasın: sorular "kötü" demiyorum. arada bir "yanlış" sorular araya sızabiliyorsa da, o kadar hata kadı kızında da olur. tabii, hiç olmasa, çok daha iyi.

    fakat benim şikayetim, soru hazırlama heyeti için yanlış alanlardan uzman seçilmesi (soruların kapsamına bakarak bunu çıkarsıyorum) ve soruların bizim dünyamızı değil, münhasıran "british" bilgi ve kavramlar dünyasını yansıtıyor olması.

    edebiyatçıya ziraat soracaksın, veterinere sosyoloji... üstelik sorular yabancı kaynaklardan "aşıramento" (veya yabancılar tarafından hazırlanmış) olacak; yani sınavın kendi hedef şaşkınlığı yetmezmiş gibi, araya bir de kültür bariyerini sokuşturacaksın...

    siz neyi ve ne amaçla test ediyor, sınava tabi tutuyorsunuz ki??

    elime geçen sorulardan bir tanesini hiç unutmuyorum: ingiliz şair ted hughes'un velûd (prolific) bir şair olup olmadığı bilgisine dayalı bir soru.... yahu, ingiliz'e sorsan kaç tanesi bilecek ki...

    dünyada, bana göre, en iyi ve amaca yönelik hazırlanan sınav toefl'dır. adamlar ne istediklerini, ne düzeyde istediklerini açık açık ilan ediyorlar. herkes hazırlığını ona göre yapıyor...

    her sınavın bir felsefesi olmalıdır. neyi ölçmek istiyoruz? ne düzeyde ölçmek istiyoruz? mevcut haliyle, bizdeki sınavların amacı, olsa olsa, insanların 2-3 saatlik psikolojik işkenceye direnme güçlerini ölçmek olabilir.

    son sınavlardan birisinde tam 24 adet reading comprehension parçası verdiler!! yahu, ârif olan jüriye dört parça yeter de fazla bile gelir... yabancı dil bilgisini değil, zamana karşı yarış, stress ve kan şekeri ilişkisini test ediyorlar sanki...

    örneğin, 60 dakika sürecek, 50 sorudan oluşan bir genel dil bilgi ve beceri testi yeter de artar bile... dedik ya, ârif olan jüri anlar...

    ek olarak, belli bir mesleki dil sınavı, herkesin kendi kurumu tarafından ayrıca düzenlenebilir; aranılan nitelikler (literatür okuma, makale yazma, bildiri okuma ve sorulara cevap verebilme, ders verme, gibi) oradaki jüri tarafından değerlendirilebilir. çünkü, mevcut haliyle yds türü sınavlar adayın yazma ve konuşma becerileri hakkında fikir veremez. bu sınavlar yalnızca, adayın okuduğunu ne ölçüde anlşayabildiğini açığa vuruyor.

    herhangi bir kurum, niteliksiz bir adayı şu ya da bu nedenle kadroya dahil edecekse, o kendi bilecekleri iş. nasıl olsa, kısa sürede iplikleri pazara çıkacaktır.

    sınav soruları mutlaka açıklanmalıdır. herkes, kendisinden neler beklenildiğini görebilmeli, hazırlıklarını ona göre yapmalıdır. piyango bileti alır gibi sınavlara başvurma devri kapanmalıdır.

    tekrar ediyorum: soru hazırlama basamağı bu işin canalıcı noktasıdır:

    halen soruları hazırlayan kimselerin çok alıngan davranacaklarını bildiğim için, şunu söylemekle yetineceğim: soru heyetinde mutlaka türkçe'yi iyi bilen eğitimli ve deneyimli bir yabancı, ve en az iki dilbilimciye ilaveten, bir eğitimde ölçme ve değerlendirme uzmanı ve ayrıca sosyal bilimler, fen bilimleri, tıp, hukuk, vb. gibi alanlar için danışmanlar yer almalıdır.

    sorular kesinlikle yabancı kaynaklardan alınmamalı, uzun ve ciddi bir mesai harcanarak hazırlanmalıdır.

    yoksa bu toplu katliam böyle devam edip gidecek... adayların, dil becerilerinden çok, kültür bariyerine çarpıp tökezledikleri kanaatindeyim.

    bu hakkı teslim ettikten sonra, şunu da açıkça görelim ve kabul edelim: yds türü sınavlar (yukardaki eleştirilerim saklı kalmak koşuluyla) atla deve değildir... sonuçta sizden aktif bir yabancı dil becerisi istenmiyor. tek istenilen, size verilen metinleri anlayabildiğinizi sergilemeniz...

    bunun için gereksinim duyacağınız şey, o yabancı dilin temel mantık, gramer ve yapısına hakim olmak ve belli ölçüde sözcük ve deyim/deyiş dağarcığına sahip olmaktır...

    not: gelelim işin "light" tarafına. sanırım, soru hazırlama heyeti için öncelikle kendimi önerdiğimi düşündünüz... teşekkür ederim, ama cevabım "hayır"!! etkili ve yetkili çevrelerin, benim adımı duyunca saçlarının dimdik dikileceği gerçeği bir yana, fî tarihinde üniversite giriş sınav sorularını hazırlayan heyette görev yaptığım günlerde başıma gelenleri daha unutmadım: sınavlardan sonra günlerce boynum yada sırtım tutulurdu... yüzlerce, binlerce adayın âh'ını, bedduasını alıp da, altından kalkmak kolay mı: "hay, boynunuz tutulsun, e mi !!"

    yol yordam, ve yöntem:

    sınavlarda başarısızlığın nedenlerini 4 grupta toplayabiliriz:

    1. kendinizden kaynaklananlar...

    2. sınavların niteliği yada niteliksizliğinden kaynaklananlar...

    3. (varsa) birlikte çalıştığınız "hoca"ların yetersizliğinden, yanlış yönlendirmesinden kaynaklananlar...

    4. çalışma yöntemi yanlışlıklarından kaynaklananlar...

    bir zamanlar hekimler gastriti olanlara bila-istisna süt içmelerini önerir, çoğu hastanın ızdırabı şiddetlenerek yıllara yayılırdı. neden sonra, şimdiki anlayış gelişti: her hasta ayrı bir olgudur ve aslında nelerin dokunup dokunmadığına da en iyi kendisi cevap verebilir.

    bir zamanlar, ingilizce dersinde türkçe söz sarfeden öğrenciden kelime başına 5 kuruş ceza kesilmiş, öğrenmeğe çalıştığımız ingilizcenin grameri bize -- yine ingilizce kullanılarak -- "öğretilmiştir"!!

    üstelik de, gerçeklerle ilgisi olmayan, latince üzerine kurulu, bir "kuralcı" (prescriptive) gramer...

    bu eski anlayışta, "kural" ların öğrenilmesi önplanda gelmiş, vakit bulunup da uygulamaya, dilin asıl kendisi ile ilgilenmeye birtürlü geçilememiştir...

    devran dönmüş, "davranışçı" psikoloji ekolü egemen olmuş, müfredat papağan usulü tekrar ve "pekiştirme" üzerine kurulmuştur. anlama ve muhakemenin arka plana itildiği bu yöntem çok iyi sonuç vermiş, öğrenciler hertürlü soruya standart yanıtlarla karşılık verir olmuşlardır: soru: "is this a book?" yanıt: "yes, i am."...

    nice "direct method" lar denenmiş; karatahtaya bir adam resmi çizilmiş, altına, "this is a man" yazılmış...

    sonra da "this is a free man" kavramını resimsel sembollerle açıklayabilmek için hocanın göbeği çatlamıştır. (oysa bunu türkçe'ye başvurarak iki saniyede öğretebilirsiniz: "free, özgür demektir, çocuklar."

    ama tabii, diğer yol yordamları tümden saf dışı edip, yalnız türkçe açıklamaya yönelirseniz; bu defa da -- olsa olsa -- ingilizce'den türkçe'ye tek-yönlü çeviri yapacak mütercimler yetiştiriyor olursunuz.

    arada bir, "gramer de neymişçiler" piyasaya hakim olmuş, "pratik" sözcüğü "kolaylık sağlayan" anlamında değil, "konuşa konuşa -- isterse kafa göz yara yara" anlamında yorumlanmıştır. bu bakış açısını öğrenciler pek bir sevmişlerdir.

    sol cebe ingilizce listeler, sağ cebe türkçe listeler konulmuş; sırasıyla tombala çekilerek, sözcüğün karşılığı ezbere söylenmeğe çalışılmıştır. sanki, sözcüklerin anlamı, sözlüklerde yazanlarla sınırlıymış, sözün gelişinden etkilenmezmiş gibi...

    yol, yordam, yöntem ile ilgili söylenebilecek tek söz vardır: geçerli olabilecek tek yöntem "eklektik" yöntemdir, yani her yol mübahtır, her yol geçerlidir; yeter ki herkesin kendine özgü gereksinimlerine, öğrenme tarzına hizmet ediyor olsun.

    eklektik yöntemde, her yol yordama eşit uzaklıkta durursunuz: aynı uzaklık ve aynı yakınlıkta... her amaç ve her öğrenci ayrı bir yaklaşım ve program gerektirir... bunu kendiniz oluşturamıyor, bilen bir kimseden destek istiyorsanız, o bilen kişinin öncelikli işi size özgü, size uygun bir program saptamak olmalıdır.

    özetlersek:

    1. amacın belirlenmesi: ne amaçla, hangi düzeyde yabancı dil?

    2. kendi durumuna ve meşrebine uygun öğrenme tarzı.

    3. çalışma azmi ve sebat: "yabancı dil öğrenmek kolay iştir" diyen yalan söyler. bu, bir ömür boyu asla peşini bırakmamanız gereken, sürekli bir savaştır. mücadeleyi bırakan, cepheyi de kısa sürede kaybeder...

    konuşma:

    konuşma dili yazı diline göre bir gayret farklı bir dil gibidir. kimse yazdığı gibi konuşmaz. özellikle günlük dili kastediyorum. (hitabet, ders anlatmak filan daha "kitabi" olabilir.) kısacası ve açıkçası, konuşma dili becerileri ayrıca öğrenilmesi geliştirilmesi gereken bir konudur

    gramer bilgisi yüzdeyüz bir kimse, iş gündelik konuşmaya gelince apışıp kalabilir. buna karşılık, 10 yıldır yabancı ülkede bülbül gibi konuşan bir kimse basit bir dil sınavında bile çuvallayabilir (sınavdaki örnekler günlük dilden değil ise).

    konuşma dili ve becerilerine ilişkin olarak, lütfen websitemiz "konuşma dili" bölümü önsözü ve ona bağlı aşağıdaki sayfaları inceleyiniz:

    http://www.ingilizce-ders.com/…ma-dili/fonoloji.htm
    http://www.ingilizce-ders.com/…fonetik-simgeler.htm

    değerli dostlar,

    kimse kimsenin beynini açıp içine birşeyler yerleştiremez. (şeyy, "iyi hoca"lar bunu birazcıcık, "çaktırmadan" becerebilirler...)

    yabancı dil öğrenmek ve onu diri tutmak, azim, sebat, ve çalışma dolu yıllar ve yıllar gerektirir. buna hazır değilseniz; boşuna hayal kurmayınız...

    tatlı hayallere soğan sarmısak doğradıysam, efendim, özürlerimle...

    unutmayınız, birileri hayallerinin rehavetinde yıllarını boşa harcarken...

    birileri sabahın erken saatlerinde fırlayıp kalkmış, koşmağa başlamışlardır bile.

    herzamanki selam, saygı ve sevgilerimle,

    yalçın izbul

    bu da sitesi efenim; http://www.ingilizce-ders.com/…pratik-ingilizce.htm"
  • kendisini tanıma fırsatı bulduğum için rahatça söyleyebilirim. türkiye'nin dil konusunda yetiştirdiği gelmiş geçmiş en önemli bilim adamlarından biridir. konuşurken ne kadar aydın, ileri görüşlü, kültürlü, kullandığı dile hakim ve beyefendi bir insan olduğunu hemen anlıyorsunuz.
    dil antropolojisi konusunda dünya çapında tezleri var ve tam anlamıyla bir öğretmen fakat zannedersem hayatını kazanmak zorunda olan her türk bilim insanı gibi farklı bir alana kaymak zorunda kalmış ve ingilizce dersleri vermeye başlamış. yalnız hocamın öğretim tekniği okullarda gördüğümüz ezberci sistemlere pek benzemiyor. örneğin ilk iki derste tüm tensleri size bir zaman çizgisi üzerinde anlatıp sizi düşünmeye zorluyor. sonuçta dil öğrenmek sanılanın aksine kelimeleri ezberlemek değil, dilin özünü anlamak ve sürekli geliştirme ile yeni bir kültür öğrenmektir. ayrıca belirtmek isterim ki derslerinde sigara kullanmak ve birşeyler içmek tamamen serbest.
    kendisinin hazırladığı setleri aldım ve twitter da sıkı takipçisiyim. setlerdeki tasarımı bir kenara atarsak içindeki bilgi hazinesi bugün yüzlerce kitaptan alabileceğinizden çok daha fazla. twitter'da ise iki farklı kullanıcı ile hem ingilizce öğretiyor hem de sosyal mesajlar veriyor. özellikle doğum günlerini kutladığı kişilerin hepsini tanıyacak kültüre sahip olmak isterdim.
    umarım ülkemizde yalçın hoca gibi insanların değeri bir gün anlaşılır ve hak ettikleri yerlere gelirler. aksi taktirde böyle nice hazineler kullanılmadan "yök" olup gidecekler...