şükela:  tümü | bugün
  • murathan munganın, hala her okuduğumda içimi cız ettiren şiiri.
    --

    ve bitti...

    sonra yalnız bir opera başladı

    ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
    yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
    oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
    ben sende bütün aşklarımı temize çektim.

    imrendiğin, öfkelendiğin
    kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
    yani yaşamışlık sandığın
    geçmişim
    dile dökülmeyenin tenhalığında
    kaçırılan bakışlarda
    gündeliğin başıboş ayrıntılarında
    zaman zaman geri tepip duruyordu.
    ve elbet üzerinde durulmuyordu.
    sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
    biraz daha fazla sevdiğim,
    biraz daha önem verdiğim.

    başlangıçta dogruydu belki.
    sıradan bir serüven,
    rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
    gün günden hayatıma yayılan,
    varlığımı ele geçiren,
    büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
    ve hala bilmiyordun sevgilim
    ben sende bütün aşklarımı temize çektim
    anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
    bütün kazananlar gibi
    terk ettin

    yaz başıydı gittiğinde,
    ardından,
    senin için üç lirik parça yazmaya karar vermistim.
    kimsesiz bir yazdı.
    yoktun.
    kimsesizdim.
    çıkılmış bir yolun ilk durağında
    bir mevsim
    bekledim durdum.
    çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

    sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
    yüzündeki küskün kedere,
    gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
    çerçevesine sığmayan
    munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
    lirik sozcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
    yaz başıydı gittiğinde.
    sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti mayıs.
    seni bir şiire düşündükçe
    kanat gibi, tüy gibi,
    dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
    önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
    usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
    belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

    yaz başıydı gittiğinde.
    bir aşkın ilk günleriydi daha.
    aşk mıydı, değil miydi?
    bunu o günler kim bilebilirdi?
    "eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen"
    notunu buldum kapımda.
    altına saat:16.00 diye yazmıştın,
    ve 16.04'tü onu bulduğumda.

    daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
    takvim tutmazlığını
    aramızda bir düşman gibi duran
    zaman'ı
    daha o gün anlamalıydım
    benim sana erken
    senin bana geç kaldığını

    gittin.
    koca bir yaz girdi aramıza.
    yaz ve getirdikleri.
    döndüğünde eksik,
    noksan bir şeyler başlamıştı.
    sanki yaz, birbirimizi
    görmediğimiz o üç ay,
    alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan,
    olmamıştı, eksik kalmıştı.

    kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
    adımlarımız tutuk,
    yüreğimiz çekingen,
    körler gibi tutunuyor,
    dilsizler gibi bakışıyorduk.
    sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.

    fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki. zamanla
    gözlerimiz açıldı,
    dilimiz çözüldü
    güvenle ilerledik birbirimize.
    gittin.
    şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
    biliyorum
    ne sen dönebilirsin artık,
    ne de ben kapıyı açabilirim sana.

    şimdi biz neyiz biliyor musun?
    akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
    birbirine uzanamayan
    boşlukta iki yalnız yıldız gibi
    acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
    bir zaman sonra
    batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
    kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
    ne kalacak bizden?
    bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
    sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
    ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
    bizden diyorum, ikimizden
    ne kalacak?

    şimdi biz neyiz biliyor musun?
    yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. umut
    ve korkunun
    hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
    bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını
    bilmeyen
    çocuklar gibi
    ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
    her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

    kış başlıyor sevgilim
    hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
    bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
    oysa yapacak ne çok şey vardı
    ve ne kadar az zaman
    kış başlıyor sevgilim
    iyi bak kendine
    gözlerindeki usul şefkati
    teslim etme kimseye, hiçbir şeye
    upuzun bir kış başlıyor sevgilim
    ayrılığımızın kışı başlıyor
    giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

    kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
    yazıya oturup
    sonu gelmeyen cümleler kurmak,
    camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...
    böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
    çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
    içimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
    para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
    bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
    çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar,
    eşyalar gözünüzün önünde durur
    birlikte yarattığınız alışkanlıklar
    korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
    cağrışımlarla ödeşemezsiniz

    dışarda hayat düşmandır size
    içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
    bir ayrılığın ilk günleridir daha
    her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta

    gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
    kulak verdiğiniz saat tiktakları
    kaplar tekin olmayan göğünüzü
    geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
    suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
    bakınıp dururken duvarlara

    boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak,
    eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasinda
    kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
    kendimizin içinden
    yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
    yeni bir iklime, yeni bir kente,
    bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
    başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye,
    ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi

    yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
    ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
    ve kazanmış görünürken derinliğimizi
    ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
    bir an'ın, yalnızca bir an'ın bütün bir hayatı kapladıgı anlar
    o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
    hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

    denemeseniz de, bilirsiniz
    hiç yakın olmamışsınızdir intihara bu kadar

    bana zamandan söz ediyorlar
    gelip size zamandan söz ederler
    yaraları nasıl sardığından,
    ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
    zamanla ilgili
    bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
    hepsini bilirsiniz zaten,
    bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
    dahası onalar da bilirler.
    ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
    öyle düşünürler.
    bittiğine kendini inandirmak,
    ayrılığın gerçeğine katlanmak,
    sırtınızdaki hançeri çıkartmak,
    yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
    kolay değildir elbet.
    kolay değildir
    bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
    zaman alır.
    zaman,
    alır sizden bunların yükünü
    o boşluk dolar elbet,
    yaralar kabuk bağlar,
    sızılar diner, acılar dibe çöker.
    hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
    bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
    o boşluk doldu sanırsınız
    oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

    gün gelir bir gün
    başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
    o eski ağrı
    ansızın geri teper.
    dilerim geri teper.
    yoksa gerçekten
    bitmişsinizdir.

    zamanla yerleşir yaşadıkların,
    yeniden konumlanır, çoğalır anlamları,
    önemi kavranır.
    bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey,
    çok sonra değerini kazanır.
    yokluğu derin
    ve sürekli bir sızı halini alır.
    oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
    mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
    her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır

    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    günlerin dökümünü yap
    benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
    kim bilebilir ikimizden başka?
    sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
    bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
    kendiliğindenliği
    yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
    bir düşün
    emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
    şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    bunlar da bir işe yaramadıysa
    demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda

    bu şiire başladığımda nerde,
    şimdi nerdeyim?
    solgun yollardan geçtim.
    bakışımlı mevsimlerden
    ikindi yağmurlarını bekleyen
    yaz sonu hüzünlerinden
    gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
    geçti her çağın bitki örtüsünden
    oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
    bakarken dünyaya
    yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
    çiçek adlarını ezberlemekten geldim
    eski şarkıları,
    sarhoşların ve sucluların unuttuklarını hatırlamaktan
    uzun uzak yolları tarif etmekten
    haydutluktan ve melankoliden
    giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
    duyarlığın gece mekteplerinden geldim
    bütünlemeli çocuklarla geçti
    gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
    dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

    bu şiire başladığımda nerde,
    şimdi nerdeyim?
    yaram vardı. bir de sözcükler
    sonra vaat edilmiş topraklar gibi
    sayfalar ve günler
    ışık istiyordu yalnızlığım
    kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
    ilerledikçe...kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
    aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
    daha şiir bitmeden.
    karardı dizeler.
    ask...bitti. soldu siir.
    büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden

    daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
    ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
    aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece
    uyudum, hiç uyanmadım.
    barbarların seyrettiği tarapezlerden geçtim
    her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
    el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
    birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
    eksiliyorduk
    mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
    her otelde biraz eksilip, biraz artarak
    yani coğalarak
    tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
    birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
    ağır ve acı tanıklıklardan
    geçerek geldim. terli ve kirliydim.
    sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
    maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
    linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
    korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
    ve açık hayatları seviyordu.
    buraya gelirken
    uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
    atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
    ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
    çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
    panayır yerleri...panayır yerleri...
    ölü kelebekler...ölü kelebekler...
    sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
    adım onların adının yanına yazılmasın diye
    acı çekecek yerlerimi yok etmeden
    acıyla baş etmeyi öğrendim.
    yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

    ipek yollarında kuzey yıldızı
    aşkın kuzey yıldızı
    sanırsın durduğun yerde
    ya da yol üstündedir
    oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
    ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
    ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

    aşkın bir yolu vardır
    her yaşta başka türlü geçilen
    aşkın bir yolu vardır
    her yaşta biraz gecikilen
    gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
    gözlerim
    aşkın kuzey yıldızıdır bu
    yazları daha iyi görülen
    ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
    ilerlerim
    zamanla anlarsın bu bir yanılsama
    ölü şairlerin imgelerinden kalma
    sen de değilsin. o da değil
    kuzey yıldızı daha uzakta
    yeniden yollara düşerler
    düşerim
    bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
    ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında
    darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
    yaşamsa yerli yerinde
    yerli yerinde her şey

    şimdi her şey doludizgin ve çoğul
    şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
    şimdi her şey yeniden
    yüreğim, o eski aşk kalesi
    yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

    dönüp ardıma bakıyorum
    yoksun sen
    ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren
  • murathan mungan ın yaz geçer kitabında yer alan bir şiir.
  • daha önce alt alta yazılan ama doğru yazılışının bu şekilde olması gereken şiirimsi...
    ve bitti... sonra yalnız bir opera başladı. ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim. oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim, ben sende bütün aşklarımı temize çektim. imrendiğin, öfkelendiğin, kızdığın, ya da kıskandığın diyelim. yani yaşamışlık sandığın
    geçmişim. dile dökülmeyenin tenhalığında, kaçırılan bakışlarda, gündeliğin başıboş ayrıntılarında
    zaman zaman geri tepip duruyordu. ve elbet üzerinde durulmuyordu. sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun. biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
    başlangıçta dogruydu belki. sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren, büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
    ve hala bilmiyordun sevgilim, ben sende bütün aşklarımı temize çektim.anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana. bütün kazananlar gibi terk ettin.
    yaz başıydı gittiğinde. ardından senin için üç lirik parça yazmaya karar vermistim.
    kimsesiz bir yazdı, yoktun. kimsesizdim. çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum. çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum. sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu. yüzündeki küskün kedere, gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine, çerçevesine sığmayan munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine. lirik sozcüğü en çok yüzüne yakışıyordu. yaz başıydı gittiğinde. sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti mayıs. seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
    önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma. yaz başıydı gittiğinde. bir aşkın ilk günleriydi daha. aşk mıydı, değil miydi? bunu o günler kim bilebilirdi? "eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. altına saat:16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda. daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını, takvim tutmazlığını, aramızda bir düşman gibi duran zaman'ı. daha o gün anlamalıydım, benim sana erken, senin bana geç kaldığını. gittin. koca bir yaz girdi aramıza. yaz ve getirdikleri. döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan. olmamıştı, eksik kalmıştı. kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza. adımlarımız tutuk,yüreğimiz çekingen.körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk. sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık. fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki. zamanla gözlerimiz açıldı,dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize. gittin. şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. biliyorum, ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana. şimdi biz neyiz biliyor musun? akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz. birbirine uzanamayan boşlukta iki yalnız yıldız gibi.
    acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz. bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca. kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız. ne kalacak bizden? bir mektup, bir kart, birkaç satır. ve benim su kırık dökük şiirim sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında. ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden. bizden diyorum, ikimizden ne kalacak?
    şimdi biz neyiz biliyor musun? yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını
    bilmeyençocuklar gibi. ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek, her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz. kış başlıyor sevgilim. hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor. bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan. oysa yapacak ne çok şey vardı. ve ne kadar az zaman.kış başlıyor sevgilim
    iyi bak kendine! gözlerindeki usul şefkati teslim etme kimseye, hiçbir şeye. upuzun bir kış başlıyor sevgilim. ayrılığımızın kışı başlıyor. giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime. kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak... böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır. çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır. içimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun. para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar. bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz. çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar gözünüzün önünde durur
    birlikte yarattığınız alışkanlıklar. korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de. bakamazsınız aynalara,
    cağrışımlarla ödeşemezsiniz, dışarda hayat düşmandır size. içeride odalara sığamazken siz, kendiniz, bir ayrılığın ilk günleridir daha. her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta. gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup kulak verdiğiniz saat tiktakları kaplar tekin olmayan göğünüzü.
    geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç, suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz bakınıp dururken duvarlara, boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasinda kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi; kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi. yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi, ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,ve kazanmış görünürken derinliğimizi
    ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde bir an'ın, yalnızca bir an'ın bütün bir hayatı kapladıgı anlar o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar.
    denemeseniz de, bilirsiniz, hiç yakın olmamışsınızdir intihara bu kadar. bana zamandan söz ediyorlar. gelip size zamandan söz ederler. yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. hepsini bilirsiniz zaten,
    bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi. dahası onlar da bilirler. ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.bittiğine kendini inandirmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak kolay değildir elbet. kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek. zaman alır. zaman,
    alır sizden bunların yükünü. o boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar dibe çöker. hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir. o boşluk doldu sanırsınız, oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir. gün gelir bir gün
    başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide o eski ağrı ansızın geri teper. dilerim geri teper. yoksa gerçekten bitmişsinizdir. zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi kavranır. bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
    yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır. oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık. mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan. her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır. ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla. günlerin dökümünü yap. benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini kim bilebilir ikimizden başka? sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
    bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün. emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada. ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla. bunlar da bir işe yaramadıysa demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda. bu şiire başladığımda nerde, şimdi nerdeyim? solgun yollardan geçtim. bakışımlı mevsimlerden, ikindi yağmurlarını bekleyen yaz sonu hüzünlerinden. gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim geçti her çağın bitki örtüsünden. oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından bakarken dünyaya yangınlarla bayındır kentler gibiyim. çiçek adlarını ezberlemekten geldim. eski şarkıları,
    sarhoşların ve sucluların unuttuklarını hatırlamaktan. uzun uzak yolları tarif etmekten. haydutluktan ve melankoliden. giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden. duyarlığın gece mekteplerinden geldim. bütünlemeli çocuklarla geçti gençliğimin rüzgara verdiğim yılları. dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim. bu şiire başladığımda nerde, şimdi nerdeyim?
    yaram vardı. bir de sözcükler. sonra vaat edilmiş topraklar gibi sayfalar ve günler. ışık istiyordu yalnızlığım. kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum. ilerledikçe...kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde. aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden. karardı dizeler. ask...bitti. soldu siir. büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden.
    daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım. ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde.
    aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım. barbarların seyrettiği tarapezlerden geçtim. her adımda boynumdan bir fular düşüyordu, el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk birlikte çıkılan yolların yazgısıdır. eksiliyorduk. mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim. her otelde biraz eksilip, biraz artarak, yani coğalarak. tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin, birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında ağır ve acı tanıklıklardan geçerek geldim. terli ve kirliydim. sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
    maskeler ve çiçekler biriktiriyordu. linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
    korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları ve açık hayatları seviyordu. buraya gelirken uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim. atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri. ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi. çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için. panayır yerleri...panayır yerleri... ölü kelebekler...ölü kelebekler... sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim. adım onların adının yanına yazılmasın diye acı çekecek yerlerimi yok etmeden acıyla baş etmeyi öğrendim. yoksa bu kadar konuşabilir miydim? ipek yollarında kuzey yıldızı, aşkın kuzey yıldızı, sanırsın durduğun yerde ya da yol üstündedir. oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar ölü yanardağlar, ölü yıldızlar ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.
    aşkın bir yolu vardır. her yaşta başka türlü geçilen aşkın bir yolu vardır. her yaşta biraz gecikilen
    gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler. gözlerim aşkın kuzey yıldızıdır. bu yazları daha iyi görülen ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler, ilerlerim. zamanla anlarsın bu bir yanılsama. ölü şairlerin imgelerinden kalma. sen de değilsin. o da değil. kuzey yıldızı daha uzakta. yeniden yollara düşerler. düşerim. bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda. ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler. yaşamsa yerli yerinde. yerli yerinde her şey. şimdi her şey doludizgin ve çoğul. şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi. şimdi her şey yeniden yüreğim. o eski aşk kalesi yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden. dönüp ardıma bakıyorum. yoksun sen. ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren.

    sanırım böyle daha iyi oldu. murathan munganın bir hüzün dalgası içerisinde şaşkınlıktan altalta yazdığını düşündüğüm bu mektubunu, munganla ilgili yazdıklarından ötürü otisabiye ithaf ediyorum. içeriğe aldanmamasını allahtan diliyorum.
  • satırlarının defalarca altını çizdiğim ve tekrar okuduğumda okuduğumda beni yine darmadağın eden muhteşem, her kelimesiyle beynime, kalbime kazınan şiir. hayatımın şiiri.
  • icerisinde dogru saptamalarin bulundugu ve dogru kelimeler kullanilarak ifade edilmis etkileyici bir mungan siiri ya da denemesi.
    ayrica ;

    (bkz: yilmaz odabasi)
  • son dönem türk şiirlerinin en iyisi. çok uzun olmasına rağmen ezbere bildiğim şiirlerden biri.
  • insanda şiir yazma dürtülerini harekete geçiren yapıt
  • ayrılıktan sonra neler hissedilebileceğini tüm çıplaklığı ile anlatan, insanı duygu hezeyanlarına sürüklüyen şiir, anlatı kısacası bir yaşam öyküsü...
  • çok başarılı bir şiir.bi kısmında güç savasının içine atıyor,sonra cıkartıp herseyi bütünlüyor eşitliyor.
    bir başka süper mungan şiiri için:
    (bkz: başkalarının gecesi)
  • gecenin bi yarısı salya sümük eden, unutulmuş/unutulduğu sanılmış yüzleri, sözleri, anları, dokuları yeniden hatırlatmış şiir.

    "...gün gelir bir gün
    başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
    o eski ağrı
    ansızın geri teper.
    dilerim geri teper.
    yoksa gerçekten
    bitmişsinizdir"

    ve bitip tükenmeyi, acı çekmemeyi istiyor insan, her nekadar sezen aksu "ağlamak şu gelip geçici dünyada her şeye rağmen varolmak demektir" dese de.

    "...şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
    biliyorum
    ne sen dönebilirsin artık,
    ne de ben kapıyı açabilirim sana..."

    umutsuzluk iktidar kurar burda, umutta mut varsa umutsuzlukta umut vardir dese de cemal süreya, umut da mut da yanılsama olur işte o an.