şükela:  tümü | bugün
  • hasan ali toptaş yazmış bunu. kitabın arkasındaki tabiri kullanırsak bir "yalnızlıklar atlası, alfabesi, sözlüğü".
    bir iki kelam da ben eklemek isterim elbette; bir kere toptaş'ın diğer kitaplarından en büyük farkı, bu kitabın dize dize yazılmış olmasıdır. kendisi zannımca türkiye'nin an itibariyle en büyük düzyazı üstadı olduğundan, romanlarını ve öykülerini bu kitaba tercih ederim, ancak bu da kendini sevdirmeyi başardı pek tabi. haydar ergülen "yalnız" yakıştırmasını yapmıştı toptaş'a bir vakit, işte kanıtı da bu kitapta.
    yalnızlık çoğul artık.

    "insana en yakın yalnızlıktır insan."

    "7.

    yalnızlık alıp karşısına kendini,
    öteki kendinlerle konuşmaktır.
    bakışmaktır, öteki kendinlerle;
    dövüşmektir.
    kimi zaman da, öldürmektir
    içlerinden sana en çok benzeyeni,
    benzemiyor diye.

    yalnızlık, öldürmektir."
  • ‘anılarımız çoğaldıkça yalnızlığımız büyüyor derdin’ cümlesini abartarak işaretlemiş olduğum hasan ali toptaş kitabı... ‘bakarsınız bir çocuğun yokluğu elinizden tutmuş lunaparka sürüklüyor sizi’ cümlesi, 'kimileri düşer yalnızlığa, kimileri yükselir’ cümlesi, 'ben yalnızlığı sensizlik sanmıştım her keresinde’ cümlesi.. ve:
    'yorgunluğumuzu o nesnenin kucağından o nesnenin kucağına gezdirirken, yürür ya da koşarken, coşarken ya da deli dolu yaşarken, ansızın ölümü istemektir yalnızlık; kendimizin kendimize sağırlığıdır' cümlesi ile hatırlanabilecek acılı kitap.
  • 5.

    "ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde.

    o yıllarda söylenceler eşkıya türküleriyle başlardı.
    ninemin sesinden keklik ötüşleriyle çınlayan
    kekik kokulu ormanlar geçmezdi hiç;
    dağlar geçerdi
    geçerse;
    kanlı,
    fermanlı
    ve dumanlı dağlar geçerdi.
    sonra, lor peyniri gibi ufalanan
    kuru bir öksürüğün ardından
    ansızın eşkıyalar basardı ortalığı;
    ya da ninemin bir çift zeytin çekirdeğine
    benzeyen gözlerinden asker kaçakları fırlardı birden,
    başımın üstünden atlayarak
    gölgelerini kanlı bir kaput gibi sürükleye sürükleye
    dağlara çıkarlardı.

    ardından, silah sesleri...
    ninem uykulu gözkapaklarını yüzyılların altında
    ezilen tozlu iki böcek gibi kımıldatıp;
    annen mısır patlatıyor
    derdi ama, ben inanmazdım.
    dağ taş müfrezeydi çünkü; görürdüm
    ve çocuktum
    ki,
    görmek inanmanın en geniş kapısıydı.

    ninem anlatıyı kesip uyuklamaya başlasa da
    müfrezeler susmazdı artık;
    beşparmak'taki mavzer cıvlamaları,
    gök boncuklu tahta beşiklere çarpıp
    öküzlerin göz aynasından seke seke
    gece gündüz sürerdi.
    köylüler kazmayı küreği bırakıp,
    eleği bırakıp
    ve tarhana çorbasını ve arnavutbiberini
    ve zencefil kokusunu ve düşlerini ve seslerini
    ve cesaretlerini bırakıp dağlara bakarlardı durup
    dinlenmeden.

    bacalar dağlara,
    kapılar, avuç içi pencereler
    ve koyunlar mor mor
    ve keçiler gök gök dağlara bakarlardı.
    doğa kendini merak ederdi yani,
    müthiş merak ederdi
    ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
    o yıllarda,
    ellerim dokunduklarımdan.
    dilimi sormayın,
    konuşamadıklarımdandı
    ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda.

    o yıllarda,
    henüz ormanlarım bile yoktu içimde
    izimi saklayacak,
    ada bile değildim daha,
    gökyüzünde
    bir gökyüzü bile değildim.
    varım yoğum ninemdi
    (babam kendini ona bırakırdı giderken)
    ve ninemi bilirdim
    adadır diye,
    sonra babadır diye;
    pencereler görüntümü geri kustukça,
    buruştukça bakışlarım görüntümü içerek
    beslenen görüntülerin karmaşasında
    ve uzayarak kısaldıkça boyum,
    ona tutunuyordum.

    yüzünün engebelerinde düşe kalka yürüyordum
    kendime doğru.
    kimi zaman bir sel tuzlu tuzlu sürüklüyordu beni,
    kimi zaman da bir yılın (kim bilir hangi yıldır)
    tırnak izini dere yatağı sanıp
    yamaçlara tırmanıyordum
    - yamaçlar ki,
    benli.

    nice sonra, kanlı eşkıya ölüleri
    yamaçlardan sürüklene sürüklene getirilip
    düşlerimin ortasına bırakılırdı.
    ürperirdim onları görünce (ürperti böyle gelişmiştir
    bende, şimdi bile, ne zaman ürpersem
    bir eşkıya yıkılır içimde).
    ürperirdim, evet
    ve yerde duran yorgun mavzerleri kapıp
    dağlara kaçmak isterdim.

    ama, müfrezeler kocaman bıyıklarını
    (-ki, yüzde taşınan birer devletti bıyıklar)
    oynatarak kovarlardı beni;
    mavzer yerine korkularımı kuşanıp kaçmaya başlardım
    ve gübre kokularının içinden geçerdim
    içimden geçen gübre kokularıyla,
    kuşların içinden geçerdim,
    bir tavuğun kanatları altından,
    bulgur kesesinin dibinden
    ya da
    bir kalburun çivideki duruşunun içinden
    geçerdim de,
    durup arkama bile bakmazdım.

    müfrezelerin peşimde olduğu kaçmamdan belliydi çünkü;
    koşmalıydım ben ve koşardım
    ve bir süre sonra koşa koşa,
    koşmak durmaya benzerdi.
    durmanın dışında koşmak bulamazdım o anda;
    dururdum ve bir uçurum dolanırdı ayak bileklerime.

    yalnızlık, uçurumları giyinmektir biraz da."
  • her ayrılığın,dostlardan yenilen her kazığın,her damla gözyaşının,her adımda hayatı biraz daha anlamanın verdiği durgunlukların,sabırların,anıların toplamı.
  • ister içinden bakılsın ister dışından,
    bütün pencereler
    birer yalnızlıktır ev denen yalnızlığın yüzünde.
  • mahir günşiray'ın oyunculuğu, kamucan yalçın'ın klarneti ve güneş özgeç'in viyolası ile sahneye taşınan hasan ali toptaş metni.

    "yalnızlık temasının çok farklı yönleriyle ele alındığı, sözün ve müziğin buluştuğu teatral bir gösterim" olarak tanıtılıyor.

    (bkz: tiyatro oyunevi)
  • aralık ayı boyunca *** oyun atölyesinde sergilenmekte olan oyun. ***

    "neresinden bakılırsa bakılsın, her cümlede bir çift göz vardır."
  • muhteşem bir metin muhteşem bir sesle yansıtılıyor...
    mahir günşıray'a öyle ağzımız açık bakakaldık. gözlerimden yaş geldi, ancak oyunun acıklılığından diil duygu yoğunluğundan...
    enfes, başarılı, işte tiyatro işte sanat dedirten bir yapım olmuş. tatmin, doyum, huzur hepsini bir anda hissettiriyor. bunca güzel mi hissedilir bir kitap. sanki çok sevdiğiniz biri çok sevdiğiniz bir kitabı başucunuzda okuyor denli yakın, ve daha fazlası.
    sahne, nesneler, hele ki sonu.. muhteşemdi.
    tekrar tekrar tebrik edilmeyi hak ediyor..
    bunca güzel bir kitap.. yazık edilmemiş ya helal olsun diyorum. uzun zamandır ayakta alkışlamamıştım hiçbir şeyi..alkışladım. bıraksalar daha da alkışlardım. içim titredi, gözlerim doldu. içimin duvarlarında bu kitapla geçmiş senelerim çınladı..
    hayranlık oldu geriye kalan. enfes.
  • ‘insana en yakın yalnızlıktır insan’ yazmış hasan ali toptaş kitabın ilk sayfasına.. bugün içimden geçen hangi dizeydi aramak için eğildim kitaplığıma ve buldum. özdemir asaf ya da hasan ali toptaş olmalıydı çünkü derin bir şekilde ‘yalnızlık’ kelimesiydi. belki de sunay akın’ın ‘iki çocuk/rahatlıkla oturduğumuz/kapının eşiğine/kendi başıma zor sığıyorum bugün/büyüdükçe insan/yalnız mı kalıyor ne?’ dizeleriydi. içimde dizeler vardı ve dizelerin bir de kokusu.. ama kitabını, şairini hatırlayamıyordum.

    otobüste ayakta giderken bir an başımı bir elin tuttuğu demire yasladım. başımı bir ele yaslamanın tek yolu otobüs kalabalıkları gibi geldi bir an. başını demire yaslamak ve bir ele yasladığını düşünmek, o el o demire tutunuyor diye, dönüp yüzüne baktım tutunan kişinin, ben yaşlarda mühendis kılıklı bi kız..şimdi elimdeki kitabın sayfalarında gezinirken fark ettim ‘ve bir uçurum dolanırdı ayak bileklerime, yalnızlık uçurumları giyinmektir biraz da’ dizelerini işaretlemişim..

    ‘yalnızlık susturmaktır kendi sesinle kendini’ kısmını işaretlemişim sonra. eve dönesim geldi çok ama çok hızlı dönesim geldi eve. ve küçüklük günleri gibi babamın kucağına oturup ağlayasım geldi. hala kucağına oturuyorum da ağlamıyorum artık. eskiden ağlar mıydım hatırlamıyorum. ‘babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır’ kısmını işaretlemişim kitabın. belli ki ben bugün bu kitapta ilerlemişim..

    mecidiyeköy sapağında koyverdim gözyaşlarımı, ne zaman orda ağlasam aynı şarkı gelir aklıma. ‘ben yalnızlığı sensizlik sanmıştım her keresinde’ cümlesini işaretlemişim kitapta.
    eve dönmek istedim, eve dönmek ve haftalardır ertelediğim şu mektubu yazmak ilkokul arkadaşıma. yıllar sonra benim 14.05.94 tarihli bir mektubumla (okulların bitmesine 34 gün kaldığını yazmışmışım çocuk parmaklarımla) yeni elyazısını yollamıştı koyu mavi bir zarfta geçen ay, hala cevap yazamadım. ‘yalnızlık postacıların taşıdığı yüktür çoğu kez’ işaretlenmiş kitapta..

    evde bir mail buldum bir dosttan ‘o kadar çocuksun ki...’ yazmış tüm sevgisiyle.. ‘çocuklar büyüdükçe kirlenir zaten, kirlendikçe büyür; başka ne denir?’cümlesini işaretlemişim kitapta..

    günlerdir çalan aynı şarkıya kapattım gözlerimi, sonra odada gezdirdim. ‘ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde’ işaretlenmiş kitapta. ‘sensiz kalmamak için sendim o zamanlar; seni uyuyordum sürekli, seni içiyordum çay diye, cennet diye seni düşlüyordum’ dizeleri işaretlenmiş, hem de benim tarafımdan ‘o zamanlar’.

    yazmaya karar verdim, yazmaya ve yazmaya..‘anlardım ki’ demiş bir yerde kitap ‘anlardım ki insan bir başkasındaki kendini okur; ve okunanlar yalnızlıktır.’

    sonra kitaplığıma döndüm, bugün bir yerlerde yazılı olmalıydı. benim yazmama ne gerek vardı, yazılı olmalıydı, hayat değildi ki bu yaşamaktı sadece, yazılmış olmalıydı. ‘artık vazgeçmiştik tırnaklarımızı kesmekten göğe tutunmak için; yalnızlık biraz da vazgeçmektir.’i işaretlemişim kitapta..

    ‘havadan’ dedim sonra kendime, ‘havadan..’ ‘zangır zangır bir tren geçerdi ya damarlarımızdan;yalnızlık onun dönmeyeceğini bilmekti.’ yi işaretlemişim.

    birilerini düşündüm sonra, konuşulanları, yazılanları, anıları gülümsemek için. ‘daha dün, daha geçen hafta nasıl da farklıydı, lunaparklardan, bahardan bahsediyorduk’u hatırlattım kendime. oysa ‘anılarımız çoğaldıkça yalnızlığımız büyüyor derdin’ cümlesini işaretlemişim kitapta... ‘bakarsınız bir çocuğun yokluğu elinizden tutmuş lunaparka sürüklüyor sizi’ cümlesini işaretlemişim.

    telefonu aldım elime, birilerini aramak istedim. ve ‘yalnızlık hadi gidelim’dir çoğu kez, hadi n’olursun.’ dizesini işaretlemişim kitapta.

    ve ben tüm bunları çok öncelerden işaretlemişim. bir an dönmek istedim bir dostun bu kitabı armağan ettiği günlere. belki sadece o dostu yitirmiş hissettim bugün. önceden işaretlediklerim ve okuduklarım arasında kaybolmak istedim. bişiyi beceremediğim hissiyle eve sığınırken, bu oyuncaklara, kuru çiçeklere, siyah beyaz kartpostallara, duvarlara, fotoğraflara... hiçbişiyi becerememiş olduğum hissiyle sığınırken kitaplara...
    ‘kimileri düşer yalnızlığa, kimileri yükselir’ demiş kitap, ben de işaretlemişim.

    evet bu kitaptı.. oysa bir an özdemir asafın ‘yalnızlık/ insanın kendine mektup yazması,/ dönüp dönüp onu okuması/ yalnızlığın da ötesidir’ dizeleri sanmıştım bugünü. oysa bu kitapmış hatırladığım koku. ‘kalırsa yalnızlıktan başka yalnızlıklar kalır’ı işaretlemiş olduğum bu kitapmış. soğuk bir nisan ortasında, kalabalık bir otobüste eve yol alırken bir an içimde beliren bu kitapmış işte..

    demiş ki -ve ben işaretlemişim-:
    "yorgunluğumuzu o nesnenin kucağından o nesnenin kucağına gezdirirken, yürür ya da koşarken, coşarken ya da deli dolu yaşarken, ansızın ölümü istemektir yalnızlık; kendimizin kendimize sağırlığıdır."

    ve duvarımdaki başka bir dizeye takıldı gözlerim:
    ‘artık beni kimse yalnız bırakamaz’ yazıyor.. gülümsedim..

    160403
  • mahir günşirayin tek basina kotardigi bir guzelleme. guzelleme, cunku bence metin cok guzel. buraya orneklerini versem bir anlami olmaz belki, herkesin yalnizligi kendinedir, kendi bicimindedir ama yine de oyun guzeldi.