şükela:  tümü | bugün
  • hayat kısa falan değildir. çok uzundur, özellikle boktansa.
  • siyah insan yoktur, kahverengi vardır.
  • psikoloji bilimi ile ilgili örnek vermek gerekirse (bkz: bilinaltı) terimi.

    kulaktan dolma bilgiler ile konuşmaya meyilli olduğumuzdan sıfatını düzgün gördüğümüz birinin söylediği her kelimeyi doğru kabul edip ne anlama geldiğini bile araştırmadan bülbül gibi tekrarlayarak etrafa caka satıyoruz. bazen bende bu gruba dahilim. mesela "bilinçaltı" teriminin aslı (bkz: bilinçdışı)dır. bir başka sıklıkla duyduğum ifade hatası da (bkz: kendini beğenmişlik) söylemi yerine (bkz: egosu yüksek) veya (bkz: egosu şişkin) veya aksine mütevazı kişilik özelliğini taşıyan insanlar için söylenen (bkz: egosu hiç yok) ifadesidir. egoyu burada açıklama zahmetine girmek istemediğimden kısaca şunu söyleyebilirim ki "ego" terimi ile "kendini beğenmişlik" ifadesi arasında kurulacak doğrudan bir ilişki yoktur. bu nedenle konuşmalarımızda kültürlü bir insan olduğumuz izlenimini vermek istiyorsak olur olmadık yerde cümle aralarına serpiştirdiğimiz bilimsel terimlerin anlamlarını biraz araştırmamız gerekecek. e zahmet olmaz ise tabii.
  • ay çiçeği
    güneşe benziyor ama adı neden ay çiçeği??? hatta ingilizcesi sunflowers ama bizde neden ay çiçeği???
  • zaman geçtikçe, değişmez doğrular olarak düşündüğümüz gerçekler bile değişebilir. eskiden insanlar, doktorların ameliyattan önce ellerini yıkamaktan vazgeçebildiklerini düşünüyorlardı. bilgiler sürekli evrim geçiriyor.

    aşağıda, muhtemelen okul günlerinizden bu yana değişmiş olan yedi tane görüş var.

    o zamanlar: plüton gezegendir.
    şimdi: plüton gezegen değildir

    1800’lerin sonlarından beri, uranüs’ten sonra muhtemelen dokuzuncu bir gezeginin olduğunu biliyorduk. 1906 yılında abd arizona’daki flagstaff şehrinde bulunan lowell gözlemevi’nin kurucusu percival lowell, gizemli ‘x gezegeni’nin yerini belirlemek amacıyla bir araştırma projesi bile başlatmıştı. ardından, tesiste çalışan 23 yaşındaki bir çaylak 1930 yılında onu buldu. kâşif clyde tombaugh, birbirinden haftalar sonra çekilmiş gökyüzü fotoğraflarını yöntemli şekilde karşılaştırarak, hareket eden bir nesne aramakla görevlendirilmişti. sonunda bir tane gördü ve keşfini harvard college gözlemevi’ne gönderdi. 11 yaşındaki ingiliz bir kızın yeni gezegene (ölüler dünyasının roma tanrısı için) isim vermesinden sonra, plüton’u güneş sistemimize gezegen olarak dahil etmeye başladık. fakat bir gökbilimci, 2013 yılında plüton’un ötesinde (nasa‘ya göre ismi eris olan) daha büyük bir cisim buldu. yeni bilgi, diğer bir grup gökbilimcinin bir gezegeni gezegen yapan şeyin aslında ne olduğunu sorgulamasına sebep oldu ve gökbilimciler, boyut ile konuma dayalı olarak plüton’un uygun olmadığına karar verdiler. doğrusu, eris de uygun değildi. plüton cüze gezegen sınıfına indirildi.

    o zamanlar: elmas en sert cisimdir
    şimdi: ultrasert nanoikizlenik küp boron nitrit, en sert cisimdir

    2009’dan beri iki cismin elmastan daha sert olduğunu biliyorduk: scientific american bültenine göre bunlar vürtzit boron nitrit ve lonsdalit idi. bunlardan ilki, çentikleme işlemine elmastan yüzde 18 daha fazla direnç gösteriyor ve ikincisi ise yüzde 58’lik kocaman bir dirence sahip. maalesef, iki cisim de doğada çok ender ve değişken halde bulunuyor. aslında, physical review letters bülteninde yayınlanan çalışmanın yazarları, bu cisimleri somut bir örnek kullanarak test etmek yerine bunların sadece dayanıklılıklarını hesapladılar. bu durum, keşfi biraz kuramsal yapıyor. fakat 2013 yılının ocak ayında nature bülteninde bir başka tez yayınlandı. araştırmacılar, boron nitrit parçacıklarını en basit tabiriyle sıkıştırarak ‘ultrasert nanoikizlenik küp boron nitrit’ oluşturdular. takımın wired dergisine açıkladığı üzere, parçacıkları soğana, katmerli bir güle veya birbirinin içine geçen şu küçük rus oyuncak bebeklerine benzer şekilde yeniden düzenlediler.

    o zamanlar: salem kasabasındaki cadılar, kazıkta yakıldılar
    şimdi: aslında asıldılar

    lisede arthur miller’in pota kitabını okumamış olsanız bile, muhtemelen salem kasaba halkının cadıları kazıkta yaktıklarını bir yerlerden öğrenmişsinizdir. fakat, (eskiden salem köyü olarak bilinen) danvers şehir arşivcisi richard trask‘e göre, bu olay hiçbir zaman olmadı. kendisi ayrıca 1990’dan 1992 yılına kadar üç yüzyılıncı salem köyü büyücülük kurulu’na başkanlık etti ve o dönemi detaylı şekilde anlatan, salem köyü cadı histerisi isimli bir kitap yazdı. kuzeydoğu amerika eyaletleri, duruşmanın olduğu zamanlarda hâlâ ingiliz hukukunu takip ediyorlardı. trask, bu kanunlarda büyücülüğün kazıkta yakılarak değil, asılarak cezalandırılabilen bir suç olarak yer aldığını söylüyor. ancak avrupa’da kilise, büyücülüğü sapıklık olarak sınıflandırmış ve bunu uygulayan şüphelileri bağlayıp ateşe vermişti. karışıklığın nerede başladığını anlayabilirsiniz.

    o zamanlar: piramitleri yahudi köleler inşa etti
    şimdi: piramitleri mısırlı işçiler inşa etti

    ‘mısır prensi’ gibi filmler bile, piramitleri kölelerin inşa ettiği fikrini sürdürüyor. ancak pek çok kişi incil’in bunu onların yaptığını söylediğini düşünse de, kitap bu hikayeden özel olarak bahsetmiyor. kudüs yahudi üniversitesi’nde profesör olan amihai mazar’a göre bu ünlü efsane, eski israil başbakanı menachem begin’in 1977 yılında mısır’ı ziyaret ederken yaptığı yorumlardan kaynaklanıyor. mazar, ap’ye konuşarak “piramitleri hiçbir yahudi yapmadı çünkü piramitler inşa edildiği dönemde yahudiler yoktu” diyor. son zamanlardaki arkeolojik bulgular, aslında piramitleri mısırlıların kendi kendine inşa ettiklerini gösteriyor. işçiler, kuzey ve güney bölgelerindeki fakir ailelerden seçilmişti fakat kendilerine çok saygı duyuluyordu ve piramitlerin yanında bulunan mahzenmezarlara gömülme hakkı kazanmışlar, hatta defin için tamamıyla hazırlanmışlardı. kölelere bu kadar onurlu şekilde davranılmazdı.

    o zamanlar: bir kağıt parçasını yedi defadan daha fazla katlamak, matematiksel olarak imkansızdır
    şimdi: rekor 13 kat

    ister resim ister fen dersinde olsun, bu söylenti kesinlikle kitleler halinde yayılıyor. fakat kaliforniya’da bir lise öğrencisi olan britney gallivan oltaya gelmedi. kendisi, birkaç gönüllü ile birlikte 85 dolarlık devasa bir tuvalet kağıdı rulosu satın aldı ve onu 11 kez katlayarak herkesin aklını başından aldı. bunu deneyen herkesin, belirli bir sıraya göre katlama yaptığı farketti. üstelik, belirli bir kağıdın kalınlığına ve genişliğine dayalı olarak, neden böyle yapmamanız gerektiğini açıklayan bir denklem bile geliştirdi. gallivan, 2006 ulusal matematik öğretmenleri kurulu toplantısında açılış konuşmasını yaptı. 2007 yılında berkeley california üniversitesi’nde çevre bilimleri bölümünden dereceyle mezun oldu. daha sonra mythbusters programında ortaya çıktı. 2012 yılında, massachusetts southborough’daki st. mark’s okulu’nda bulunan öğrenciler, kağıdı 13 kez katlayarak gallivan’ın rekorunu kırdı.

    o zamanlar: çin seddi, uzaydan görülebilen ve insan yapımı olan tek yapıdır
    şimdi: insan yapımı olan pek çok yer, uzaydan görülebiliyor

    teknik olarak bu, sağlam bir ‘gerçek’ bile değildi; sadece, üçüncü sınıfa gidenlerin her yerde sınıf raporlarına ve diyorama sunumlarına koyduğu bir şeydi. aslında, dedikodulara göre bu eseri sadece uzay aracından değil, ay’dan bile görebiliyordunuz ve bu söylentiler 1938 yılı kadar eskiye uzanıyordu. ancak 2003 yılında uzaya çıkan ilk çinli astronot, nihayet efsaneyi yıktı. yang liwei isimli adam, nasa‘ya göre çin seddi’ni uzaydan göremediğini söyledi. sağda solda da başka fotoğraflar ortaya çıktı. varılan karar ise, sadece doğru koşullar altında (yüzeyde kar olduğu zaman) veya yakınlaştırma yapabilen bir kamera ile çin seddi’nin işaretlerini yakalayabildiğinizdi. ayrıca büyük şehirlerin ışıklarını; büyük yolları, köprüleri, havaalanlarını, barajları ve su depolarını da görebiliyorsunuz. ancak ay uydurması tamamen yanlış. apollo 12 astronotu alan bean, nasa’ya şöyle söylemişti: “ay’dan görebildiğiniz tek şey, çoğunlukla beyaz, biraz mavi olan ve sarı renk parçaların bulunduğu, ara sıra biraz yeşil bitki örtüsünün göründüğü güzel bir küre. bu ölçekte, insan yapımı olan hiçbir şey görünmüyor.” daha fazla açıklık getirmek gerekirse, insanlar muhtemelen bu yapıların dünya’nın etrafında dönen uydulardan görünebildiğini kastediyorlar; fakat bu gerçek uzay değil.

    o zamanlar: canlılar aleminde beş (veya üç) alem vardır.
    şimdi: sekiz kadar fazla alem olabilir

    büyüdüğünüz döneme bağlı olarak, ortaokuldaki fen bilgisi öğretmeniniz muhtemelen derste hayvanlar aleminde üç (hayvanlar, bitkiler ve bakteriler [monera]); veya mantarlar ve protistleri de katarsak beş tane ana alem olduğunu söylemiştir. her iki durumda da, yaşam sınıflandırmasını o zamandan beri genişlettik. daha fazla tür bulup çözümledikçe, yaşamı sınıflandırmak daha karmaşık hale geliyor. artık, yukarıdaki beş aleme ek olarak, daha önce monera altında yer alan arkeyi biliyoruz. yüzeysel olarak arke, öbakteri şeklinde adlandırılan diğer tek hücreli canlılar gibi görünüyor, fakat bunlar tamamen farklılar. daha geniş yapılar bile mevcut ve bu yapılarda öbakteriler iki tane aleme daha bölünüyor; veya kromistalar diğer tüm protistlerden ayrılıyor.