şükela:  tümü | bugün soru sor
  • patikalarda dolaşmaktan imanı gevreyen mesut -isim benzerliği- bu kez de bir bayırın dağa bağlandığı patika yolunda kısa süreli bir trak geçirir.sen de 15 dakika ben diyeyim 17 saat orada öylece tek bir noktaya bakar mesut.baktığı nokta, kara deliğinden öte tarafa geçmeye yarayan bir yeryüzü mucizesiydi ya da mesut baktığı noktayı aşkınlaştırmış ve afazi dilinin kör pelesenki haline getirmişti.sonra sevigilisi yine dağların öbür tarafından zeki triko bikinisiyle hoplya zıplaya geldi ve mesut'a "mesut, mesut, mesut" dedi.hızını alamadı mesut'un sevgilisi, bu öyküde mesut'un sevgilisi olmaktan ziyade bir işlevi olmayan kişi, bir kez daha var gücüyle bağırdı mesut'a, bir mesut'a bağırır gibi çıktı sesi.. "mesut, mesut, beni bırakıp dağlara kaçtın mesut.bak ben tatil yaptım, yandım biraz, alanya kalesi falan". mesut olduğu yerde....
  • öyledir ki yeraltından notlar hiç bitmese dersin..ölsem desene
  • yarım kalan aşktır en unutulmazı...
  • mesut'un bir işe canı fena sıkılmıştı.ancak bir türlü anımsayamıyordu işte, nasıl anımsasın? yanında "mesutum beni bırakıpta nerelere gittin, peynir işine mi girdin" diye mütemadi bir hesaplaşma içine girişmiş bir sevgilisi ile beyin ve algı namına havyar ekmeğine sürülmeyecek kadar oynak bir aklı olan mesut vardı.mesut kendisine her ne kadar üçüncü insan muamelesi yapsa da aklı leyla bir mesuttu.öyle bir an geldi ki bir noktaya saplanıp kalmadan gayrı bir iş edemeyeceğini düşündü ve oracıkta çıkardığı gibi malafatı, hem gölgesine düşen sıkılmış ruhunu hem de 17 saattir gölge etmekten güneşe hasret kalmış asfalt bitkilerini sulayıverdi.tam o sırada mesut'un sevgilisi öyküye hareket getirmekle görevlendirildiğini fark edip, bir başka misyonu olan ve öyküye nihai damgayı vuran o repliği ince ince tekrarlamaya başaldı..
    "mesut"
    "mesut"
    "mesut"
    "mes..."
    "me.."
    --- bulaşıcı trak --- (ensest mi lan acaba?)
  • bir örnek de ben olayım:

    mazat, ılgın dağlarının etekleri dedikleri yerde büyümüş, gayet sakin, elleri büyük, it derisinden daha buruşuk yüzünde oyuk oyuk bereler bulunan bir celepti. as857 kamyonu vardı mazat'ın; öğlen saatlerinde yola çıkar, şurfa'ya, çalkara'ya, lazarusya'ya sürerdi. oralardan pazarlık bilmeyen, çobanları kandırır, mutlaka üç, beş mal alır, akşama doğru döndüğünde, onları kasaplara satar, parasını alır, sonra eve gider hemen yatardı. karnını nasıl doyurduğu beni ilgilendirmez, allah rızkını verir onun, açlıktan kim ölmüş derler, ki zaten bir gecede 3-5 milyar kaldırırdı.

    bilgi öksüzü bakışları, çapraz kilim kaşları, kabayiğit kalıbı yüzünden kimse yanaşmazdı ona. onlardan bir gün, eve doğru giderken, apartmanın girşinde, bir aygır yumurtası buldu. kırmızı beneklerle bezenmiş, içi tıngır mıngır bu yumurtanın üzerinde bir de yazı vardı: manda yuva yapmış söğüt dalına.

    mazat haykırdı, yumurtanın dışındaki aygırdı. ben balkondan düşeyazdım, dellendim. "n'oluyor mazat" diye seslendim. "sigaran var mı" dedi. "var" dedim, "kullanmıyorum". "yolla" dedi, "bekle geliyorum" dedim, dedi, dedim, dedi, dedim.

    mutfaktan malazlar'ı aldım, koşarayak indim aşağıya. "al mazat, buyur", dedim, ekledim hemen "hayırdır niye öyle bağırdın". mazat bir kibrit çaktı, kibrit söndü, baktı bana, "ver" dedim "ver yakayım". yaktım sigarasını, kaldırıma oturdu, ensesi buruşuk, gayet açıktaydı, günlerden cuma'ydı.yanına oturdum.

    "ben şarkı sözü yazmak istiyorum" diye girdi söze, "hayda, yiğitoğlu nereden çıktı şimdi" dedim, "ben senin abin yaşındayım" diye cevapladı, "alakası yok" dedim, "cevap ver".

    yoldan bir tripotör geçti, "threeporter" olduğunu düşündüm. arkasından yalınayak bir at gidiyordu, çocuklar peşinde, ellerinde şeftali koşturuyorlardı, saatim durmuş o sıra."nereden çıktı şarkı sözü" dedim, "işare geldi" dedi, öylesine inanmıştı, sigarası yaldızlı, gözleri çakmak makmak ve yapmam gereken tek şeydi o anda, onu anlamak."peki abi" dedim sordum sonra, cevap verdi.

    - zühtü bayar'ı tanır mısın ?
    - yok!
    - ben de tanımam. richard benjamin'i peki?
    - yok!
    - ben de bilmem. uzay yolu git git biter mi, bir gün bu dünya soldan sağa değil de, yukarıdan aşağıya döner mi, ben sıkıldım?
    - .mna korum senin
    - düşmez kalkmaz bir allah diye bir söz varsa, allah hep yatıyor diyebilir miyiz?
    - dinden imandan çıkmışsın şerefsiz!
    - şerefsiz deme bana bir daha, ağzını gözünü dağıtırım, ister misin bunu?
    - özür dilerim. seni döverim.
    - şarkı sözü yazacağım.

    mazat beni yerden yere vururdu, ayıboğan bir adamdı, öküzlerle güreşiyordu. benim söylediklerimi duymuyordu bile, daha fazla kafasına kurca olmanın gereği yok diye düşünüp yukarı çıktım.

    üç gün geçti bunların üzerinden, sen üç ay sanırsın, her şey sana zor gelir zaten. mazat'ın kamyonu üç gündür kapının önündeydi, merak var ya, gece çişe kalkınca bile gidip bakıyordum, evden çıkmıyordu. yoksa, sigara almaya bile kamyonuyla giderdi aslında. "edebiyatını yiyeyim lan" dedim gittim kapısına, mazat yalnız ya, işi celeplik, insanla anlaşamıyor ama bu ihtiyacını hayvanla törpüyordu. şimdi mala da gitmiyor, zaten çamlıkların psikopatı, bir keresinde kestiği bir ineğin gebe olduğunu anlamış da, kamyonu sürmüş kızılırmak'a, ikincisinde, bir keresindeyi 3-4 ayda bir tekrarlar, para bol mazat'ta.

    gittim kapısına, zili vurdum vurdum açan yok, kapıyı tekmeledim, hiç tın gelmedi içerden. "şerefin var mı ulan" diye bağırarak omuz daldım kapıya, mazat masa başında, ensesi sakal vermiş, elinde çift cigara, diğer elinde kalem, sadece kafasını çevirdi bana:

    - ne var lan?
    - kapıyı kırdım usta
    - farkındayım. ara, gelsin yapsınlar.
    - mazat, iyi misin, has mısın?
    - yemek söyle, gel otur.

    aramaları yaptım, yemek gelene kadar öylece oturdum kenarına. iki satır yazmıştı önündeki kağıda eli, kolu imlâ doluydu, seçemedim ne yazdığını, kıllıydı mazat, avuç içi, kalpak gibiydi.yemek gelince, hazırladım kenara, yemeğin parasını mazat verdi, sonra da bana para uzattı, "kapıyı taktıklarında verirsin" dedi. yemekte ben yeşilledim ortamı biraz, dedim:

    - eee mazat, yazıyor musun şarkı sözü?
    - zamanı var
    - nereden çıktı bu
    - seni ilgilendiren bir şey olsa, senin yazman gerekirdi
    - kızma hemen mazat
    - yemeğini ye.
    - lan bir efendi ol be, bir sakin ol, adam gibi konuş
    - ben şarkı sözü yazcağım, sen git şimdi.

    e mna koym mazat, emmeye de gelmiyorsun gömmeye de, sikeyim senin hikayeni yani. bu ne lan.
  • film çekseniz adı "gönderilmemiş mektuplar" olur, şarkı yazacam, kayahan'ım ben diyenlerce "bitmemiş senfoni", yok ben altılı severim derseniz "yatırılmamış kuponlar" olan şeyler, şunlar, bunlar..
  • -adam o gün ...ten ...e dönüyordu
    *
  • tam onbin yaşındaydi..bu yaşına nasıl geldiğini, dahası neden geldiğini bilmiyordu. onbin yıllık yaşamı boyunca insanları izlemiş, davranışlarının nedenini bulmaya çalışmış, çok önemli olaylara şahitlik etmiş hatta içinde bulunmuş, dinlerin kurulup yerine yeni dinlerin geldiğini görmüştü..
    maya tapınaklarında insan kurban edilirken cellet rahipti.. zeus sunağına bakireler bağışlanırken tapınak bekçsi, musaya on emir gelirken bir köle, isa haça çivilenirken roma askeri, muhammede vahiy inerken bir bedeviydi.
    yüzyılların ona verdiği bilgelikle, pek tabii modern insan tarafından bilinmemesine rağmen son derece etkili hızlı öldürme metotlarından faydalanabilir ve kendince gerekli gördüğü insanı öldürebilir ve hatta yok edebilirdi..
    şimdiki yaşamında bir plazada temizlik görevlisiydi ve kendine son derece kötü davranan personel müdürüne karşı içten içe bir hınç beslemekte ve onu yok etmeyi ciddi ciddi düşünmekteydi..
    fakat son üçyüz yıldır iyi bir insandı, mümkünse öldürmüyor, efendi olmaya çalışıyordu. zaman ilerledikçe efendi olmak zorlaşsa da, artık kendi deyimiyle insanlıktan yana olduğu için, tüm sıkıntılara karşın son raddeye kadar sabretmeye kararlıydı. sabah yine personel müdüründen azar işitmişti ve hiç bir suçu yoktu. tam öldürmeye karar vermişken bekledi, belki bir mucize olur olur diye, nitekim insanlığın galibiyetine işaret edecesine bir mucize gerçekleşti. telefon çaldı.. müdürün yanından hiç ayırmadığı telefon çalıyordu..
    loş koridorda yankılanan telefon sesi, amazon nehrinin kollarından birini geçmeye çalışırken feci şekilde can veren ispanyol kaşiflerinin ibret verici görüntüsü karşısında sessizce sevinen güney amerika yerlileri gibi neşelendirdi onu.
    personel müdürü azarlara ara verip durdu ve telefona cevap verdi. sonra odadan çıktı ve koridorun sonunda kayboldu.. ölümden kurtulmuştu ama kendisinin de çalışma saati bitene kadar personel müdüründen uzak durması gerekiyordu..

    bugün temizlenmesi gereken oda serisi , ana caddeye bakan yöndeydi. atlattığı olayın ardından gelen ferahlamayla temizliğe başlamak yerine bir sandalye çekip pencereden caddeyi seyre daldı. henüz daha çok erkendi, o yüzden ne duraklarda ne de trafik ışıklarında bekleyen kimse yoktu. ancak bir saat sonra ufak ufak gelmeye başlarlar, o zaman trafik ışıklarının çevresi dolar, taşardı.
    yüzyıllar önce bu kadar sarışın yoktu diye düşündü. aslında saç boyası da yoktu tabii. ama o zaman dünyanın nisbeten sıcak yerlerinde yaşayanlar arasında eğer sarışın görülürse, bunun bir felaket habercisi olduğu kabul edilir, sarışın hemen derdest edilip, kor haline gelmiş ateşte üç gün bekletilirdi. bazı iyi niyetli tarihçiler, eski zamanlarda gündelik olay olan insan yakma işlemini bol çalı çırpı ve kuvvetli bir ateş ile hızlı gerçekleşen bir olay olarak tanımlasa da , olay hiçbir zaman bu şekilde gerçekleşmemişti. ateş yavaş yavaş üç gün boyunca yanıyor ve kurban üçüncü günün sonunda ölüyordu..
    o zamanlar inter rail, easy jet ve küreselleşmiş sermaye henüz mevcut olmadığı için, sarışınlar da ait oldukları kuzeydeki soğuk toprakları kolay kolay terk edemiyorlardı. hal böyle olunca, nadir olarak seyahate meyilli ve tahminen iyi niyetli bir sarışın, soğuk topraklardan çıkıp, kara saçlıların yaşadığı sıcak, verimli ama tehlikelerle dolu dolu coğrafyaya geldiğinde, sarışının görülmesi ile yavaş yanan ateşlerin belirmesi arasında kısa bir zaman dilimi olurdu.
    onu sık düşündüren bir mesele vardı..eğer spartaküs kara saçlı kadın yerine eğer bir sarışına yazılsaydı yine halkı ayaklandırıp romayı devirmeye çalışı mıydı acaba?
    tahminen bir sarışına yazılsa, halkı ayaklandıracak bir ruh hali içiersinde hiç olmazdı diye düşündü..
    insan uzun yaşayınca düşünecek meselesi de çok oluyordu mecburen. bu düşünce ile sandalyeden kalkıp artık ufak ufak temizlemeye başlaması gereken odaya bir göz attı..
    zor bir gün olacaktı...