şükela:  tümü | bugün
  • iyi günlük, anı yazmak; gece adamı olmakla başlar. uykusuzluğun bedeli aklındaki yalnızlığı ve içindeki boşluğu en kalın yerinden kırmaktır. kafan kesinlikle karışıktır, kesinlikle karışık olduğuna dair bir işaret henüz bulamamışken buna ikna olman da oldukça ilginç. neye göre düzen? belki başkalarının düzensizliği senin için gerçek manada sistemdir. kimin etkisinde kalıyoruz? her gün bir düzen değişikliği, plan yapmalar felan. olmayacak, hiçbiri hedefi bulmayacak, yine tembellik çökecek içine. o aklındaki şeyi yapmayacaksın, belki yorgunluk belki de sonraki güne ve kendine olan güvenin buna tesir edecek. hep boş ve gereksiz bir kaygı olduğunu bir sonraki hafta başka yarım kalacak bir işlere soyunurken anlamaktan bıkmadın gitti. olmuyor, bırak zamanın içinde sürüklenebildiğin yere kadar. öyle mi yapsak? belki, zamanı geldi. kimse gelmese de zaman gelir. o konuda şüphen olmasın. sahi ya ben niçin zamanı beklemedim yıllar yılı? düşsel ortaçağ sadece bir kitap. düşü çıkar yanından, tamam ortaçağdasın. şu ceketi giyeyim, üşüdüm. bu nasıl bir aralık? ocak ve şubat da var. hiçbir şey değişmeyecek. bari kar yağsa, durmadan yağsa. dursa da olur. fakat şu zaman mevzusu. geçti birçok şey, çok uzaklaştı. canımı sıkmak için kendime nedenler aramıyorum. çünkü insan zaten canı sıkkın bir varlık. anormal bir durum yok. gecenin yarısında uyanığım, yazıyorum. bir sigara içerim mutfak penceresinde. yine yazarım. yarım da kalabilir. şu öğrencilik mevzusu. bırak şimdi hiç girme oralara. en azından bir ucundan kıyısından değineyim diyorum. peki anlat ne anlatacaksın? yarın anlatayım mı? göğsüm kaşınmaya başladı. sırtımda sinsi ağrı, odada hınzır sinek. tutulur kalırım şimdi. yarın anlatayım şu öğrencilik mevzusunu. 3 yıl oldu, nerden nereye sürüklendim geldim. yıldızlı uşak halısı bulsam da üstünde bağdaş kurup otursam. hatta uzansam, tavanı seyretsem. köşebentlerinde kaybolur muyum? ben onu hiç yarın gibi gelmeyen ya da olmayan yarınlara bırakayım. bir şarkı var, var evet bir şarkı. sadece ben dinliyorum yeryüzünde galiba. içinde ''dualarım seninle'' diye bir cümle geçiyor. benim bir duam da yok uzun zamandır. kiminle olur ki dualar? uçar gider. hatırlamazsın bile. hep bu kendini kandırış. sen bakma, zaten bakmıyorum. görmüyorum. duymuyorum. insan kafa karışıklığını sever mi? sevmek için yarını beklemeyecek bir şeyim oldu hayatımda. neymiş efendim, üzerindeki desen kafa karışıklığını anlatıyormuş. aldım ben de, takıverdim. sol bileğinde kafa karışıklığını görmüş müydün hiç?
  • yağmurlu gece. yalnız bi adam. soguk.cok soguk. ruzgar. ilikli. yapayaylnız. uzadı be sakallarım. uzadılar. sabahtan beri yine uzadı. geceler mi uzadı yoksa sen mi kısaldın. koymayacağım. soru işareti ya da gupegunduz neler oldugunu bu evde, bu sokakta. kimsesiz duslerde kalmistim en son uzun bir uykusuzluktu yine o gece. pek degismedi. bugun daha cok yagmurlu. uyur uyanik. ders yorgunlugu var gozlerimde. cagdas heykelmis. hayal kirikligini formlari uzatarak anlatirmis. mantikli geldi. hosuma da gitti. ınsan uzatmaz mi sevdigini? uzatir elbette. ruhen, bedenen ya da bir hiçten. sevdim bunu. sevmedigim seyden sevdim. neydi ismi animsayamadim. gunduzler biraz azaldi. uzadi sakallarim. aynaya bakmayi unuturken uzadilar. bunca sıkıcılık, monotonluk. mutsuz ve umutsuz kim, kimse kim. nasil icilir bir sigara daha. nasil icilir. asimetrik duslere uzanacakken az sonra. tenha aralik, kurt kilikli aralik. usumedim. usumeyi severim cunku. metrodan ogleden sonra inip usumeye kosunca yine usumedim. cok islandim. ıslaninca ofkelendim. sonra ev. oda. corba. can yucel. tozlanmis siir kitaplarim. paketinden cikmamis. oznesiz kolye. buz ve huzun. bugun buz ve huzun. odamda. damda. ruzgar sesi. kalinlasmis sesim. sevinc de vardi azicik. soylemem. bana kalsin. sebebini bilmedigim kirik dokuk. cakmagi unutup geri donmusum. 70 merdiven daha yormus oglen. gelisler ve gidisler. kendilik daha kendince kendilesmek. sacmasapan geldim ve durdum odada. sabah da anlamsizdi. bir muslum actim. parki kalbinden inerken indim. bir muslum daha acmadim. cimenler camurdu. evinden ayrilmisligim ve bir ihlamur agacinin govdesi. adi da ask emperyalizmiydi. kanimca. dusundum. dusunurken islandim. ellerimi bir izmarit isitti. kışları daha haklıydim. yazların allah belasını versin. kafamin ici yandi. merdivenlerden hizla ciktim. derse girdim. yesil bereyi siraya koydum. sustum.
  • kendi ayak sesimden yoruldum, gecemden kovuldum ve oturdum. ders notlarıyla karışmış günlüğün soğuk kapağını kaldırdım. hızlı hızlı çevirdim sayfaları, durdum. haftalar önce bugün bir şeyler yazdığım satırlar geldi karşıma. öyle çok da moralim bozuk değilmiş, güzel de yazmışım. elimi çeneme yaslandım ve okumaya başladım:

    ''cumartesilerin günahı neydi? tepeden tırnağa alkole battık. uykuya direndik, sebepsiz. şikayetimiz de yoktu. bir adı vardı belki ''gurur'' dediler. öğrendik, gecelerin mantarını kaldırınca yine unuttuk. bana beni istemeyen kimse lazım değil, ben yalnız ölmekten hiçbir zaman korkmadım. duygular var sadece, insanın elini kolunu bağlayan hisler...

    biliyor musunuz?

    insanın en ilkel ve en gelişmeyen kısmı duygularıymış. n'parsan yap eğitemiyormuşsun, bir süre kontrol altında tutabiliyormuşsun sonra yine başa dönüyormuş her şey. o yüzden ilkel yanlarımı seviyorum. tahakküm kabul etmiyor. aklın boyun eğiyor belki ama duygularını kimse ele geçiremiyor. okyanusun ortasında, dalgaların dövdüğü bir manastır vardı, şimdi adı aklıma gelmiyor. hah işte ona benziyor duygularımız. ulaşması çok zor ama aynı zamanda çaresiz bırakan. neden bir paket sigara içtim bu gece ya da hala yatmadım bu soğukta oturuyorum mutfakta 2 büklüm halde bilgisayarın başında, sebebini biliyorum. rasyonel tarafı yok olayın. tamamen duygusal.

    erken yatanlar çok mu akıllı ya da daha mı rasyonel yaşıyor? elbette hayır. onların duyguları ve düşünceleri bir hedefe, zincire bağlanmış. uysal, söz dinleyen, asude...bizimkisi büyük isyanda. akıl, izan önünde duramaz. sadece o çekilince gelir kurulur baş köşeye. bunu kabullenin. öyle yaşayın. en azından bilmem kaç şiddetinde vurup yıkmaz, artçı halinde sallar geçer..''

    yazmış ve sayfanın üzerini çizmişim. neden sayfayı çizdiğimi bilmiyorum. galiba ben bile inanmıyorum yazdığım şeylere. yoksa neden sayfaya kırmızı tükenmez kalemle çarpı çekeyim, neden? fakat ellerimin hakkı var, o kadar çok inanılacak bir yanı yok hiçbir şeyin. sanki aklım bana fazla gelmiş de tutup bir de akıl vermişim. ellerimin hakkı var. çarpı at geç bir sonraki güne. ilkel yanlarını biraz daha sev oğlum. nasıl olsa bugün dünden daha sıkıcı olacak , bir çarpı at düşlerine. çiçek açmayacak, nasıl olsa gece bitmeden sayfanın ortasına çökecek...
  • bu gece montaigne okuma gecesiydi. ne kadar sürüklendiğimi bilmiyordum. sayfanın altına baktığımda 3. kitabın 5. bölümüne kadar geldiğimi gördüm. düşündüm de üzerine; deneyerek bunları yazmış olmamalıydı. epeyce okumuş olmalıydı. hislerimiz de benziyordu, yaşantımız da. o kocaman yalnızlığını nasıl da safran renkli yazılara dönüştürmüştü. ya ben? bu halimle kendisine benziyordum ya da bu oldum olası bendeki boşluktu. yazının ortak diline inanmıştım, hala inanıyorum. çoğumuz yalancıyız onu da biliyorum. yüzümüz, adımlarımız, bakışlarımız çoğu zaman içimizi yansıtmıyor. kendimizi gecenin bir yarısında buluyoruz, gerçek kimliğimiz yüzümüze kadar bu zamanlarda nüfuz ediyor. diğer zamanlardaki kadercilik oyunu yok. kimse yok, hiç kimse. yalnız sen ve senin 21 gramlık ruhun var. bugüne kadar geçen zaman ve kendini kandırmışlıkların var. var oğlu var, yok oğlu yok işte. yoklukla varlık arasındaki çizgide zaman zaman aklın uçup gider. bu gece biraz kaptırmışım kendimi bu sayıklamaların göğsünde, silkinip kaldığım sayfadan devam edeyim....

    --- spoiler ---

    kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana. venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir boşalma hazzı değil mi? tıpkı doğanın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. sokrates'e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur. ama nedir, bu hazzın insana verdiği o acayip gıdıklama, zenon'u, kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca, saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip
    kendinden geçme? hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş dolaş edip hep bir yere koymuşlar? ne diye insan hazzın son kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor?

    bunlara bakınca, platon'un dediği gibi: '' tanrıların insanı kendilerine oyuncak.'' diye yarattıklarına inanasım geliyor. ''insanların bu en bulanık, en karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir.'' diyorum. belli ki bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanları birleştirmek istemişti . insanların en ağırbaşlısını, o bilinen hal içinde bir düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir karşımda. çünkü tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.

    montaigne-denemeler(3.kitap-5.bölüm)
    --- spoiler ---

    evet ben de, gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum. kimsenin bana el uzatamayacağı, söz edemeyeceği yabancı bir ülkede oturuyorum. şu aşk deyip öldükleri şeyin cenaze merasiminde hiç bulunmadım. tavus kuşunun ayakları ya da tanrının oyuncağı olacak bir hikayem de olmadı. hazlar içinde kuduracak bir sevgilim vardı da ben mi unuttum? yok, hayır, asla. hiçbir şey yaşamadım bu hayatta. ben oturdum burada, o delice, budalaca, saçma sapan hallerim neydi öyle?
  • nedir bu geceye gömülüp kalmışlık? içinden çıkılmazlığımdan mı? nedir bu lanet çöküş, nedir ben gerçekten bilmiyorum. geriye dönüp bakmak istemeyişimin sebebi nedir hiç bilmiyorum. çocukça bir avunmanın koynunda kaybedilen yıllar ya da hiç kazanılmayan şeyler. bu odada sıkışıp kaldığım gecelerin muhasebesini yapacak bir dostum mu yok ben mi küstüm dünyaya nedir bilmiyorum. korku çiçekleri açılıyor gün be gün önce yüreğimde, sonra avucumda, sonra hiçbir şey ve hiçbir yerde. bugün bir sayfa bile okumadım, aslında birkaç gündür hiç kitap okumuyorum. sensiz saatlere direniyorum, sensizliği, uykulu gözlerimden akan bensizliği birkaç sayfa karıştırarak öldürürdüm, öldürürdünüz. oysa ruhlar ölürmüş biliyor musun? haberin olmazmış. sana demiyorum, sen bakma bana. öyle kendi kendime konuşuyorum. benim kimseye söyleyecek bir lafım yok, dünyanın en gereksiz ve boş hayatını belki de ben yaşıyorum. sen işine gücüne bak, ben kendi kendime konuşuyorum. saçlarımın dibine söylüyorum, üşüten yalnızlığa, yanıp kül olan düşlerime konuşuyorum, böyle dalıp gidiyorum dolunay gecelerde. saçların kızıl, saçların sarı, saçların buğday yanığı, üşümezsin sen, üşümezsiniz. ben çok üşüyorum, ellerime bakıyorum, parmaklarımı açıyorum saçlarıma dokunuyorum, daha çok üşüyorum. ay ışığıyla konuşuyorum, ''hiç aşık olunacak bir adam olmadığımı söylüyor bana, yak bir sigara efkarınla geber!'' diyor. haklısın der gibi başımı eğip kendi kendime söyleniyorum. şu kelimeler imdadıma yetişmese bu zindan gecelerde, bu günahları nasıl yazacaktım diye düşünüyorum çoğu zaman. mahalleden 2 adım öteye gidemezken, okyanus diplerine götürdüler beni. sal oldular, sandal oldular bindim tüm alacaklarımı onlara yükledim. hiçbir şeyi ben seçmedim, daha hızlı sürüklenelim diye haykırdım, daha hızlı ve menderesli geçtiler yalnızlık vadilerinden. ıslandığımla kaldım, sürüklendiğimle kaldım. kum doldu ağzıma, tükürdüm yolunda gitmeyen işlerimin üzerine. derin düşünceler ve alt tarafı bir gece işte! ben bu gece ne düşündüğümü bir türlü anlatamadım, anlatamıyorum, anlatamayacağım. siz bana bakmayın, ben kendi kendime konuşuyorum...