şükela:  tümü | bugün
  • oldum olası hastaneden, sağlık ocağından hoşlanmam. kaynağını asla keşfedemeyeceğiniz bir uğultu, gözleri yoran kararık beyaz koridorları doldurur, sen ne yapacağını bilemezsin; otursan da ayakta dursan da koşsan de eğreti durursun. burada mutlu olan tek bir kişi bile yoktur ve sıkıntıyla harmanlanmış heyecanın yüzlere yansıması mide ekşitecek kadar berbat bir görüntü oluşturur.

    "obez kirpi, sıra sende, geeel" sesini duydum, kalktım, odaya girdim. ilaç kokularının arasında bir doktor gördüm. "otur" dedi oturdum.

    ...

    "siz yaşamayı unutmuşsunuz obez bey" dedi doktor. bir sikim anlamamıştım, gerildim, "anlamadım doktor bey, durumum nasıl" diye sordum. ah doktorlar, hastalarının anlayacağı dilden konuşmayı neden öğrenemezler okudukları bin yıllık zaman esnasınca. niye verem, kanser, sarılık falan demezler de yaşamayı unutmuşsunuz diye bir şeyler derler fısır fısır.

    "yaşamayı unutmuşsun diyorum!" utandım, gene anlamadım çünkü, bir daha sorarsam azarlar. doktorlar hınçlarını hastalardan alırlar, otobüs şoförleri yolculardan ve kasaplar da koyunlardan alırlar.

    doktor, üzerine limon sıkılarak katledilmiş bir çipura mahzunluğuyla baktığımı görünce içini çekti ve "yiğit özgür..." dedi. adamın karikatürleri aklıma geldi ve kahkahalarla gülmemek için dudağımı ısırmak zorunda kaldım, adam manyaktı ya ahahahah, onu geçebilecek kimse yoktu.

    sırıtmakta olduğumu gören doktorun kaşları kalktı. "yeni çıkan popçulardan sayabilir misin bana?" dedi. pek pop müzik dinlemezdim, biraz düşündüm "ıı...yalın?" diye cevap verdim. valla aklıma başkası gelmiyordu. doktor bu sefer bazı isimler saydı ama hiçbirini çıkaramadım, "bunlar son zamanlarda yazdıklarıyla gündem yaratan köşe yazarları, bilmemen normal" diyerek ayağa kalktı. "cep telefonunu çıkar" dedi, çıkardım gösterdim, doktor yüzünü ekşitti "antika lan bu amına koyayım, koy cebine geri" dedi. "inception mı matrix mi?" dedi, cevab veremedim, matrix tamam da inception neydi la? "robinho mevzuna hiç girmeyelim" dedi, "siz bilirsiniz doktor bey" dedim ve sustum.

    "üzgünüm ama yaşamayı unutmuşsunuz, yani siz şu anda yaşamıyorsunuz, bir kaç yıl önce dünyadan kopmuşsunuz" diyerek anlayacağım dilde bana durumumu açıkladı. aman tanrım, ondandı demek etrafımdaki insanları kaçırmam, hiçbir muhabbeti anlamamam, hiçbir şeyi takip edememem. gencecik adamdım, ömrümün baharındaydım daha, başkasının başına gelse bile üzüntüden kahrolacağım bir şey benim başıma gelmişti demek...

    "yaşayacak mıyım doktor, ne olur söyle bana" diye gözyaşları içinde sordum, yaşamak istiyordum, daha önce hiç bu kadar çok yaşamak istememiştim, dünya benden uzak bir yerlerde dönerken benim sabit durmam çok kötü bir şeydi.

    "korkarım ki tedavisi çok zor" diyerek serinkanlılıkla yanıtladı ve metin olmamı öğütledi. yıkılmıştım, yerle yeksan olmuş idim. yine de diyeceklerini bir ümitle bekliyordum, belki de kurtulabilirdim.

    "sadece güncel olayları takip et" diyerek tavsiyelerine başladı. "ahkam kesebilceğin kadar, her şeyden haberdar ol, siyasi, magazinsel, sanatsal. tüket, ne bulursan tüket ve yerine geçecek yenisini bekle. elindekinle asla yetinme, daha güzeli muhakkak vardır, sürekli yeni bir şeyler dene. insanlar neyle ilgileniyorsa ona ilgi duy, neyden sıkılmışlarsa ondan sıkıl. her şeyden önemlisi; asla memnun olma. hayattan nasıl zevk aldığın önemli değildir, insanların gözündeki konumun önemlidir".

    bütün dediklerini aklıma yazmıştım. belki bir şansım olabilirdi, yine normal bir insan olabilirdim. "sağolun doktor bey" dedim ve kafamda yarına dair binlerce soru olduğu halde kapıya yöneldim. tam çıkarken arkamdan "eski alışkanlıkların artık yok, bunu sakın unutma" diye seslendi.

    hastaneden çıktım. elimdeki reçetede izlemem gereken filmler, dinlemem gereken albümler, okumam gereken gündem olayları, moda olan trendler, takılmam gereken yerler, almam gereken iphone ve x box diye bir şeyler yazıyordu.

    "neden peki?"diye bir soru kafama takıldı. buna bir cevap bulamadım. bu kadar çabalamaktansa yaşamayı unutmak en hayırlısıydı sanırım. hastalığımla yaşamayı öğrenmeliydim. reçeteyi buruşturup bir çöp kutusuna attım ve aheste adımlarla evime doğru yürüdüm.
  • bir kere unutulduğunda hatırlaması zor gelir. kafası güzeldir. kendisi ile ilgilendiğinin yarısı kadar dışındakiler ile ilgilense sorunu kalmayacaktır.
  • isteksizlikle doğru orantılı, küçük şeylerle mutlu olmayla ters orantılıdır. her şey tıkırında giderken bir de bakmışsınız yaşamayı unutmuşsunuz.
  • ya da günlük yaşam, insanın üzerine öylesine bir abanır ki, yaşamak unutulabilir..
  • tam anlamıyla olduğum bulunduğum yaşadığım durumdur
  • - ufka bakıp durmak gibi hayat.
    ya hedeflerimiz var,
    ya hayallerimiz var,
    ya da bir sebeple ertelediklerimiz.
    yaşamla ölüm arası bir saniye oysa.
    nasıl oluyor da bugünün hiçbir garantisi yokken gözümüz hep yarınlarda oluyor. sanki ölüm bir tek bizim semtimizi bilmiyormuş gibi.
    - ama unutmasak, her gün ölüm fikri ile nasıl yaşanır?
    - işte,
    mesele ölümü değil,
    yaşamayı hatırlamak.
  • içinde bulunduğum durum
  • her şeyin başlangıcıdır belki de. (bkz: albert camus)’nün (bkz: düşüş) eserinde şöyle geçer: “beden keyifsiz oldu mu, yürek de ölgünleşir. bana öyle geliyordu ki, hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum. evet, sanıyorum ki, her şey o zaman başladı.”
  • bir işte çalışmak fiiline karşılık gelir.