şükela:  tümü | bugün
  • ciğerlerimi yakana kadar nefesim kesildiğinde, dahasına gücüm yok dediğimde hep koşup gelen; yaşamımın ucunun, ötesinin, berisinin, ta içinin kitabı. bu ömür içinde hep bir yerlerimde seyredecek olan.

    "bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaklardaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. bak nerelere varıyor gökyüzü. hangi zamanlara. hangi sonsuzluğa. git."
  • '' sevgi inandırıcı değildir. düşüncelerin bulduğu, düşüncelerin biçimlendirdiği bir durumdur'' düşünüldüğü oranda büyür, derinleşir, büyütülür, derinleştirilir. ne denli düşünülürse, o denli büyür.o denli dayanılmaz boyutlara ulaşır, ulaştırılır. gerçekleştirilemez. soyutlaşır . ve hiçbir zaman bitmez. yaşam gibi ölüm gibi...

    ''insan sevgiye biri yanımızda olmadığından acı çekene dek dayanır;oysa gerçek yalnızlık dayanılmaz bir hücredir.''
  • mezarlara ve büyük sözcüklerin ölü duvarlarının ardına bir yolculuk.

    bir kadın...kelimeleri de yolculuğu kadar ağır. baş ağrıları bulaşıcı. tespitleri çarpıcı. hayal kırıklıkları gerçekçi. bir kadın ki yol alıyor, sadece gitmek için; bir otel odasından diğerine, bir trenden bir otobüse, bir şehirden bir kasaba’ya. bir kadın ki bir bavulla birlikte; içinde ne olduğunu bilmiyoruz, ne giyiyor bilmiyoruz, neye benzer bilmiyoruz, ne yer ne içer bilmiyoruz, neleri sever, neleri sevmez bilmiyoruz. bildiğimiz kafka’sı, bildiğimiz svevo’su ve bildiğimiz pavese’si...onların sözcüklerinin izinde kendi sözcüklerinden yolculuklar yaratan bu kadının amacı, bu uzun yolculukta içindeki tüm sözcükleri tüketebilmek. söyleyecek bir tek sözü dahi kalmasın istiyor, yaşamın ucuna yolculukta. tekerlekler dönüyor, trenler rayların üzerinde gidiyor, hava kararıyor, güneş doğuyor, caddeler ve meydanlar geçiliyor, yağmur yağıyor, kalabalıkların içine giriliyor, sıcak bunaltıyor, insanlar geliyor geçiyor, hatıralar uçuşuyor ve kadın gidiyor. “gitmek, her şey‘dir” diyor ve ekliyor; “yaşamı, gitmek olarak algılıyorum” . ve gidiyor. gidiyor. gidiyor. giderken; ayışığı sonatı, kafka, cohen, italo svevo, james joyce, frida kahlo, beckett, ve cesare pavese isimleri eşlik ediyor ona; bazıları birer kelime katıyor satırlarına, bazıları sayfalar dolusu sözcük bırakıyor. giderken; berlin, viyana, prag, zagrep, belgrad, niş, trieste, ve sonunda torino'ya kadar uzanıyor yollar ve sözcükler...

    2009 senesi geliyor aklıma, aylardan eylül. gece yarısı torino’ya varmıştım, elimde kocaman bir bavul. o gece kalacağım oteli ararken ve bavulumu oradan oraya sürüklerken görüyorum kendimi, sanki dün gibi. tezer özlü'nün bavulunun çıkardığı seslerle 1982 yılında geçtiği sokakları, ben de kendi bavulumla geçiyorum, ve kendi ayak izlerimle. sonrasında; otel roma'nın önünden geçiyorum defalarca, bolonya oteli istasyonun hemen ilerisinde selamlıyor beni hep, meydanları geçiyorum peş peşe, valentino parkına gidip po nehri kıyısındaki çimenlere uzanıyorum...o da benim yolculuğumdu diyorum; istanbul’dan torino’ya uzanan yollar ve sözcükler. yollar aynı, yıllar farklı, kişiler bambaşka, biri bir iki günlük, diğeri iki senelik bir yolculuk. neyi arıyor insan hala bilmiyorum ama inanıyorum yolların, yolculukların gücüne. bazen bir bavul dolusu eşya ile bazen sadece bir ceket ile, bazen birkaç saatliğine bazen senelerce, bazen biriyle bazen yalnız, bazen varmak için bazen gitmek için, bazen aramak için bazen bulunmamak için, bazen bekletmek için bazen beklemek için, bazen kaçmak için bazen kovalamak için... çıktığın her yolculuğun bir hikaye bıraktığına. kimisi ağır sözcüklerle, mutsuzlukla, yalnızlıkla, sorularla yüklü, kimisi sözcüklerin ağırlığından uzak, mutlulukla, aşkla bezeli olsa da, yolculukların hepsi birer hikaye. hepsi birer iz; sana kalan, ve senin bıraktığın.

    yaşamın ucuna yolculuk ve tezer özlü, işte bu yüzden, kalbime dokunuyor her sözcüğü ve her kilometresiyle. bir gün, tekrar, yollara düşmek hayali gözlerimde ve ruhumda canlanıyor, ve sözcüklerim tükeniyor, şimdilik...

    “her gidiş, her yolculuk, kendi ‘benimin’ bilinmeyenine doğru, bilmek için bir iniştir.” .
  • kitabın isminin "bir intiharın izinde"den "yaşamın ucuna yolculuk" olarak değişmesi ferit edgü'nün fikridir. tezer özlü- ferit edgü mektuplaşmalarından:

    ferit edgü'den tezer özlü'ye: [20 mart 1984]

    "...
    sevgili tezer,

    "bir intiharın izinde" yürüyorum on gecedir. bu gece (az önce) 5. bölümü bitirdim (85. sayfa). bu gün, ilk elli sayfayı basımevine verdim. bir an önce çıksın istiyorum. hiç değilse bir tane yanımda bulunsun berlin’e gelirken.

    "bir intiharın izinde" müthiş bir kitap. çok müthiş bir kitap. (başka sözcün bulamıyorum.) yıllar var ki böyle bir metin okumadım. (tabii türkçe metinlerden söz etmiyorum.) buna gençlik yıllarımda, rimbaud’u, lautreamont’u, daha sonra kafka’yı, rilke’yi, hölderlin’i keşfettiğim günleri yaşattı.

    çok ender yaşanılan kimi aşklar gibi. öyle bir aşk yaşamışsındır ki, bir daha artık böylesini yaşayamam dersin. aşk sözcüğüne anlamını veren, bedenin tüm hücrelerinde, sinirlerinin her atomunda duyduğun bir duygudur. sonra bir gün, bir rastlantı, yeniden aynı heyecan, aynı coşku, aynı yoğunlukta yaşanan anlar… inanamazsın. bir düşteyim sanırsın. kitaplar da benim için böyledir. eski aşklara dönemezsin, ama eski kitaplara dönebilirsin. (kitapların ölmezliği buradan mı gelir?) bu nedenle de, yıllar var ki, gene eski aşklarımı okuyorum. dostoyevski’yi, kafka’yı, rimbaud’u… ilk kez, yıllar var ki ilk kez, bu güne değin okumadığım bir kitap, yeni bir kitap, daha kitap bile olmamış bir metin, bende böyle bir duygu yarattı.
    birkaç yıl önce, çocukluğunun soğuk geceleri için düşünüp de söyleyemediğim, dile getiremediğim buydu işte: o malzemenin öykülemeye değin, böylesi bir çığlığa dönüşmesi gerektiğini düşlemiştim. içine sıçayım edebi türlerin. romanın. öykünün. şiirin. içine sıçayım. bana yaşamın ucuna yapılan yolculuklar gerek. bu yolculuğun türü olur mu?

    kitabına ne güzel yakışırdı yaşamın ucuna yolculuk.
    ama sen intiharın izi’ni seçmişsin. hele alt başlık (pavese üzerine çeşitlemeler) kendi kendine bir haksızlık. belki başlangıçta bu izi sürmek istedin. ama sonra, sürdüğün iz, bir de baktın ki (yazıp bitirdiğinde baktın mı?) kendi izin. üstelik intiharın değil, yaşamın izi. insanlarla dolu yalnızlığın izi. (bu "insanlarla dolu yalnızlık", kafka’nın bir sözü mü, yoksa benim mi? çıkaramıyorum. belleğim öldü. birçok noktada, yaşamın birçok kesitinde, gerçekten, beckett’imsi bir ölülükte.)
    ..."

    tezer özlü’nün yanıtı: [26 mart 1984]

    "…
    o on günlük yolculukta, bu kitabı yazarken, bir kez gerçekten, otel odalarından birinde kalbim duruyordu ve ben gerçek bir yazma krizi içinde yazdım, yeryüzünden hiçbir şey algılamadan, edebiyat dışında, duygular dışında. bu yüzden "yaşamın ucuna yolculuk" dediğin gibi iyi bir ad. l.f.celine’nin "gecenin sonuna yolculuk" adına çok benzetmiyorsan, kitaba bu adı verebilirsin, belki de "bir intiharın izinde"den daha iyi olur, intiharın izi, biraz bir hafiye romanı da çağrıştırıyor gibi. bu açıdan sana istediğini yapma seçeneği bırakıyorum. pavese üzerine çeşitlemeler’i de kaldırabilirsin. pavese benim gerçekten büyük bir aşkımdır, aynı senin yazdığın gibi. zaten müşterek aşklarımız çok. dostoyevski, kafka. bir yıldır ben de yalnız kafka okuyabiliyorum. daha 40 yıl da okurum. pavase’den alıntılar, ona olan aşkımı ve saygımı zaten belirliyor. dediğin gibi, kitap benim varoluşumun ucuna yolculuk. belki bundan sonra ölümün ucuna da yolculuk edebilirim. şimdilik daha bu kitaptan kopmadım.

    beckett'imsi bir ölülükte yalnız şimdilerde değiliz. sen beckett'i çevirdiğinden beri, hakkari'ye gittiğinden beri, yirmi yaşlarında bilinçlendiğimizden beri o ölülükteyiz. kafka gibi veremden çatlamamamız, beckett kadar ölü görünmememiz, şarklılığımız yüzünden. iç dünyamızın farklı olduğunu sanmıyorum.
    ..."

    ferit edgü’nün mektubundan: [6 nisan 1984]

    "…
    bugün, "düğün hediyesi" olarak kitabının provalarını gönderdim. ama elbette bununla yetinmeyeceğim.

    son haftalarımı senin kitabın aldı. umarım, yanlışsız, içeriğine uygun özenli bir şey çıkar ortaya. gördüğün gibi, harf karakterlerini biraz büyük tuttum ki aşırı miyoplar da rahatlıkla okuyabilsin. tabii körler için bir şey yapamazdım.
    madem izin verdin, ben de adını "yaşamın ucuna yolculuk" koydum.
    kanımca, çok daha iyi oldu.
    yaşamın ucundaki de ölüm değil mi?
    celine’nin gecesine nispeten (özellikle) bu adı seçtim. böylece bir intiharın izindeki polisiyeden de kurtarmış oldum seni.
    …"

    her şeyin sonundayım / sel yayıncılık / 1.b, mart 2010 / s.40-41-44-47
  • böyle hayat dolu bir ad verilmemiş olması gereken tezer özlü kitabı olup, insanı ismiyle yanıltmaktadır.

    ölünün ardından konuşmamalı ama ölümünden sonra da okunacağını bildiğine göre bir beis görmüyorum; kitabın yky baskısında açık açık gamlı prenses tanımı yapılmış, ne kadar olabilir ki dedim alırken; ama o kadarmış yani hem de ne gam

    yeni baskıları için isim önerisi olarak "cesare pavese'nin peşinde" , "ölümün kıyısından geçerken" olabilir. bu yergi sayılmasın, hani yıllardır girdiğimiz sınavların türkçe dil bilgisi bölümlerinde sorarlardı... "bu parağrafın başlığı ne olabilir" diye... tam da böyle olabilir.

    kitabın en etkileyici ve tüm pesimistliğine rağmen -inanmak istenilmese de- inanılası cümlelerinden biri:

    --- spoiler ---
    her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu"
    --- spoiler ---
  • gitme isteğini, gidebilmeyi ama en çok kendine gitmeyi, içine sıkışmışlığı anlatan gri renkli tezer özlü kitabı. derinlemesine irdelenmesi gereken duyguların taşkınlığıyla söylenmemiş sözcükleri olan ve duran her şeyin kendini sıktığını ve yaşamı gitmek olarak algılayan, bir yazarın anlatısı değil, yaşamın ucunda olmayı bir türlü yaşamayı kendine yakıştıramayan bunu bir türlü beceremeyen bir yazarı anlatır bu kitap.

    ''karşıma çıkan her şey yetersiz. soluduğum her şey yetersiz. dalgalar, odalar, mekanlar, sevgiler yetersiz. suların tadı yetersiz. günlerin uzunluğu yetersiz. haftanın günleri yetersiz.''

    ''tren raylarını severim. bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı, uymak zorunda olmamayı anımsatır. tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için.''

    ''nice istasyonlarda, nice limanlarda, havaalarında duraklarım. her gidenle gitmek istedim. her yolculuğa çıkmak hiçbir yere gitmesem de, sürekli yolculuklarda olduğumu algılamakta geç kalmadım. ama genç yaşlarda, henüz bana, yaşamı yaşanır kılan bu duyguya varmadan önce, gidememek, derin, derin, derin bir acıydı.''

    ''her şey geçiyor. hiçbir şey geçmese de.''
  • "santo stefano belbo'da, neden bu kadar erkekle ilişkim olduğunu da kavrıyorum. kendi sınırsızlığım içinde yalnız kalmaktan korkuyordum ve bir insanın sınırlarına gereksinmem vardı. oysa şimdi kendi sınırsızlığım içinde, yaşamı her zamankinden daha derin algıladığıma göre, bundan sonra hiç korkmamaya kararlıyım. insanın kendi kendinin yükünü taşıması, diğerlerinin yükünü taşımasından daha rahatlatıcı." (sayfa 101)
  • yoruluyorum okurken, çokça canımı yakıyor sözcüklerin dizilimi, elimden bırakıyorum, suçlu gibi geziniyorum sonra gözüm kapaktaki fotoğrafta.. sonra dayanamıyor tekrar başlıyorum kaldığım yerden.. elime aldığımdan beri böyle bir ilişkimiz var bu kitapla..
  • insanın yüreğini sızlatan bir yapıt. bazı kitaplar vardır, soluksuz okuyup bitirirsiniz. ancak bu kitabı hemen bitirmek mümkün değil, soluğunuz yetmez.
  • ben böyle içten kelimeleri az duydum. belki benim ve çevremin salaklığıdır hani de mesele ben değilim. okuduğum bu satırlardan beri tezer özlü dilimin döndüğüdür,tercümanımdır adeta. saygıyla eğiliyorum önünde...

    ""sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. ve hepsine haykırmak istiyorum. onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey. ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin "medeni durum" dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak, ya da sayılmak benim gerçeğim değil. bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. hem de hiç bir çaba harcamadan. belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzene ayak uydurmak o denli kolay ki…

    ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. aranızda dolaşmak için giyiniyorum. iyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. aranızda dolaşmak için çalışıyorum. istediğimi çalışmama izin verdiğiniz için. içgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz.

    yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. evlerinizle. okullarınızla. iş yerlerinizle. özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim, dirilttiniz. yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. aç kalmayı denedim, serum verdiniz. delirdim, kafama elektrik verdiniz. hiç aile olunmayacak bir insanla bir araya geldim, gene aile olduk. ben bütün bunların dışındayım. şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum."