şükela:  tümü | bugün
  • bir aile sıcaklığına hep hasret duyar.. ne yapsanız bu eksikliğin yerini dolduramazsınız.. duygusal anlamda hep bir takım eksiklikler yaşayacaktır.. her şeyi öğretmeni olur.. tüm sevgiyi ve hayranlığı bir zaman sonra ona gösterip yine ondan ilgi ve sevgi bekler.. hayat kendisi için zordur ve öğretmenin de işi çok hassas ve zordur..
  • olması gerekenden erken büyüyen çocuktur. benim kendi kararımdı yatılı okulda okumak. fen lisesi diye ölüyorduk o zaman. babam bana gitme demişti, ben kızımı dizimin dibinden ayırmam diye de büyük bir laf etmişti kendisi. bende de inat o biçim tabi, gidicem diye tutturdum. sonunda kaydoldum okula. babam bana artık sen bu evden çıktın, şimdi liseye gidiyorsun, sonra üniversite, sonra da evleneceksin zaten, bir daha dönmeyeceksin artık dedi. o zaman biraz içime oturmuştu, dışlanmış hissetmiştim kendimi. ama en çok annem beni okulun ilk günü bırakıp gittiğinde koymuştu. yorganın altına saklanıp gizli gizli ağlardım geceleri. sonradan öğrendim ki sadece ben değilmişim yorgan altında ağlayan, bir çok arkadaşım da benim gibiymiş.
    zamanla alıştım sonra, ama yatılı okulda büyümek bir anlamda almancı gibi olmak bence. hiçbir yere ait hissedemiyorsun kendini. okula gidersin evi özlersin, annenin yemeklerini, televizyon açıp ayağını uzatıp izlemeyi. eve gidersin yavaş yavaş uzaklaştığını farkedersin, yapılan espriler bile senden uzak, anlamak için arada kaçırdığın üç ayın anlatılması lazım. sonra bir bakarsın annenle kardeşinin ilişkisi seninle olduğundan farklı olmuş, evde kalan destek olmuş tabi, arkadaş gibi olmuşlar, sense misafirsin tatil sonu yolcusun. bir de tabi evdeyken okulu, arkadaşlarını özlemek var. sürekli küfrettiğin hocanı bile görsen boynuna sarılacaksın neredeyse. çünkü artık ikinci bir ailen olmuş, sen hastayken başında bekleyen arkadaşların var. kimselere anlatmadığın sırlarını bilen dostların. iki arada bir derede kalıyorsun yani.
    yine de herşeye rağmen her zaman özlenendir yatılı okul. ve yatılı okuldaki arkadaşların her zaman kardeşlerindir senin. yatılı okulda büyüyen çocuk ayaklarının üzerinde durur her zaman hayata karşı dimdik.
  • tersi olmayan çocuktur. velhasıl yatılı okulda büyümeyen yoktur. illa bir çamaşır yıkar o çocuk, bir hasta arkadaşına bakar, gömleğinin düğmesini diker, hasret çeker...
  • akranlarindan erken olgunlasir, aslinda olgunlasmak zorunda kalir.
    baska aileler edinir kendine o 15-20 kisilik odalarda.
    "bilmiyordum, sayende ogrendim, tesekkur ederim." deme olgunluguna daha o yasta erisir, zira kendinden cok daha iyileri, cok daha zekileri oldugu gercegi ile karsilasir.

    ilk zamanlar kolay kolay uyku girmez gozune.
    evini, evde biraktigi her seyin, herkesin kokusunu ozleyerek aglar sessiz sessiz yataginda.
    hele bir de karanliktan korkuyorsa...
    geceleri korktugunda yanina sokuldugu annesi yoktur artik.
    bu yetmezmis gibi, annesinin sesini ozlediginde elini goturecegi bir cep telefonu da yoktur.
    hatta kimsenin yoktur. birkac tane durumu iyi olan arkadasi disinda.

    ayni odayi paylastigi insanlar da kardesleri degildir artik.
    ulkenin dort bir yanindan, farkli farkli kulturlerden, bambaska insanlarla ayni odayi paylasmaktadir artik.
    gurultu olur odada, uyarmaktan cekinir. ve hatta bilakis, uyumaktan vazgecer ve o da katilmaya baslar gurultulu muhabbete...

    sabahlari annesinin opucugu ile uyanmak artik cok tatli bir anidir onun icin.
    zira artik belletmenin "kalkma vaktiii!!!" sesi ile uyaniyordur yeni gune.
    ilk birkac gun kahvalti da yapamayabilir.
    ama korkmasin, zamanla o kahvalti oylesine keyifli, oylesine bal gibi şeker gibi gelir ki ona... zamana biraksin, alisacaktir.
    her sey kuralli, programlidir yatili okulda.
    uyanma saatin, kahvalti saatin, yemek saatin...
    ogle yemeginde upuzuuuun bir siraya girmesi gerektigini gorunce ilk gun, gozleri dolar.
    hatta lise son sinif ogrencilerinin onlere kayak yaptigini gorunce dayanamayip tuvalete kacip aglar. :)
    ama zamanla buna da alisacaktir. ne de olsa onlar okulun en kidemlileri, en emektarlaridir. universite sinavina hazirlaniyorlardir ve onlara saygi duyulmalidir...
    hatta oyle bir alisir ki bu duruma, kendisi lise son sinifa geldiginde, kendisi de kaynayiverir lise 1'li minişlerin önüne önüne...

    uzun kuyruklar sadece yemek esnasinda olsa iyidir.
    bir de ankesorlu telefon kuyrugu vardir cok meshur...
    her aksam belli bir saatte, ailesi ile konusabilmek icin beklemeye koyulur o sirada.
    ve nedense, ilk gun yemek sirasinda beklerken gozleri dolan bu cocuk, bu sirada beklerken bir kez bile "of" dememistir.
    cunku biliyordur ki herkes bir anne kuzusudur, ve onun önündekiler de ailelerinin sesini duymak icin oradadirlar.
    ve ailenin sesini duyabilmek icin, gerekirse saatlerce bekleyebilir bu cocuk...

    guzeldir be yatili okul.
    zordur. ama cok ogretir. ve erkenden ogretir.
    acitarak ogretir belki ama, olsun...
    "iyi ki de gitmisim" dedirtir sana sonra.
    seneler sonra animsarken o gunleri, ve hatta yazarken boyle, gozlerinin dolu dolu olmasindan da bellidir bu zaten...
  • huznuyle sabah sabah adamin amina koyan cocuk.

    (bkz: cocuk huznu)
  • 3 sınıfa ayrılması gereken çocuktur.
    - 7 yaşından itibaren yatılı okulda büyüyen çocuk
    - 12 yaşından itibaren yatılı okulda büyüyen çocuk
    - 15 yaşından itibaren yatılı okulda büyüyen çocuk

    bu üçü birbirinden dağlar kadar farklıdır. ben 12 yaşından itibaren yatılı okulda büyüyen çocuksınıfına giriyorum, yani tam ortadayım, yaşadıklarımı düşününce 7 yaşından itibaren olanlara içim çok fena acır, 15 yaşından itibaren olanlara ise kıçımla gülerim.

    bu konuda uzun uzun yazılır ama o günlere dönüp şimdi işyerinde gözlerimizi doldurmayalım.*

    edit: uzun yazmıyim dedim ama arşivimde olan 31.01.2003 tarihli tuba akyol yazısını da paylaşmadan edemeyeceğim, buradan kendisine tekrardan teşekkürlerimi iletiyorum.

    "yalnızlık ömür boyu"

    yalnız büyüyen çocuklar en çok yalnızlıktan korkarlar. kimi büyüdüğünde de bu korkuda takılı kalır; "yalnızlık yollarına pusu kurup onu bekliyor" sanır. kimi "tam" olarak sahip olunabilen tek şeyin yalnızlık olduğunu artık bildiği için, "yalnızlık ömür boyu" diyerek onu sevmek zorunda kalır...

    her cuma ve her pazar şehirlerarası otobüslerle iki hayat arasında gidip gelerek büyüyen çocuklar vardır. camdan akıp giden yolu ezber etmekten sıkılınca "bulutları benzetmece" oyunu ile tek başına zaman tüketmeye çabalarlar.
    yalnız seyahat eden küçük çocuklar uykuları gelse bile tekinsiz otobüslerde uykuya geçemezler. yan koltukta uyuyan yüze bir mazi uydurarak, şarkılardan fal tutup şarkı sözlerini ezberleyerek, radyodan maç dinleyerek eğlenirler.
    belledikleri bir ağaç, bir ev, bir tabela, bir benzin istasyonu vardır mutlaka; yolu azaltmak için onun yolunu gözlerler.
    öyle sık gider gelirler ki tüm çocukluklarına rağmen otobüs hedefe vardığında acele etmez, geride bir şey bırakmamak için yaşlarından büyük titizlenirler.
    ve boylarından büyük bavullarıyla otogarda beklerken ya biri beni almaya gelmezse düşüncesiyle titrerler.
    sonra bir gün aslında karşılayacak olanı beklerken geçen o birkaç dakikayı, hatta bu titremeyi bile sevdiklerini fark ederler. artık gelenleri eskisi kadar sabırsız beklemezler.
    büyüdüklerinde onları sürgün edenleri affederler, anlarlar, tüm bunlara kendi iyilikleri için katlandıklarını bile kabul edebilirler... ama ne zaman demli çay kokusuyla uyansalar mutlaka ağlarlar. çünkü onların çocukluğu, hazırlanması gereken bavullar yüzünden yarım kalmış bir pazar kahvaltısıdır.
    otobüse yetişmek için daima bir filmin, bir dizinin, bir şarkının, bir kitabın, bir konuşmanın, bir kahkahanın yarısında çıkmaları gerekmiştir.
    çocukken evinden sürgün edilen çocuklar kendilerini hiçbir kente, hiçbir yatağa ait hissedemeyerek bölünürler. en çok nereyi özlediklerini bilmeden özlerler. hep biraz eksik oldukları, hep o eksiğin özlemini duydukları için yalnızdırlar.
    neden "tam" olamadıklarını bir türlü anlamayacak kadar da çocukturlar, hırçındırlar, kızgındırlar.
    iki hayatın kesişim kümesinde, ne tarafa gitse öbür taraftan çekiştirilerek büyüyen çocuklar öyle yalnızdırlar ki en çok yalnızlıktan korkarlar.
    kimi büyüdüğünde de bu korkuda takılı kalır; "yalnızlık yollarına pusu kurup onu bekliyor" sanır.
    kimi "tam" olarak sahip olunabilen tek şeyin yalnızlık olduğunu artık bildiği için, "yalnızlık ömür boyu" diyerek onu sevmek zorunda kalır...

    ***

    yalnızlığı otobüs yolculuklarında ya da başka bir yerde; ama işte çocukluğun o savunmasız günlerinde idrak edenlerin hem şansı, hem şanssızlığıdır: onlar sevdiklerine bile bağlanamazlar. herkesin kendi kaderini yaşadığını bildikleri için kimsenin yazgısı olmaya çalışmazlar. yazgılarını da kimsenin eteğine bağlamazlar. kendilerinden başka kimseye hesap vermeyecekleri bir hayat kurar, onu yaşarlar.
    ve asla bir pazar kahvaltısını yarım bırakmazlar!
  • hep yalnızlık hep bir eziklik hissi mevcuttur yüreğinde. mezun olduğunda hiç bir zaman bir araya gelemiyecek ailesini geride bıraktığını çok çok sonradan farkeder. hasta olduğunda sadece arkadaşlarından şevkat görür.
  • çok erken büyüyen insan formatıdır. aslında çok iç burkucudur keza hiçbir zaman yaşını yaşayamaz bu insanlar. kendisinden yaş olarak daha büyük insanlarla rahat ederler genelde. kafalar o şekilde programlanmış oluyor ne yazık ki. narin olmazlar, kırılganlıkları bitmiş, nasır dolu kalbe sahip olurlar. insanları hayatlarından silmek veya yeni insanı hayatına katması çok çok kolaydır. küçüklüğünden beri insan izlediği için, algısı çok geniştir. sadece anne babayı değil; tanımadığı bir sürü adamı bir gözle kontrol etmek zorundadır.

    bir tarafı hep çok mutlu, bir tarafı hep mutsuz insandır. yüzü hiçbir zaman tam gülmez. hep birşey eksik kalmıştır bu insanların hayatında. 28 yaşıma geldim eksik olan şeyi belirleyemiyorum ama hep onu arıyorum.

    bir garip insanlardır bu adamlar.