şükela:  tümü | bugün
  • yazın bahçemizde bir deri bir kemik, kirli mi kirli, gariban bir kedi peydah olmuştu. canlı cenaze gibiydi, hastalıktan sesi bile çıkmıyordu. barınakta tedavi ettirdim, oradayken sanırım temizlemişler de, akça pakça oldu ama hala çok zayıftı. aylardır biraz kilo alsın diye uğraşıyorum, bugün ilk kez sırtına dokununca kemikleri sivri sivri gelmedi elime. iyi beslendiği için bir süredir burun akıntısı da kesilmişti. aylar önce uğur olsun diye o bir deri bir kemik hayvana gürbüz adını vermiştim, adını gürbüz koyarsam gürbüz olur belki diye. sanırım dileğim kabul oluyor, tarif edemeyeceğim kadar mutluyum.
    bu da gürbüzcük.

    edit: efenim gürbüz gayet iyi, kar kıyameti rahat atlatıyoruz. ancak yukarıda anlattığım mucizede benden başkalarının da payı varmış. yeni tanıştığım kedisever komşu söyledi, o ve kızı da veterinere götürmüşler gürbüz'ü, vitaminler vermişler. bu da iki kat mutluluk sebebi benim için, böyle güzel insanlarla bir arada yaşıyor olmak.

    büdüt: resmini paylaştığım onun için umutla dolduğum bir sokak kediciği olsun da kısa sürede ölüp gitmesin. gürbüz öldü arkadaşlar. bu entry'den kısa bir süre sonra kötüye doğru bir gidişat başladı. barınağa götürdüm, çok hasta kedi var, özele götürecek durumum yok hepsini ama hala suçlu hissediyorum. sarılık olmuş gürbüz. barınakta şansı yoktu zaten. özelde belki iyileşirdi ama zor, pahalı ve uzun bir süreç. gitti kehribar gözlü tatlı gürbüzüm. bana bu resim kaldı yadigar.

    gidiyor bahçe bebelerim bir bir, hastalıkların pençesinde... sokak hayvanlarını arkadaş edinmeyin kendinize. insanın neredeyse 2-3 haftada bir arkadaşını kaybetmesi nasıl bir şey biliyor musunuz? yaklaşmayın onlara, arkadaş olmayın onlarla. sokakta sadece ölüm var. kısacık süreler içinde ölüp gidiyorlar, kalbinizde kocaman onulmaz yaralar bırakarak...
  • geçen hafta oğlumuzu kreşe yazdırdım. özel eğitim aldığı okuldan çıktıktan sonra iki saat oyun grubunda diğer çocuklarla oynasın, onlarla aynı masada yemek yesin, yaşıtlarını görebilsin istedik.

    okulun sahibini görmeye gittim ve durumumuzu tüm detaylarıyla anlattım. oğlumuzun konuşamadığını, dikkat eksikliği sebebiyle herhangi bir oyunu sürdürmesinin çok zor olduğunu, başkasıyla yemek yerken rahatsız olduğunu, zaman zaman aşırı hareket isteği duyup düz duvara tırmandığını söyledim. diğer çocukları engellemek istemediğimizi ama aslında ihtiyacımızın tam olarak da diğer çocuklar olduğunu, olası aksilikleri engellemek için bakıcısının gölge öğretmeni olarak her an oğlumuzun yakınında olacağını belirttim.
    hiçbir şeyi gizlemedim, gerekirse tam gün parası vermeye razı olduğumuzu bu tür durumlara alışık olduğumuzu söyleyince kadın güldü bana.
    "iki saat geliyorsa ona göre ödersiniz, diğer aileleri ve çocukları merak etmeyin, ben burdayım, çocuğunuz bize emanet, el birliğiyle toparlayacağız" dedi.
    mücadeleye, gerekirse savaşa gitmiş birinin dayanışmayla karşılaşması pek rastlanan bir durum değildir, afallıyorsunuz. içimden kadına sarılmak geldi ama zırhım müsaade etmedi.

    her gün soruyorum bakıcısına bugün naptı, ne yedi, çocuklara yaklaştı mı, oyunlara katıldı mı diye. dün akşam üstü telefonuma bir video geldi, 5 yaş grubu olarak bahçedeler, öğretmenleri içinde yönergeler olan bir şarkı söylüyor. çocuklar da hem şarkıdaki yönergelere göre dans ediyor (zıplama, sağa sola sallanma, hayali elma toplama, ismi söylenince yere oturma gibi) hem de şarkıya eşlik ediyor. kamera bizimkinde, yakında da 4-5 çocuk var. bilmeyen biri oğlumun farklılığını anlayamaz, o kadar güzel ki, salya sümük izliyorum. bir de bir kız çocuğu var dans ederken sık sık bizim oğlana bakıyor, kolunu okşuyor, baya seviyor yani bizim danayı. belli ki beğenmiş.
    şarkının sonunda herkes yanındaki arkadaşına sarılsın deniyor. bir anda herkes birine sarılıyor ama bizimkine kimse kalmıyor. çok kısa bir an ne yapacağını bilemeden öylece kalakalıyor. ben bıçaklanmış gibi bir acı hissediyorum o kısa anda. sonunu izlemek istemiyorum aslında ama kendime diyorum ki "alıştır kendini bunlara, daha iyi günlerdesin." ama o kız var ya hani, sarıldığı diğer küçük kızı bırakmadan oğluma da açıyor kollarını, bizimki de hemen sarılıyor. üç yavru sarmal şeklindeyken bitiyor video. dünyanın en güzel kısa filminde oynuyorlar benim için. dün akşamdan beri kaç kere izledim bilmiyorum. kendimi hep en kötüye alıştırmaya çalışsam da deli gibi korkuyorum oğlumun yalnız kalmasından. dün o kız açtı kollarını, belki bu güzel günlerin habercisidir.

    neyse ben gidip müstakbel gelinime beşibiryerde gibi bişey alayım. ne alınıyor ya gelinlere, ontaş alayım, at alayım. *
  • dün oğlum doğacak, nasıl olacak diye tedirginken bugün sağlıklı olduğunu görmem. doktorumuz da sağlıklı dedi.
  • oğlumun otizmine eşlik eden bir yeme problemi var. 2.5 yaşına kadar her şeyi yiyen çocuk bir gün mantı dışındaki yemekleri yemeyi bıraktı.
    katı gıdaya geçtiği günden itibaren brokoliden kuşkonmaza, biber dolmasından lahmacuna, bamyadan kaz ciğerine kadar her şeyi yiyen çocuk gitti, öğlen çorba ve tost, akşam sadece mantı yiyen bir çocuk geldi. meyveyi bile rendelenmiş şekilde sadece yoğurtla yiyor. (evladım, ben küçükken "baba, evi satalım o parayla karpuz-kavun alalım" demiş biriyim, sen de benim oğlumsun diyorum ama nafile)
    2 senedir her akşam mantı yiyor, bilmem sıkıntımı anlatabildim mi? ha tabi benimle dans eden de kim olduğumu bilecek, ne ıspanaklı, pırasalı, fasulyeli mantılar yedirdim, ruhu duymadı.

    her ay düzenli olarak mantı yerine başka bir yemek denemesi yaparız ama ağlamalar, etrafa saçılan yemekler, benim sinirlerimin tepeme çıkması, evdeki huzurun yerini gözyaşları ile süslenmiş küsmelerin alması ile son bulur. pes ederim, yine mantı pişirilir.(ben bu takıntı başladığından beri mantı yemiyorum, nefret ediyorum mantıdan, düşmanım gibi bişey oldu)

    bu ayın başında karar verdim, bakıcıyla plan yaptık, bu sefer o pes edecek. ufaktan başladık, biraz da aç bıraktık. taneli çorbaları azar azar kabul etti. azıcık da meyve ısırdı. ama pek mutlu değil, bariz açlıktan yiyor.

    geçen hafta iş seyahati için evden ayrılmam gerekti. öncesinde tüm programı yaptık, öğretmenleri, evdekileri, doktoru bilgilendirdim. ben yokken yapılacaklar, gidişimin etkileri vs. ben yine her ayrılıkta olduğu gibi yaşlandım.

    her gün bakıcısı ve babasıyla konuşuyorum, durumlar stabil. dün akşam bakıcı beni aramış, duymamışım. açıkcası çok korktum çünkü beni seyahatteyken hiç aramaz. elim titreyerek geri aradım. o an aklımdan geçenleri yazmak istemiyorum çünkü ben bir manyağım.
    telefonu açar açmaz atladı bizim bakıcı,
    +ya niye açmıyorsunuz telefonumu?
    -noldu, çabuk söyle?
    +oğlun bugün bişey yaptı.
    -konuşsana kadın, ölücem şimdi.
    +8 tane köfte yedi. hem de severek ve isteyerek.

    hani platonik aşkınız sevgiliniz olur da, size ilk kez "seni seviyorum" der, ya da ne bileyim o çok istediğiniz arabayı alırsınız, maaşınıza %100 zam yapılır. hah işte bunları toplayın ve bildiğiniz en büyük sayıyla çarpın. işte o kadar mutluyum. köfte yemiş ya, köfte.
    aklımı kaçırıcam.
  • oglum saglikli buyuyor, esimi seviyorum, o beni seviyor, borcum kalmadi. motosikletime huzurla binebiliyorum.
  • 3 yıl evveline kadar istanbul'daydım, sonra daha ufak bir büyük şehre taşındım. yaklaşık 5 aydır da onun bir ilçesinde yaşıyorum. kısmetse bu hızla birkaç seneye kalmaz, dağ başına taşınırım, hayırlısı. neyse, burası hayli küçük bir yer. nüfusu yazın 10 katına kadar çıksa da, yaz bitiminde hep tanıdık yüzler göreceğin kadar azalıyor.

    konumuza dönersek, bugün belediye şöyle bir anons geçti: "ilçemizin cedit ali paşa mahallesinde, 1 adet ev kedisi bulunmuştur. kaybedenlerin belediye zabıta amirliğine müracaatları önemle duyurulur."

    sahne gözünde canlandı mı? kediyi birisi buluyor, zabıtaya götürüyor, zabıta onu kabul ediyor ve anons yapıyor.

    böyle anonsları büyük şehirde duyamazsın işte. insanlar kalabalıklaştıkça medeniyete yaklaşmıyorlar aslında, ondan uzaklaşıyorlar. daha bir yükselme hırsıyla, daha bir içgüdüsel ısrarla mücadele ediyorlar.

    çevresindeki insanları, hayvanları, ağaçları, çiçekleri, böcekleri, kendi doğasını birinci dereceden ilgilendiren her şeyi kaçırıyorlar. en fenası da, hayatı kaçırıyorlar.

    e tabii insan, ev kedisi bulunmuştur anonsu duyunca mutlu oluyor bunları düşününce. bugünkü bu.
  • su entrymi hatirlayanlar olacaktir:
    (bkz: #51264518)

    uzerinden 1.5 yil gecmis. dun, calistigim yere iki kisi girip etrafa bakmaya basladi. bir de ufakliklari var ortalarinda. yabanci simalar. dikkatimi cekti onlari izledim ben de. tam o esnada goz goz gelince cocuk ziplaya ziplaya "orda orda iste orda" diye bagirdi beni isaret ederek. durum boyle olunca n'oluyo ya diye korktum bir an. kimin tavuguna kışt dedik acaba diye bir dusundum ama aklima bir sey de gelmiyor. kendi halinde, efendi gibi yasayan insanlariz.

    merhaba dediler samimi bir tebessum esliginde. biz kiara'nin annesi ve babasiyiz. kiara kim ya diyorum icimden ama evet deyip basimi salladim devam etsinler diye.

    "gecen sene kizimiz kayboldugunda o'nu bulup sahip cikip ilgilenen, polis cagirip teslim eden kisi sizdiniz, degil mi?" deyince taslar yerine oturdu hafif hafif. "evet bendim. uzun zaman sonra gorunce taniyamadim ufakligi, kusura bakmayin" dedim.

    "kiara'nin kreşinde ogretmenleri, soguklar basladigi icin kış'ı temsilen herkesten bir sey yapmasini istemis. bizimki de bunu yapmis:

    http://i.hizliresim.com/nexlbr.jpg

    az once onu almaya gittigimizde tutturdu mavili abi'ye vermek istiyorum diye. "mavili abi" sizsiniz bu arada. (malum gun mavi giymisim hatirlamiyorum) o gunden beri sizden pek cok kez bahsetti. cocukluk kahramani gibi bir seysiniz o'nun icin. daha once de yaniniza gelmek istemisti ama rahatsizlik vermekten cekindik. bugun bu hediyeyi size yaptigini soyleyince cok duygulandik ve getirdik umarim kabul edersiniz" dediler.

    daha konusmanin ortasinda coktan gozlerim dolmustu tabii benim. gidip sarildim, aldim kucagima. ayak ustu biraz muhabbet ettikten sonra gittiler. kapidan cikarken arkasini dönüp eliyle bi öpücük gönderisi vardi ki, gormeniz lazim.
  • bebek doğurttum bugün ilk kez. :)
  • benim yıllar önce yediğim bir haltı, bugün telafi etmiş olmam. anlatayım

    annemin üniversiteden çok yakın bir arkadaşı varmış. ismi nejla. sırdaşı olmuş. dostu olmuş. beraber deli dolu bir üniversite hayatı geçirmişler. üniversite bittikten sonra da görüşmeye devam etmişler. sonra ben doğmuşum. rivayete göre beni çok sevmiş bu dost abla. daha sonra bu nejla ablamız, ailesi ile başka bir şehre taşınıyormuş. evleri hazırmış. o aralar 2 yaşında falanım ben. yıllar desen 1990 falan. anneme o evin telefonu ve adresi yazan bir kağıt vermiş. o ara bizim ev telefonu bağlanmamış. annem: "ben seni ararım merak etme" diyerek yolcu etmiş arkadaşını.

    ama ben o küçücük velet halimle ne hikmetse arkadaşı gittikten bir kaç gün sonra o kağıdı bulup yakmışım. annem çok üzülmüş bu duruma. bizde 1-2 ay sonra kendi evimizden taşındık. "bir gün gelip bizi arasa bulamayacak yani" yıllarca çok aramış araştırmış ama kendisinden bir iz bulamamış. facebook dünyası geldiğinde bende kendisini aramış ama bulamamıştım.

    bu bizim kimlik bilgilerimizin internette ortaya çıktıktan sonra kafama dank etti. adresten belki bir şekilde ulaşabiliriz diye. yazdım ismi ama soy isim de yok bizde. annemin bu arkadaşın babasının ismini bilmesinden şansımıza buldum. yaşayıp yaşamadığını da bilmiyoruz. elimizde tek bir adres var. ankara'da olan bir adres.

    tek çare mektup yazmaktı. annem heyecanla bir mektup yazdı o adrese. en hızlı şekilde ulaşsın dedik. ulaşıp ulaşmayacağını bile bilmeden. aradan geçmiş 25 yıl.. umarım dedik ulaşır..

    bugün telefon çaldı.. annemin "nejlaaaaaaaa" diye bir sesiyle uyandım yataktan.

    (bkz: mission complete)
  • oğlum anasinifinda. her veli sınıfta etkinlik yapıyor. ben yaptım bugün. sonra oğlumu aldım, yemeğe götürdüm. sohbet ederek eve geldik. kediler, köpekler, arabalar derken uzun bir süre yürüdük ama "yoruldum" demedi. gece yatağa yattı, rutin haline gelen gün içinde neler oldu konuşması yaparken "anne, bugün hayatımın en güzel günüydü" dedi. onu mutlu ettiğim için çok mutlu oldum.
    daha 6 bile değil yaşı. daha mutlu günleri olsun.