şükela:  tümü | bugün
  • günlerdir kafamı kurcalayan bir düşünce bu. düşünceyi tetikleyen ise albert camus'nun şu sözü oldu: ''dünyanın derin anlamını duyar gibi olduğum her seferde, onun basitliği şaşırttı hep beni''. hayata dair yüklediğimiz anlamların aslında bir hiç olduğunu, anlamlandırmak için hayatımıza birçok araç sokmamızı fakat amaç arayışından uzakta oluşumuzu anlatıyor bana bu söz. sanki yaşadığımız basit hayatların üstüne bulabildiğimiz ne varsa atarak biraz olsun gerçeği gizlemeye çalışıyoruz.

    bir başka sözünde camus ''insan parası varsa çalışmak zorunda kalmaz. böylece zamanı satın alır. bu kalan zamanda da kendini mutlu edebilecek şeyleri yapar. yani para mutluluğu satın alır.'' der. bana kalırsa bu sözde bir eksik taraf var. 'mutlu edebilecek şeyleri yapar' değil daha çok bu şeyleri 'arar' gibi geliyor. mutluluk o kadar kolay bulunur bir şey değil. mesela çoğu insanın işleri elinden alınsa ve hayatlarını idame ettirecek miktarda para ödemesi yapılsa, geriye kalan devasa zamanını dolduracak aktivite bulamaz kendine. yaptığı işle özdeşleşmiştir çoğu. bu iş elinden alındığında ise arda kalan zamanda kendini sürekli mutlu edecek bir 'şey' arayışına düşer. halbuki yaptığı iş, bu arayışı tetikleyecek mekanizmaları unutturmuştu esasen. yani böyle bir arayışa gündelik hayatın yoğun akışında girişmezdi. mesela kimisi erkenden evlenir. bir boşluk hisseder hayatında ya da öyle olması gerektiği için evlenir. bu eylemin sonucunda da hayatın basitliği, sıradanlığı maskelenir. çocuk yapılır ve artık insan kendi benliğinden daha çok değer verir çocuğuna. maske takma ihtiyacı da ortadan kalkmıştır.

    sizin için nedir bu motivasyon? hırs mı, intikam mı, umut mu, hayaller mi ya da mesleğinde sonuna kadar ilerlemek mi ya da kariyer basamaklarını hızla tırmanmak mı, evlilik mi, çocukları düzgün yetiştirme ideali mi, dünyaya bir eser bırakma ihtimali mi veya dünyada ufak da olsa bazı aksayan yönleri düzeltmeye çalışmak mı?

    1 ay sonra gelen edit: başlığa yazılan entrylerin yaklaşık yarısını okumuşumdur sanırım. çoğunun ortak özelliğinin 'kendini kandırma' temalı olduğunu gördüm. okuduğum entrylerin bir ortak özelliğinin de aile yakınlarına bağlılıktan gelen bir motivasyon olduğunu anladım. bu gibi insanların kendilerine ait motivasyonu olmadığı aşikar. kendisini dünyaya getiren ebeveynlerini veya dünyaya getirdikleri çocuklarını motivasyon kaynağı olarak görmüşler. iki durumda da edilgen konuma düştüklerinin farkındadırlar umarım. kimisi entrylerinde motivasyona gerek olmadığını, yaşamın devamında etkin olanın, içgüdü veya yaşamı devam ettirme iradesi olduğunu savunmuşlar. bu biyoloji biliminin alanına giriyor ve evrimsel açıdan bir yorumlama olarak görünüyor. ben daha insani tarafından bakmaya davet etmiştim. ama nihayetinde bu da bir cevap oluşturmuştur tabi ki. kimisi ise 'geleceğe dönük bilinmezliğin merakı' tezini ortaya koymuş. sanırım kendimi en yakın bulduğum tez buydu. bu merak ve bilinmezlik bizi ayakta tutuyor ve motive ediyor. geriye kalan birçok şey asıl meselenin yanında bir figüran bana kalırsa. çoğumuzun asıl meseleyi ıskaladığına şüphem yok. editi de arthur schopenhauer'ın bir aforizmasıyla bitireyim: "insan başta hiç mutlu değildir; ama bütün hayatını kendisini mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca düşkırıklığıyla karşılaşır. sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri, donanımları yok olmuş bir şekilde gelir. ondan sonra da mutluluk ya da mutsuzluk aynıdır. çünkü hayatı içinde bulunduğu her dakika yok olan andan fazlası değildir."
  • “ya daha iyisi olursa ?” mantığıdır
  • birgün green card çıkar herhalde diyerek
  • sevmediğim ve beni sevmediğini bildiğim insanları göt etme arzusu
  • şöyle bir hayatta mümkün olmayandır

    (bkz: hayati kaçırmış fakir yalnız ve depresyonda olmak)
  • şu an için sadece annem olduğunu düşünüyorum, yoksa bilmiyorum sonrasını düşünürüm
  • oğlumu iyi bir ‘insan’ , vicdan sahibi bir birey olarak yetiştirmek.. bu topluma en büyük borcum..
  • istediğim hak ettiğim saygıyı almadan gitmiyorum
  • on numaranın çıkma olasılığı. bak düşün, loto vesaire gibi büyük te değil; en fazla 300 bin, o da birkaç hafta çıkmayacak falan. 150-200 bin yeter bana, fazlasında gözüm yok. sonra oturur, camdan gelip geçene bakarım; '' nereye koşturuyor bunca insan?''

    tüm beklentim bu, evet hepsi bu. ya ne olacağıdı ki zaten; en sonunda herşey boka sarıyor. en iyisi hiç başlamamak.
  • tüm dertlerin, sıkıntı ve kaygıların gelip geçiciliğini ve en sıkıntısız anında dahi, sıkıntı yokluğunun huzursuzluğundan muzdarip olmuş olmakla, hayattaki tüm acı/tatlı deneyimlerin idealinin olmadığını fark etmiş dolayısıyla hayattan bir şey beklemiyor olmasıdır.
    ideal yaşam yoktur.
    bunu bilince insan bir “koy götüne” kıvamına geliyor ve eğlenmeye de başlıyor.
    böylece zaman geçiyor ve sen hayatta kalıyorsun.