şükela:  tümü | bugün
  • selami, yirmili yaşların son çeyreğinde, temiz yüzlü, uzun boylu, esmer, hafiften saçları dökük ve patronuna göre prezantabl biriydi. aslında hayali prezantabl olarak giyim mağazasında çalışmak değildi. bu işe başlayalı üç yıl olmuştu. hayalinde satış elemanı olarak çalışmak yoktu. fakat kader, bir örümcek titizliğiyle ağlarını örmüştü.

    patronu selami'yi çok seviyordu. çünkü kendisinden tam üç yıldır bir kere bile zam istememişti. bu nedenle çalışanını mükâfatlandırmak istedi ve mağazaya yemek söyledi. selami’yi de odasına çağırdı. selami çekingen tavırla odaya girdi, yemeğini önüne aldı, paketini açtı. ve tabağında mantı vardı. ifadesiz bir bakışla tabağı incelerken bir anda üç yıl öncesine gitti:

    okulun bitmesi, askerliğin yapılması, yaşın kemale ermesi gibi zincirleme hayat kazalarının arka arkaya gelmesi sonucunda kendisine bir ‘iş’ bulma teklifi ailesi tarafından gelmişti. özellikle babası rasim bey, edebi bir dille ‘la zabahnan akşamına gadar hayvan gibi yatma. bir işe gir’ şeklinde uyarısı kararında etkili olmuştu. artık çalışacak, eve ekmek getirecek ve babasının aslan oğlu olacaktı.

    babası rasim bey’e bir paragraf açmak gerekirse; elli yedi yaşında, kısa boylu, göbekli, tipik türk babasıydı. bir şirkette, yıllarca aşçı olarak çalışmıştı. emekli olunca eski işine devam etmek yerine evde pineklemeyi seçmişti. tek evlat sahibiydi. ve duygularını net olarak gösteremeyen bir baba profiline sahipti.oğluna, hayranı olduğu, şarkılarını ezbere bildiği selami şahin’in ismini koydu. fakat beklenmedik bir gelişme oldu. rasim bey’in bu hayranlığı, yıllar sonra ünlü sanatçının peruk taktığını öğrenmesiyle bir anda hayal kırıklığına dönüştü. peruk takan adam nasıl gönül adamı olabilirdi? aklı almıyordu. kendi öz kafasını bir kusur gibi gizleyenin duygularına da güvenemezdi. bu büyük darbeydi onun küçük dünyası için. ve bu olay dolaylı yoldan oğluyla arasına yansıdı. selami şahin peruğu, bir baba-oğul ilişkisini mahvetmişti resmen.

    ve selami bu hayal kırıklığını gidermek için sabırsızlanıyordu. iş sahibi olacak ve babası onunla gurur duyacaktı. sıra en önemli konuya; iş bulmaya gelmişti. ancak kendisinin hangi halta yaradığından tam emin olamamıştı. ki görüşmeye gittiği ‘insan kaynakları’ adı altındaki gizli işsizler tarafından da ne halta yarayacağı tam olarak kestirilemediği için ‘biz sizin ne gibi haltlara yaradığınıza karar verip arayacağız’ diyerek tabir-i caiz ise posta güvercini gibi eve gönderilip durmuştu. tabi, her görüşme; evde bir umut, her olumsuz sonuç ise; kaos demekti.(ayrıca, kaos’un çin mitolojisinde tanrı demek olması konumuzla alakası olmayan enteresan bir durumdur.)

    günler hızlı ve günler ivedi bir şekilde geçiyordu. günler, serdar ortaç şarkıları kadar anlamsızdı. başkaları(babası) için bunu demek mümkün değildi tabi. günler, farklı anlamlar yüklenmeye gebeydi. ve bu gebelik 9 ayı geçeli tam 15 gün olmuştu.

    babanın suratı -karışla ölçülemediği için- iki bilemedin üç kulaç seviyesine gelmişti. zaten kahramanımız, doğduğundan beri kendini külfet addediyordu. bir süre-iş bulana kadar- ebeveynleriyle karşılaşmamak için strateji geliştirdi: kahvaltıyı öğlen yemeğinde, öğleni akşam yemeğinde, akşam yemeğini ise sabah kahvaltısında yiyordu. birkaç gün sürekli karşılamaları sonrasında anladı ki sorun öğünlerde değil sorun saat aralıklarındaydı. karşılaşmamak için bu sefer saat aralıklarını değiştirdi ve bir müddet rahata kavuştu.

    tabi bu süreç kısa sürdü. unuttuğu bir şey vardı: karşısında bir strateji dehası bulunmaktaydı: nam-ı diğer çifte okey rasim. sırf inat uğruna salondaki keyfinden vazgeçmiş, mutfağa televizyon aldırmış. koltuğunu mutfağa taşımış. ve artık salonda yaptığı koskocaman hiçbir şeyi, mutfakta yapma kararı almıştı. çok akıllıca bir hamleydi.

    selami bir ara buzdolabını salona taşımayı düşündü ve fakat çok salakça bir fikir olduğunu düşündü. aslında düşüncelerinin yüzde doksanı salakça olması hasebiyle, çoğunu ister istemez hayata geçirmişti. bu son düşüncesi ölümcül sonuçlar doğuracağı için artık vücut isyan etmişti. kalp, dalak, böbrek vs. benzeri organlar artık dayanamadı, toplantılar yapıldı ve devreye girilerek beyinle iletişime geçildi. olayın ciddiyeti zor da olsa anlatıldı. sonuç olarak bu kararından döndürülmüş olundu.

    kahramanımız odaya kapanıyor. ve bütün iş ilanlarına internet üzerinden başvuruyordu. iş seçme, onda bunda çalışmam deme durumu yoktu. hangi ilan olursa olsun yapıştırıyordu çift tıkkı. pazarlamadan bankacılığa, muhasebecilikten kasap reyonuna, şarküteriden ceo’luğa kadar yelpazesini geniş tutmuştu. pek tabi çince tercümanlığa başvurması biraz abesle iştigaldi. elbette geri dönüş çok olmadı. o da, cv’yi kabartma yoluna gitti. birkaç dil, birkaç tecrübe, birkaç hayali referans ile sizde evinizde küçük, tatlı cv’ler yapabilirsiniz.

    bu sefer en azından birkaç telefon alabildi. gelen telefonlarda ‘fransızcan iyi mi?’ sorusuna ‘le tabi.’ diye cevapladığı bile oldu. artık umutsuzluğa kapıldığı anda, sonunda, nihayet, mucizevî bir şekilde bir telefon geldi. maslak’ta, bir plaza’da, bilindik bir firmada, güzel bir pozisyon için insan kaynakları ile görüşme imkânı buldu. ne olduysa, nasıl olduysa hasta dosyalarının karıştığı o klasik türk filmlerindeki gibi herhalde selami’nin cv’si de birisiyle karışmıştı. yoksa selami'nin cv’sine bakan doktor kör olabilirdi. iş görüşmesi, düğün, kız isteme ve bilumum özel günler için alınan tek takım elbisesini artık sandıktan çıkarmanın zamanı gelmişti. pek ümidi yoktu, çünkü kendini olmadığı biri gibi tanıtmıştı. yine de şansını deneyecekti.

    plaza’nın girişinde kimliğini bıraktı. ziyaretçi kartını aldıktan sonra görüşmenin yapılacağı kata çıkmak için asansörü beklemeye başladı. ve bir anda, büyük ihtimalle öğle yemeği pardon lunch’tan dönen plaza insanları belirdi. artık kaçış yoktu. hep beraber binilecekti o asansöre. içlerinden yaka kartında ‘customer service manager’ yazanı, grubun en genç ve taze olanına döndü, bilirkişi edasıyla akıl vermeye başladı: ‘ekip üzerinde “resolved” kapatılmayan kayıtlar ile ilgili müşteri memnuniyeti yaratma konusunda bir concern, softskill vb. problemler varsa, börke can bey ile angaje olup bir içerik oluşturmamız ve ekibe deliver etmemiz lazım.’ dedi. burası başka bir dünyaydı, farklı dili, farklı milleti olan değişik bir âlemdi. plaza dili ve edebiyatı mezunu bu ekip ile yolculuk artık dayanılmaz hal almaya başlamıştı. sonra alaçatı’nın bu aylarda çok güzel olduğundan, italya’da pizza yenilecekse roma’da yenmesinden bahsedildi. ancak mira naz su, en selfie’li haliyle itiraz etti ‘impossible, en güzeli milano’da yenir ehihi’ diye ekledi. ve ekip durup dururken, bir anda hararetli şekilde nuri bilge ceylan övmeye başladı. selami konuları takip edemiyordu. dayanamadı. boşuna kürek çekmenin manası yoktu. ilk açılan katta indi ve gerisin geriye, görüşmeye girmeden evine yol almaya başladı. mahalleyi özlemişti resmen, sokakları, insanları daha bir sıcak geldi. pizza roma’da yenirse, lahmacun’da kardeşler pide ve börek salonu’nda yenir dedi ve dükkâna girerek iki lahmacun gömdü.

    eve girdi, hemen cv’sini düzenledi. cv üç sayfadan, dört satıra düştü. morali bozuktu, sağlıklı düşünemiyordu. istemsizce mutfağa girdi. babasıyla göz göze geldi. üzerinde takım elbisesi vardı zaten. rasim bey umutlu gözlerle oğluna baktı. selami bizi şaşırtmayan bir harekette bulundu. break dance yaparak mutfaktan çıkmaya çalıştı. amacı dikkat dağıtmaktı. babasıyla tekrar göz göze gelmişti. o umutlu dolu gözler, sinirden kan çanağına dönmek üzereydi. heyecanlandı ve panikle ağzından şu cümle çıkıverdi: iş buldum!

    babası önce elindeki kumandayı düşürdü. sonra alt dudağı titremeye başladı. gözleri nemli nemli. ve ağzından şu kelimeler döküldü: ‘hanım kıymayı çıkar. oğlana köfte yapalım’.ve oğlanı da hemen bakkala kola aldırmaya gönderdi. adeta şölen havası vardı evde. baba ilk defa bu kadar bonkör davranıyordu. sonra köfte dediği için biraz pişman oldu, köfteye gidecek kıymanın yarısıyla mantı yapsak da kâfiydi diye düşündü ama ‘iş buldum’ cümlesi aklına gelince mutluluktan düşünce bulutları dağıldı. son kararı verdi: o köfte yapılacak!

    selami ayakları yerden kesilmiş bir şekilde bakkala gitmeye koyuldu. çok neşeliydi, ailesini böyle mutlu etmekten daha güzeli ne olabilirdi ki? fakat saniyeler geçtikçe bir adet hançer böğrüne intihar saldırısı teşebbüsünde bulunmaya başladı. yüzündeki gülümseme kayboldu. ve ‘bir daha beni arama’ diye not iliştirdi dudağının kenarına. haliyle tebessümün yaptığı harekete kaçtı demek bu not olayıyla daha mantıklı olur.
    babasına iş bulduğunu bir anlık gaflet ve delaletle söylediğini hatırladı. ama ne işiydi? neredeydi? mayışı how much many’di? sigortası asgariden mi yatacaktı? aylık akbil verilecek miydi? mustafa ceceli saç mı ektirmişti? aklına olur olmadık sorular geliyordu. bunları düşünürken bir anda osmanbey’e çıktığını fark etti. ana caddedeydi ve hemen ara yola attı kendini.

    rumeli caddesi’nde bulunan tekstilciler sokağı’na girdiğinin farkında değildi. kafasını kaldırdı, dalgın şekilde mağazanın vitrinine bakarken gözü ufak kağıt parçasına takıldı. ‘tecrübesiz, vasıfsız iş öğretilecek eleman aranıyor.’ yazıyordu. bu bir işaret olmalı diye düşündü kahramanımız. çünkü böyle bir anda, böyle bir ilan adeta ilahi güç tarafından sunulabilirdi. ilanda istenilen tüm özellikler kendisinde fazlasıyla mevcuttu: ‘tecrübesiz, ‘vasıfsız’,’ eleman’. içeriye girmeyi düşündü, sonra elindeki kolaya baktı. kadrajı sağa kaydırdı. mavi tuvalet terliklerini gördü. kola almaya çıktığı için pek özenli giyinmemişti. eve gidip belki işe, düğüne, kız istemeye gidilir diye alınan biricik takım elbisesini giyip iş ile alakalı görüşmeye gelme kararı verdi. babasına durumu çaktırmadan eve, ışık hızıyla girdi, 4.5g hızıyla çıktı.

    bir solukta mağazanın önüne geldi ve hiç düşünmeden içeri atıldı. atılır atılmaz karşısına biri çıktı; belli ki mağazada çalışan biriydi. hemen ‘iş’ dedi, devamını getiremedi. her zaman olduğu gibi heyecanlanmıştı. bir 15 saniye bakıştılar. ama karşıdan çıt yoktu. kendini toparladı, ikinci kelimeyi deyiverdi: ‘ilanı’. karşıdan hala ses yoktu, bu adam konuşmamak için ant içmiş olmalıydı. bu sefer 23 saniye bakıştılar. totalde 38 saniye bakıştılar, selami bu durumdan şüphelenmeye başladı, eliyle adamın omzuna dokundu ve acı gerçeği anladı; bu mağaza çalışanı değil, cansız mankendi. hiç bozuntuya vermeden gerçek, kanlı canlı bir çalışan aramaya koyuldu. ve birini gördü. hareket ediyordu üstelik bıyıklıydı. ‘bıyıklı cansız manken mi olur lan’ dedi. cesaretini topladı. hemen söze girdi:
    -merhaba. ben iş ilanı için gelmiştim.
    +tecrübeniz veya vasfınız var mı?
    -hiçbiri yok.
    +tamam. yarın gelin başlayın.

    bu bir rüya olmalıydı. resmen işe alınmıştı. haftalarca yırtındığı işi en olmadık anda bulmuştu. kravatını çıkardı. ilk defa kendini bu kadar iyi hissediyordu. cansız mankenle konuşmasını düşündü. kendine güldü.
    gururlu bir şekilde eve gitti. annesine sarıldı, babasının elini öptü. köfte yemek için sabırsızlanıyordu.

    sofraya oturdular. çorbayı içtiler. kolayı açtı büyük keyifle selami. bardaklara doldurdu.
    annesi tabağını tıka basa doldurdu. rasim bey ‘hak etti oğlum, biraz daha koy hanım’ dedi.

    selami tabağa baktı ifadesiz bir biçimde kaşığını mantı’ya daldırdı…