şükela:  tümü | bugün
  • anlaşılmak ve anlaşılamamak olarak ikiye ayırabileceğim korkulardır.
    yazarına göre değişir.
  • yaşamayı çok istediğim bir şeyi yaşayamamak ve ömür boyu içimde ukte kalması.
  • tuvalette kilitli kalmak :/ her seferinde yaşarım bu endişeyi
  • samimi bir şekilde yazıya dökeceğim hiç aklıma gelmezdi.

    birçok defa evde şakası yapılır evliliğin.

    abimin üniversiteden beri sevgilisi olduğu eşiyle evleneceği bilindiğinden hep benim üzerime oynanırdı. "kiminle evlenecek?"

    ununu elemiş eleğini asmış olduklarından hayalleri benim. şakalar hep pala bıyıklı, sıska, göbekli, beyaz atlet giyen bi adam üzerinde döndüğünden, televizyonu açayım bi deyip kumandaya dokunduğum anda gördüğümde yine o korku bastırdığından,

    evet, ben bülent serttaş gibi bi adamla evlenmekten çok korkuyorum.

    tüylerim tiken tiken oldu yine.
  • evlilik hazırlığı yaparken whatsapp grubu kurup, yetmedi telefonla arayıp sabah akşam demeden arkadaşlarımın beynini yok nikah şekeri, yok kına gecesi tepsisi, yok bekarlığa veda bilmem nesi diye şişiren bir insana dönüşmek.
  • olur da birgün hayallerimi gerçekleştirebilecek duruma gelirsem, o gün geldiğinde hayallerimi unutmuş olmak.
  • al işte yine o gürültülü gök, yine şiddetli yağmur, fırtına. üzerine elektrik kesintisi. harika ya. mükemmel!
  • bu ülke insanına katıksız, biçimsiz, tanımsız bir korku yüklüyor. çocukluktan beri aşina olduğum ancak yüzünü görmediğim, sesini işitmediğim bir korku bu. oğuz atay'ın korkuyu beklerken kitabını ilk kez gördüğümde ruhumuza musallat olmuş o tedirginliği en yalın haliyle hissetmiştim. çünkü korkuyla doğmamıştık, yüreğimize zerk edilmiş o korku büyük bir yalandan ibaret ve en çok da gerçekdışılığı bizi bu denli yoruyor.

    kendime sıklıkla soruyorum, karşılığında korkuyorum cevabını vereceğim onca şey var ki... yoksulluk, başarısızlık, işsizlik, yalnızlık, sokak ortasında polisle karşılaşmak, yılın geri kalanını borçla yaşamak, mutsuz bir evlilik yapmak, işini sevememek, aileni sahiplenememek, üretememek, akşam yemeğinde yine makarna olması, temiz gömlek kalmaması, gülümsememesi...

    esasında ne kendimizle ne de hayatla nasıl başa çıkacağımıza dair hiçbir şey öğretmiyor ne ailemiz ne de eğitim sistemimiz. geleceğimizden başlıyoruz korkmaya, işte çıkacak en küçük bir aksaklıktan trafiğe, market kuyruğundan reklam arasına değin her şey canımızı sıkıyor.

    bir süredir işsizlikle haşır neşirim. yaş da artık gençliğin coşkusundan sıyrıldığından olsa gerek fazla ümit besleyemiyorum geleceğe dair. geri döndüğüm eğitimimi tamamlayarak vaktimi boşa geçirmiyor gibi yapıyorum ancak içten içe yaşadığım, içine sürüklendiğim sefaletin de farkındayım. aileyle yaşamak, eve ekmek getirememek, günlerce sokağa çıkamamak, uzayan sakal, ağırlaşan bakışlar derken yakında konuya dair kısa bir film çekecek kıvama geleceğim. yalnız burada kendi korkularım kadar başkalarının da nasıl bu halden korktuklarını görüyorum. inanın bir müddet sonra çevrenizde kimse kalmıyor. insanlar aramıyor. yoksulluğa karşı bu denli bir korkuyu hiç tecrübe etmemiştim. çocukluğum istanbul'un varoşlarında işsiz bir babanın soğuk evinde geçtiğinden olsa gerek alışkınım; 90'ların güneydoğu göçlerinin yarattığı aile travmalarına şahit oldum, sınıf arkadaşlarımın nasıl uyuşturucuya ve ölüme sürüklendiklerini gördüm. binbir umutla yetişen evlatların ailelerini terk ettiklerini, onlarca babanın evlatlarını bırakıp başka vatanlara kaçtıklarının hikayesini gördüm. ancak hiçbirinde çevremiz bize sırt çevirmemişti. bir şekilde konuşacak insan, dertleşecek bir ruh bulmak mümkündü.

    sanırım toplum olarak her şeyin iyisini talep etmeye, üretmeden tüketmeye öyle bir şartlanmışız ki yanımızda yoksul bir insan istemediğimiz gibi yoksulluğa dair her türlü imge ve sembolden de öcü gibi kaçmaktayız. evleneceğimiz insanlarda aradığımız birkaç tapu belgesi ile banka hesabı, yirmi ile zor ilerlediğimiz tıklım tıklım otoyollar için satın aldığımız araçlar yüzlerce milyarlık performans makinaları, üç kuruşluk zevk için insan satmaktan, ilkelerimizi çiğnemekten zerre pişmanlık duymuyoruz.

    sanırım son zamanlarda kendi korkularımdan çok başkalarının korkuları sebebiyle yoruluyorum. ikiyüzlülük diyerek ahlaki bir yargılama yapmak istemiyorum ancak bu ve türevi başlıklarda herkes benzer bir durumdan muzdarip. cidden bu denli korkmakta mıyız yıllarca yüzüne baktığımız insanlardan?