şükela:  tümü | bugün
  • "yolunun ayrımında bir aydın"ın, oğuz demiralp'in yalnızlığının sureti olarak dolaşık ruhuna yazdırdığı yapıt. yükümlü bir yalnızın, bir gece adamının* meyvenin içindeki çekirdek* gibi çalışmasının sonucu ortaya çıkan yalınyazısı.

    "uyuyanlar salkımını ısırırlar yorgunluklarının,
    ...
    uyanıklar geceyi alt etmesi gereken elması yontarlar
    yalnız olanlar kışkırmış benzerliklerini taşırlar kendilerinde"
  • insanın kendi kendisiyle başbaşa kaldığı tam bir bütünlük. *
  • bir de gece eklenince bu ikiliye, adı hüzün konulur...
    ya da özlem...
    veya öfke...
    belki de aşk...
    ama sonuna hep üç nokta...
  • biraz roka, biraz kıvırcık ile hafif sertleşmiş beyaz peynir olacaktı bu sefer “yol” arkadaşı… bardağa binilip kimbilir nerelere olacaktı yolculuğum…

    her zamanki “yol” müziğim de yerini aldı kulağımda… biraz yol aldıktan sonra anladım neden “yalnız” içmenin kötü olduğunu çok geçmeden… gerçek bir muhabbet olmayınca, insan bardakla olan muhabbetini ister istemez daha sıklaştırıyor, monoloğun melankolik dayatmasından kurtulmak için…

    “35” birimlik yol bitip, varmak istediğim yere vardığımı sanınca bardaktan indim, dışarı çıktım, bi sigara yaktım… istanbul’un çarpan “serini” hep çok iyi gelmiştir bu durumlarda… içimde olup biteni istanbul gökyüzüne yaymak isteyen duman, burnumdan çıkıp dağılırken, “gitmek” neden böyle rahatlatıcı diye düşünüyordum… “gitmek” beynimde mastarken bile uygulamaya geçildiği kadar hatta daha fazlası rahatlık veriyordu… çünkü bazen “giderken” herşey istediğim gibi olmuyordu…

    - bi taksim alır mısın
    - 200 bin var mı abi
    - 250 var
    - ver abi

    yine istiklal’in kebap kokusu sinmiş, hüzünlü müziği uzaktan uzağa yayılarak kalabalığa karışıyordu... alkolün surata serpiştirdiği önlenemez gülümseme yoktu eminim, ama nasıl önlediğimi de bilmiyordum... ağızlardan çıkan nefesin buharı insanlara “konuşma balonu” ekliyordu, bu şekilde kendimi canlı karikatürler içinde buldum, ama ben karikatürlerde arka saflarda duran ve fazla ayrıntılı çizilmeyen bir tiptim, yine de komik bir durumdu...

    yalnız içmek “kötü” eder derler… daha da yalnızlaştırdığında belki ama "kötünün" göreceliliği burada kendini yine gösterdi tabi…
  • yazi yalnizliktan dogar, ama amaci yalnizligi oldurmeye calismaktir. hayirsiz evlattir. ote yandan bazen kendine hayran bırakır cocuk sahibi olmak insanı, hep dogurmak hep dogurmak bakmak ona ne guzel sey ben mi yaptim bunu demek ister, bu sefer dogsun diye yalniz kalmak ister ama bu istemli yalnizlik sonucu verimsiz tup yazılar dogar sanki icinden gelmemis hissettiren. en guzeli zamansiz olanlardir birden gelen ve kimden oldu lan bu diye dusunduren
  • çocukluğunun yaz günlerinde, gelerek “tatil kitabı” okumak dışında, doğaya kaçtığı zümrüt bahçesi, hafif saç kaybına uğramış da olsa, eski alımını yitirmiş sayılmazdı doğrusu...yukarı, daha yukarı yürümeye koyuldu...o sırada gökyüzünde maviler oy kaybına uğruyor, siyahların alt grubu olan grilerse “yükselen trend” oluyordu...derken “siyah” iktidara geldi ve ilk icraatına başladı....iktidara yeni gelmenin verdiği çoşkuyla bırakıyordu ıslaklığını siyahlar...patikanın kenarında eskimiş, yıkılmak üzereyken sahiplik ettiği anılar sayesinde ayakta kalan bir kulübe gördü ve fırtınadan kaçan küçük bir tekne gibi “balıkçı sığınağı”na girdi...kulübede demlenen keyif çaylarının yeşile bakılarak içilişini, sobanın üzerinde kızartılan ekmeğin üzerine sürülen yağın eriyişini,atılan mutluluk kahkahalarını,ekmek banılarak yenen sarısı adam gibi sarı rafadan yumurtaları; hepsini görür gibi oldu...yağmursa bu “görsel” şölene fon müziği yapıyordu, senkronizasyon o kadar iyiydi ki, tempo tutmaktan kendini alamadı...ne sevgili,ne bir kocaman dilim frambuazlı pasta,ne sıcak bir battaniye karakışta, hiçbiri ona bu hazzı, bu rahatlamayı veremezdi... açlık, yorgunluk, uykusuzluk, üşüme tabelaları çoktan geçilmişti ama yol uzun, yakıt sınırsızdı; daha uzun süre bu yolculuğa devam edebilirdi... güneşin siyahı bir “darbeyle” gönderip maviyi tekrar iktidara getireceğini biliyordu ama o zamana kadar “şarj oluşu” tamamlanacaktı zaten...
  • yalnızlığın yazmayı çağrıştırmasıdır belki.
    yalnızken yazdığınız ve sonrasında: "sıyırdım mı ben lan?" diye geçirdiğiniz, ilkokul kompozisyonu tadındaki müsveddelerdir bazen de. karalama olarak kalır bu yazılar genelde. çekmecelerde birşey ararken; elinize gelir, buruşmuş olması ilginizi çeker, okur, gülümsersiniz. benim gibi çaylaksanız, sözlüğe de yazarsınız kimbilir. şöyle ki:

    "anlamsız, delice düşünceler... beyni susturmak mümkün mü? bu duvarlar arasında normal biriymiş gibi davranıyorum. taklit yeteneğim güçlü. tıpkı onlar gibi gülümsüyorum, onlar gibi bakıyorum. gene de uzun sürmüyor. karanlık aydınlığı yok ediyor; ama aydınlık karanlığı bastırmaya yetmiyor.
    anlamsız düşünceler...
    cehennem bir gece, bütün bu saçma fikirleri susturmaya yetmiyor. gecelerden nefret ediyorum! hayır; gecelerden nefret etmiyorum, nefret incelik olur. insanın içini ezip geçen bir tarafı var bu gecelerin. tonlarca ağırlıktaki bir yükün altında debelenircesine uğraştığın; ama kıpırdayamadığın hissi veriyor sanki. hiçbir şey yapmadan yorgun düşmen bundan. ve bu siyahlık... bütün o rol yeteneğine rağmen, çıkarıyor içindeki geceninki kadar karanlık taraflarını dışarı... güneş doğsa kar etmez artık. şöyle bir ışık düşse gözleri kamaştıran, kör eden hatta; nafile...
    bunun adı yalnızlık...
    susmak istiyorum böyle anlarda. öyle sakince kabuğuna çekilerek susmak değil ha! hıncahınç susmak, çığlık çığlığa... geçip bir uçurum kenarına, bütün sesinle bağırırcasına susmak... gök gürültüsü gibi heybetli bir susmak. çünkü böyle zamanlarda söyleyecek bir şey yok. bu nedensiz yalnızlığa başka çare yok. sadece boşluk... ölüm mü ki bu?..."